2026 ABD-İsrail ve İran Savaşı'nda Jeopolitik Dengeler Nasıl Değişti?
2026 ABD-İsrail ve İran Savaşı sonrası Orta Doğu'da değişen jeopolitik dengeler, ABD-İsrail ilişkileri ve bölgesel güç mücadelesi analiz ediliyor.
Şubat 2026'nın son gününde ABD ve İsrail, İran'a yönelik müşterek bir askeri saldırı başlattı. "Aslanın Kükremesi" ve "Destansı Öfke" gibi yüksek perdeli askeri retoriklerle icra edilen saldırılar, yalnızca üç ülkeyi ilgilendiren bir askeri krizin çok ötesine geçti. Savaş; Orta Doğu'nun güvenlik mimarisini, ABD'nin küresel liderlik kapasitesini, işgal devletinin bölgesel konumunu, Körfez monarşilerinin stratejik tercihlerini ve İran'ın geleceğini derinden sarsan tarihsel bir kırılmaya dönüştü.
15 Haziran’da varılan mutabakatla, kırılgan da olsa sağlanan ateşkesin ardından ne Washington istediğini elde etmişti ne işgal devleti beklediği sonucu almıştı, ne de Tahran zafer sarhoşluğu yaşayabilecek durumdaydı. Bununla birlikte ortaya çıkan tablo, bölgesel güç dengelerinde uzun yıllar hissedilecek yeni gerçeklikler üretti. Bu savaşın belki de en çarpıcı dersi şu oldu: Askeri güç kullanımının siyasi sonuç üretme kapasitesi, öngörülenden çok daha sınırlıydı.
YÜZYILIN ANLAŞMASI'NDAN YÜZYILIN SAVAŞINA
Bu savaşı doğuran süreç, bölgesel gerçeklerle değil mesiyanik bir tasarım hevesiyle örülmüştü aslında. Strateji değil ideoloji, analiz değil illüzyon yol göstermişti. Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde damadı Jared Kushner öncülüğünde şekillendirilen “Yüzyılın Anlaşması” ve bunun pratik çıktısı olan İbrahim Anlaşmaları, bölgede yeni bir hegemonik mimari yapı kurmayı amaçlıyordu. Bu mimarinin temel varsayımı şuydu: Filistin meselesi ekonomik vaatlerle paranteze alınarak unutturulacak, İsrail merkezli bir Arap-Körfez-ABD güvenlik bloğu kurulacak, “Siyasal İslamcı” yapılar ve İran tamamen tecrit edilecekti.
Ancak 7 Ekim 2023’deki Aksa Tufanı bu yapay zemine ilk darbeyi vurdu. Ardından Gazze’de gerçekleştirilen soykırıma rağmen stratejik hedeflerine ulaşamayan işgal devletinin hedefi İran oldu. Katil devletin başbakanı Binyamin Netanyahu, yıllardır sürdürdüğü "İran’ın varoluşsal bir tehdit olduğu" ve bu tehdidin ancak ABD askeri gücüyle ortadan kaldırılabileceği argümanını sonunda Donald Trump’a dikte etmeyi başardı. Netanyahu kendi siyasi bekası, faşist ortaklarının mesiyanik ve agresif genişleme ajandası adına Washington’ı manipüle ederek bölgesel bir savaşın içine sürükledi.
İsrail’in ABD’yi bu savaşa sürüklerken kullandığı temel argüman, İran rejiminin askeri bir darbeyle hızla çökeceği ve nükleer kapasitesinin bütünüyle tasfiye edilebileceği yönündeydi. Bu argümanın yanlış ve manipülatif olduğu savaşın ilk haftalarında zaten anlaşılmıştı. Nitekim İsrail medyasının eleştirel sesi Haaretz, Trump ve Netenyahu yönetiminin siyasi körlüğünü şu ironik soruyla dillendiriyordu:
“Trump mı İsrail’i kendi sürdüğü otobüsün tekerlekleri altına itti, yoksa Netanyahu mu siyasi intihar için en iyi yolun bu olduğuna karar verdi?”
HÜRMÜZ BOĞAZI: REJİM DEĞİŞİKLİĞİ SÖYLEMİNİ BİTİREN KRİZ
İran’a karşı başlatılan savaş üç temel varsayım üzerine kuruluydu: İran'ın ilk dalgadan sonra direnme kapasitesini hızla kaybedeceği; halkın rejime karşı ayağa kalkacağı ve Hürmüz'ün kapatılmasının jeopolitik açıdan kısa sürede sürdürülemez hale geleceğiydi. Bu üç varsayımın da gerçeğe uymadığı hızla ortaya çıktı.
İran, ağır altyapı hasarına rağmen stratejik derinliğini korudu; ABD-İsrail saldırılarına karşılıklı verme kapasitesini sürdürdü. Halk isyanı beklentisi ise boşa çıktı. En kritik hesap hatası ise Hürmüz'ün kapatılmasının neden olduğu enerji krizinin derinliğiydi: Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) bu krizi 'tarihin en ağır enerji krizi' olarak tanımlarken Brent ham petrolün varil fiyatı bir ayda yüzde elli beş, Avrupa gaz fiyatları ise yüzde altmış arttı.
Velhasıl, ABD ve İsrail açısından "evdeki hesap çarşıya uymadı."
Enerji fiyatları küresel ekonomiyi zorlamaya, ABD kamuoyundaki tepkileri derinleştirmeye başladı. Trump başlangıçta rejim değişikliği söylemlerine göz kırparken zamanla hedeflerini daraltmak zorunda kaldı. Nihayetinde Washington'un önceliği İran rejimini devirmek değil; Hürmüz'ü açmak, enerji akışını sağlamak ve maliyeti kontrol altına almak haline geldi. Bu noktada ABD'nin hedefleri ile İsrail'in hedefleri birbirinden ayrışmaya başladı.
İRAN'IN KAOTİK EKONOMİYİ BİR CAYDIRICI ENSTRÜMANA DÖNÜŞTÜRMESİ
Savaşın en ilginç yönlerinden biri İran'ın askeri kapasitesi kadar ekonomik kaosu da bir caydırıcılık aracı olarak kullanmasıydı. Tahran, Hürmüz Boğazı üzerinden küresel enerji sistemini baskı altına alabileceğini gösterdi. Hürmüz'ün kapatılması, İran'ın kendi ekonomisini de ağır biçimde yaraladı; ülkede yaklaşık iki milyon işsiz, yüzde yüzü aşan gıda enflasyonu ve %10’u bulan milli gelir küçülmesi yaşandı. Ancak aynı ekonomik yıkım, dünya genelinde enerji krizi olarak tezahür etti ve bu kriz Washington'ı müzakere masasına çeken en güçlü kaldıraç oldu.
Tahran'ın hesabı şuydu: Kendi halkı bu acıya katlanabilirse, bu acıyı küresel bir baskı aracına dönüştürmek mümkündü. Bu hesap tuttu. Tahran, ekonomik kırılganlığını paradoksal biçimde, caydırıcı silaha, stratejik bir enstrümana dönüştürebildi
Bu durum yalnızca petrol fiyatlarını yükseltmedi. Aynı zamanda Washington'a şu mesajı verdi: "İran çökerse yalnızca İran çökmez; küresel enerji düzeni de ağır darbe alır."
SAVAŞIN STRATEJİK ÇIKTILARI
- İran, dini lider Hamaney dahil lider kadrosundaki önemli isimlere yönelik suikastlara ve nükleer/askeri altyapısının bombalanmasına rağmen masada diz çökmedi.
- Trump savaşa başlarken "sıfır zenginleştirme", "füze programının tamamen imhası" ve "vekil güçlerin tasfiyesi" şartlarını koşmuştu. Mutabakatın sonucunda ise İran, uranyum zenginleştirme hakkını korudu, füzelerinden vazgeçmedi.
- Batı'nın ve İsrail'in "içeride rejim değişikliği" beklentisi boşa çıktı. İran devlet aklı, en ağır asimetrik darbe altında bile kurumlarını ayakta tutabildiğini ve misilleme kapasitesini bölgedeki ABD üslerini vurarak koruduğunu gösterdi.
- Washington, Orta Doğu’daki müttefiklerine verdiği "mutlak koruma" sözünü jeopolitik bir fiyaskoyla taçlandırdı. Trump’ın "Hürmüz’ü açmazsanız koca bir medeniyet ölecek" gibi yüksek perdeden tehditleri, mutabakat metninde İran'ın boğazda harç/ücret kesme hakkının zımnen tanınmasıyla tam bir "kâğıttan kaplan" durumuna düştü.
- Körfez monarşileri, ABD'nin başlattığı bir savaşı bitiremediğini, küresel ekonomiyi riske attığını ve sonunda dönüp İran'la el sıkıştığını gördü.
- Netanyahu’nun "Yeni Orta Doğu" projesi kapsamında yürüttüğü bu kumar, İsrail’in stratejik yalnızlığını ve kırılganlığını ifşa etti. İsrail Demir Kubbe ve mutlak askeri üstünlük illüzyonu, İran’ın doğrudan füze misillemeleriyle sarsıldı.
- Gazze’de başlayan, Lübnan ve İran’la devam eden süreç, İsrail’i uluslararası kamuoyunda "bölgesel istikrarı dinamitleyen pervasız bir aktör" konumuna düşürdü. Batı dünyasında bile İsrail’e yönelik "şartsız destek" sorgulanır hale geldi; askeri olarak yok edemediği direniş ekseni karşısında moral üstünlüğünü kaybetti.
KUTSAL MÜTTEFİKTEN STRATEJİK YÜKE: ABD-İSRAİL İLİŞKİLERİNDE YOLUN SONU MU?
-Savaşın en önemli jeopolitik çıktısı Washington-Tel Aviv hattındaki görüş ayrılıklarının açık biçimde ortaya çıkması oldu. İran’a yönelik saldırıların askeri olarak hedefine ulaşamaması, işgal devletinde ve medyasında faturanın bizzat Trump ve ekibine kesilmesine yol açarken, İsrail’i hiç olmadığı kadar yapayalnız ve "ihanete uğramışlık" sendromuyla baş başa bıraktı.
-ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in Trump’ı eleştiren Siyonist yöneticilere söylediği "Silahlarınızın üçte ikisini biz verdik, tüm Yahudiler adına konuşmayı bırakın" minvalindeki tarihi resti, Washington’ın artık İsrail’i bir "stratejik varlık" olarak değil, Amerikan çıkarlarını ve parasını yutan bir "stratejik yük" olarak görmeye başladığının en net göstergesi olarak okundu.
-İsrail siyasilerindeki öfke Trump ile de sınırlı kalmadı. Kushner ve Witkoff gibi Trump’ın çekirdek kadrosundaki Siyonist isimler bile neredeyse antisemittik ilan edildi. Kushner ve Witkoff ‘un “Yahudiliğini Katar parasına satmakla" suçlanması krizin sadece iki devlet arasında değil, küresel siyonist ağın kendi içinde de bir iç savaşa dönüştüğünü gösterdi. Finansal çıkarlar ve küresel dengeler, ideolojik körlüğün önüne geçmiş durumda.
İsrailli Gazeteci Amir Tibon’un çokça yankı bulan değerlendirmesi işgal devletindeki akıl tutulmasını ve ideolojik körlüğü çok iyi özetliyordu: “Netanyahu; Obama ve Biden dönemlerinde Demokratlarla olan tüm köprüleri dinamitlerken, Avrupa’yı küstürürken ve Körfezdeki Sünni dünyayı hayal kırıklığına uğratırken elinde kalan tek bir can simidi vardı: Donald Trump. İsrail'deki aşırı sağcı Netenyahu’nun aptal müritlerinin, kendilerini koruyan son küresel lider olan Trump’a saldırması tam bir siyasi intihardır.”
Tibon devamla diyor ki; “Uluslararası arenada İsrail'i kim koruyacak, Starmer mı? Macron mu? Yarı faşist Meloni bile bizi savaş suçları işlemekle suçluyor. Almanya'daki muhafazakâr hükümet bile artık bıkkınlık ve tiksinti belirtileri gösteriyor. Bunlar Siyonistlerin bizzat kendi ağızlarından küresel ölçekte izole edildiğini net bir biçimde ortaya koyan ifadeler.
-İşgal devleti ile ABD arasındaki bu ayrışmanın geçici bir kriz dönemi gerginliği mi yoksa yapısal bir kopuşun işareti mi olduğu sorusu, önümüzdeki dönemin en kritik jeopolitik sorusu olarak gündemde kalmaya devam edecek.
Bu noktada ilişkiyi zayıflatan birkaç yapısal etkenin altını çizelim:
Birincisi, ABD iç siyasetinde bir ayrışma belirginleşiyor: Hem sol Demokratlar hem de Cumhuriyetçiler içindeki bir kanat, ABD'nin İsrail'in stratejik tercihlerinden bağımsız bir Ortadoğu politikası yürütmesi gerektiğini savunmaya başladı.
İkincisi, Trump kendi siyasi başarısını Ortadoğu'da 'bir anlaşma' yapabilmekle özdeşleştiriyor; Netanyahu ise bu formülün dışında durmayı tercih etti.
Üçüncüsü, İsrail'in askeri lojistik ve siyasi koruma açısından Washington'a bağımlılığı sürerken Amerikan seçmeninin İsrail politikasını sorgulaması giderek daha görünür hale geliyor.
ABD Büyükelçisi Huckabee'nin Batı Şeria'da, kendi başkanının hilafına; 'İsrail ve Yahudi temeli olmasaydı Amerika var olamazdı' demesi ve bu sözlerin ABD'de neden olduğu tepki de bu gerilimin ne kadar yüzeye yakın olduğunu gösteriyor.
-7 Ekim Aksa Tufanı süreciyle başlayan ahlaki ve askeri aşınma, Şubat 2026’daki İran macerasıyla artık zirveye ulaşmış gözükmektedir. Bu savaşın en büyük çıktısı; İsrail’in artık ABD tarafından "ne pahasına olursa olsun kurtarılacak bir kutsal müttefik" olarak görülmesinin sorgulandığı, ABD’nin küresel hegemonyasını aşağı çeken pervasız bir ortak olarak görülmesi olmuştur. Washington ile Tel Aviv arasındaki bu çatlak kurgusal değil, yapısal bir fay hattına doğru evrilmeye devam etmektedir. Bu hat bir kez kırıldıktan sonra eski Orta Doğu statükosunu bir daha inşa etmek mümkün olmayacağı görüşü ön plana çıkmıştır.
STRATEJİK YIPRATMA SAVAŞININ GENEL BİLANÇOSU
Genel bir değerlendirme yapılacak olunursa "Aslanın Kükremesi" ve "Destansı Öfke" gibi sinematik, iddialı ve kibirli isimlerle Orta Doğu’yu ateşe verenlerin savaşı; Washington ile Tahran arasında kapalı kapılar ardında atılan ürkek bir imza ve cılız bir kedi miyavlamasıyla son bulmuştur.
Askeri ve teknolojik güçlerine güvenerek bölgeyi yeniden dizayn etmek isteyenler, tarihi bir dersle yüzleşti: Dağ fare doğurdu. Ne İran rejimi değişti ne de nükleer programı yok oldu; geriye sadece ekonomik bir enkaz, sarsılan ittifaklar ve çöken bir "Yeni Orta Doğu" illüzyonu kaldı. Savaşın başında aslan gibi gürleyenlerin masada bir kediye dönüşmesi, 2026 jeopolitiğinin en büyük ironisi oldu.
-Savaşın bilançosunu, klasik anlamda bir galip-mağlup denkleminden çok, bütün tarafların farklı ölçülerde maliyet ödediği bir "stratejik yıpranma savaşı" olarak da değerlendirmek mümkün.
Evet İran savaştan stratejik bir çöküş yaşamadan çıktı; ancak ekonomik yıpranmışlık, yaptırımların devam eden etkileri ve içerideki siyasi-sosyal gerilimler, Tahran'ın zafer ilan etmesini zorlaştırıyor.
Bu savaş aynı zamanda Ortadoğu'nun son on yılda üzerine inşa edilmeye çalışılan siyasi mimarisinin sınırlarını da ortaya koydu. İbrahim Anlaşmaları savaş öncesinde kırılgan bir zemine sahipti; savaş ise Arap kamuoyundaki tepkileri derinleştirerek normalleşme sürecinin toplumsal meşruiyet sorununu çok daha güçlü bir şekilde gündeme getirdi.
Türkiye'nin ise bu süreçten en dengeli çıkan aktörlerden biri olduğu söylenebilir. Doğrudan çatışmanın dışında kalması hem Batı ittifakıyla ilişkilerini hem de bölgesel aktörlerle diyalog kanallarını korumasını sağladı. Enerji güvenliği, ticaret koridorları, arabuluculuk kapasitesi ve savaş sonrası diplomatik girişimler bakımından Ankara'nın hareket alanı genişledi. Özellikle parçalanan bölgesel dengelerin yeniden kurulacağı dönemde Türkiye'nin jeostratejik konumu ve çok taraflı diplomasi kabiliyeti daha görünür hale geldi.
Daha geniş perspektiften bakıldığında ise savaşın asıl etkisi Orta Doğu sınırlarının ötesinde hissedilecektir. Çatışma, tek kutuplu dönemin güvenlik anlayışının giderek aşındığını ve bölgesel aktörlerin artık büyük güçlerin mutlak korumasına güvenerek hareket edemeyeceğini gösterdi. Savaşın ardından oluşan tablo, bölgenin artık yalnızca Washington tarafından şekillendirilemeyeceğini; yeni düzenin çok sayıda aktörün rekabet ve uzlaşmaları üzerinden inşa edileceğini gösterdi.
2026 savaşı, yalnızca İran ile ABD-İsrail ekseni arasındaki bir çatışma değil; aynı zamanda askeri gücün sınırlarını, zorlayıcı diplomasinin kapasitesini ve bölgesel düzen kurma projelerinin kırılganlığını ortaya koyan tarihsel bir dönüm noktası olarak hatırlanacaktır.
Kaynak: Beytullah Demircioğlu, Altınoluk Dergisi, Sayı: 485