Âh Teslîmiyet!

TEFEKKÜR

Hayatın en zorlu anlarında bile Allah’a tam bir güvenle teslim olmanın huzuru ve şükrü…

Gideceğim âlemde her şey, emrime âmâde olmak için beni bekliyordu. Bu safhaya gelene kadarki sürecimde gösterilen ihtimam, âşikâr kılıyordu bu durumu… Yok kadar bir şey iken kıymet verilerek buraya getirildim. Yıllar öncesinden bu yolculuk için hazırlandım. Yola çıkmadan önce her türlü tedbirim alındı. Yola çıkarıldığımda ise bir an yalnız bırakılmadan, şefkatle sarmalanarak geçici konağıma taşındım. Yani konup göçeceğim yere, devre mülküme...

ANA RAHMİNDE TESLÎMİYET: er-RAHÎM’İN EMANETİNDE

“er-Rahîm”in tasarrufundaki karargâh...

Burası 40 haftalık misafirhânemdi benim... Sessiz sedasız gelişeceğim, yoktan var edilerek mütenâsip ve mükemmel bir sanat harikası olarak gelişimimi tamamlayacağım yuvamdı. Üst üste karanlıklar içinde, güvenli bir bohçada muhafaza edildiğim yerdi.

Burası bir rahmet eviydi; sarp kayalıklar gibi kemik çatı arasına inşa edilmiş, ben büyüyüp geliştikçe esnemeye müsait yapıda tasarlanmıştı. Yumuşacık, sıcacık, tertemiz ve elastik... Öyle ya, sürekli bir zerrecik olarak kalmayacaktım. Haftalar geçecekti; ilkin milimetrik olacak, 40 haftanın sonunda yarım metreye varacaktım. Neredeyse binlerce kat büyüyecektim. Bu sebeple karargâhım hem esnek olmalıydı hem de sapasağlam.

Etrafımda pervane olan hizmetkârlarım vardı. 7/24 sürekli gözetleniyordum; gıda maddeleri gelişim safhalarıma göre temin edilir, zararlı maddeler yanıma yaklaşamadan defedilir, bağışıklığım desteklenir, atık maddelerim uzaklaştırılır, ortamım durmadan temizlenir ve havalandırılır, yaz-kış fark etmeden hânemin ısısı kontrol altında tutulurdu.

Rahmân’ın “Ol” emrine âmâde, teslîmiyet deryasında tevekkül gemisine sessiz-sedasız bindirilmiştim. Bu derya başkaydı; burada dalgalar coşup kabarmaz, gemi fırtınaya tutulmaz, içindeki yolcu suya batmaz veya boğulmazdı. Suyun içinde sekînetle yüzer, deryanın suyunu şifa diye içer de âdeta suya kanmazdı.

Yola çıktığımdan beri çok bâdireler atlatmış, defalarca ölümle burun buruna gelmiş, nice meşakkatlerin içinden selâmetle geçirilmiştim. Karın boşluğuna yuvarlanıp yitip gitmem an meselesi iken beni sarmalayan “rahmet”, bu âciz ve görünüşte kimsesiz damlayı hiç başıboş bırakmamıştı. O “rahmet” şimdi şefkatle bağrına basıyordu sanki beni...

“er-Rahîm’e emanetsin!” diyordu içimden bir ses. Başımı kaldırıp bakmak istiyordum. Yuvamın her yerinde “Rahim” yazıyordu.

“Rahim”; sefere çıktığımdan beri içimdeki emniyet duygusu, her bâdireden selâmete çıkışım, sımsıcak sarılıp sarmalanışım, kırk kat bohçada mayalanışım, münbit bir toprağa gömülüşümdü. “Rahim”; o sulak arazide gün gün serpilişimdi. “Rahim”; o Yüce Kudret’e boyun eğerek yok kadar bir çekirdekten devâsa bir çınara dönüşmemdi. “Rahim”; o yüce kudret karşısında hiçliğimi, kimsesizliğimi, çaresizliğimi, irâdesizliğimi belleten, zifiri karanlıktaki ışığım, çıkmaz sokaklardaki kılavuzum, zorlukta rahatım, sıkıntıda ferahımdı.

Bilmez iken öğretilendim. Şefkat ile gözetilen... Kudret ve azametle büyütülendim.

“Rahmet” şimdi daha sıkı sarıyordu sanki beni... Ve içimdeki ses daha kuvvetle “er-Rahîm’e emanetsin!”  diyordu!

Âh, teslîmiyet!

Biliyorum sen zor bir şeydin. “İşte şimdi sonum geldi!” dediğim zaman çok oldu. Bir de baktım ki hâlâ hayattayım. Uçurumun kenarına gelmişim ama düşmemişim, hücrelerimin bazıları ölmüş ben yeniden dirilmişim. Tam “Azığım bitti!” demişim, zengin bir sofra önüme konmuş. “Sâhil-i selâmete ulaştım artık!” derken, mekânımı su basmış. “Burada boğulurum herhalde!” dediğimde ise, o su, âb-ı hayatım olmuş benim... Meğer onsuz nefes bile alamazmışım.

Deryada yüzgeçsiz yüzdürülmüş, solungaçsız nefes aldırılmışım. Dilsiz dudaksız konuşturulmuş ve yedirilip içirilmişim. “Âh!” demeden bilememişim, anlayamamışım. Zorda kaldığım zamanlarda, “Âh!” ettiğim anlarda yetişip kurtarmış(sın) beni. Teslîmiyet...

Âh, teslîmiyet!

Kat kat karanlıkların ve katmanların içinde, en olmadık bâdirelerin eşiğinde, adıma “insan” bile denmediği o kimliksiz demlerimde; “er-Rahîm’e emanet” teslîmiyet gemisine bindirilmem boşuna değilmiş... Gönderileceğim cihan dershanesi için meğer mühim bir tâlimmiş hepsi... Hiç görmediğim, hiç bilmediğim bir mekâna yönelik bu ihtimamlı hazırlıklar, gideceğim âlemde yaşayacağım benzeri hâller için fıtratıma kodlanıyormuş. İçime sırlanan bilgiler bana en evvel haddimi -yani kendimi- bildirecekmiş. Beni var edenin huzurunda hiçliğimi ikrâr ettirecek ve O’na karşı vazifelerimi öğretecekmiş.

Âh, teslîmiyet!

Ana rahmindeki tezgâhta en nadide kumaştan dokunmuş, nev-i şahsıma münhasır olarak inşa edilmiştim. Neye sahip kılındıysam benim için bundan daha iyisi olamazdı. Mahrum edildiğim oldu ise, muhafazanın en şefkatlisini yaşamıştım. Bir inci tanesi gibi sedef içinde saklanmıştım. Vakti gelince bu konaktan göçecektim. Kim bilir hangi coğrafyada dünyaya gelecektim? Hangi işlerin kaderinde rol alacak, nerelerde muvaffak olup nerelerde tökezleyip yeniden doğrulacaktım?

Âh, teslîmiyet!

Ana rahminde sardığın gibi sar beni. Hiçbir şey bilmez iken, alnıma yazılana râzı olduğum gibi sar. Gönderileceğim âlemde, takdir edilmiş olan kazaya dönüşürken de sar. Sar ki, mukadderâtıma râzı olayım. Elime-ayağıma... Dişime-dudağıma... Kaşıma-gözüme... Burnuma-yanağıma... Cinsiyetime-endâmıma... Anneme-babama... Rızkıma-vatanıma... Hâsılı bütün kısmetime râzı olayım. 

Hak etmeden verilen, bedelsiz gönderilen; perverde edildiğim her bir nimet yahut bir hikmete binâen mahrum bırakıldığım her bir imkân için:

“-Fikrim niçin bir kere bile sorulmadı? Aman şurası da hiç olmadı! Âh, nelere nelere lâyıktım, saraylarda yaşayacak sultandım!” diye ahmakça sızlanmak ve isyan etmek yerine, meccânen lûtfedilen her ihsâna sonsuz şükür ile râzı olabilmem için hâldaşım, zor geçitlerden kolayca geçebilmem için yoldaşım, kulluk imtihanından yüz akıyla selâmete varabilmem için kardaşım ol!..

Âh, teslîmiyet!

Sımsıkı tut elimi; ne olur, hiç bırakma!

Zaman zaman şiddetli fırtınaların estiği ömür deryasında alabora olmayayım.

“Bir” olana, en kudretli ve en merhametli olana,

Beni var eden biricik Sultanım’a,

Tıpkı ana rahmindeki gibi huzurla teslim olayım...

Âh, teslîmiyet!..

Kaynak: Betül Nefise İnal, Altınoluk Dergisi, Sayı: 478