Affetmenin Sınırı: Kimi, Ne Zaman Affetmeli?
Abdullah Sert Hocaefendi, affetmenin fazileti kadar sınırının da iyi bilinmesi gerektiğini hatırlatıyor: Her affediş fazilet midir, yoksa bazen affetmemek mi daha doğrudur?
Özellikle bütün insanlarla, ümmetiyle ilgili ilişkilerinde Cenâb-ı Peygamber’e —ve onun şahsında da ümmet-i Muhammed’e— en çok hatırlatılan husus “affetmek”tir.
Affetmek, insanın kendi hakkından vazgeçmesidir; yani zor bir iştir.
Bu sebeple Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de:
“Allah’ın sizi affetmesini istemez misiniz?” (Nûr, 24/22) buyurarak kullarını affa teşvik etmektedir.
Bazen, “Ben affetmem hocam!” diyenler oluyor. Hâlbuki affetmek, sadece bize ait bir hususta mümkündür. Hudûdullah’ı (Allah’ın koyduğu sınırları) çiğneyen, Allah Teâlâ’ya karşı suç işleyen bir insanı, Allah adına affetme yetkimiz yoktur.
Affetmek; bizim şahsımıza, bizim hakkımıza ait konularda söz konusudur.
Meselâ bir kimse malımızı almışsa, “Tamam, helâl olsun.” deriz.
Birisi bize ağır bir söz söylemişse, “Hakkımı helâl ettim.” diyebiliriz.
Ama biri haşa Allah’a veya Peygamber’e küfrettiyse, onu affetmek bize düşmez; çünkü o alan bizim alanımız değildir. O konuda affetme veya hoş görme yetkimiz yoktur.
İslâm hukukunda da bu ilke açık bir şekilde görülür:
Devletin dahi katilleri affetme yetkisi yoktur.
Affın gerçekleşebilmesi ancak maktulün velilerinin helâlleşmesi veya diyetin ödenmesiyle mümkündür. Nitekim zaman zaman görürüz: Bir katil hapishaneden çıkar çıkmaz maktulün yakınları tarafından öldürülür. Çünkü affedilmemiştir.
İslâm, Allah’ın koyduğu ölçülerle insanlığın saadetini ve huzurunu temin eder.
Cenâb-ı Hak:
“Hiç yaratan, yarattıklarını bilmez mi?” (Mülk, 67/14)
buyurarak bu hakikate işaret eder.
O hâlde Rabbimiz bizi bizden iyi bilir; neye dayanabileceğimizi, neyi yapıp yapamayacağımızı da en iyi O bilir.
Ancak beşerî ilişkilerde, kendi şahsımıza ait konularda affedebilmek, gerçekten en faziletli amellerden biridir.
Çünkü affetmek, nefsi aşmak ve ilâhî rahmeti hayatımıza taşımaktır.