EN GÜZEL ÖRNEK ŞAHSİYET ''HAZRET-İ MUHAMMED MUSTAFA''

Mahlûkât içinde Allâh’ın esmâ-yı ilâhiyyesinin tamamından nasîb almak şerefi yalnız insana bahşedilmiştir. Bununla birlikte Cenâb-ı Hak, imtihân-ı ilâhî îcâbı insanı fısk ve takvâ esaslarıyla techîz etmiş; onu hayra da şerre de müsâit bir keyfiyetle muttasıf kılmıştır.

Bu bakımdan dînin gâyesi, bu şekilde zıt tecellîlere mazhar olan insandaki nefsânî menfîlikleri âdeta yok edercesinde asgarîye indirmek, buna mukâbil nûrânî vasıfları da zirveye ulaştırmaktır. Ancak bu gâyenin gerçekleşebilmesi için insanın müşahhas bir misâle, yâni “üsve-i hasene” diye tâbir olunan en güzel bir örneğe ihtiyâcı vardır. Peygamberlerin gönderilmesindeki hikmetlerden biri de onların, insanlar için tâbî olunacak mükemmel bir nümûne-i imtisâl şahsiyet olmaları keyfiyetidir. Allâh Teâlâ buyurur:

وَمَا اَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ اِلاَّ لِيُطَاعَ بِاِذْنِ اللهِ

“Biz hiçbir rasûlü, Allâh’ın izniyle itaat edilmekten başka bir gâye ile göndermedik...” (en-Nisâ, 64)

Bu keyfiyet, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’de bir zirve teşkîl etmiş ve bunun için Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede şöyle buyurmuştur:

لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِى رَسُولِ اللهِ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُو اللهَ وَالْيَوْمَ اْلآخِرَ وَذَكَرَ اللهَ كَثِيرًا

“And olsun ki Rasûlullâh’ta sizin için, Allâh’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allâh’ı çok zikredenler için bir «üsve-i hasene» vardır.” (el-Ahzâb, 21)

Târihte hayâtının tamamı en ince teferruâtına kadar tespit edilebilen tek Peygamber ve tek insan Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’dir. O’nun bütün fiil, söz ve duyguları an-be-an kaydedilerek târihe bir şeref levhası hâlinde geçmiştir. Hayâtı, kıyâmete kadar gelecek nesillere örnektir. Kur’ân-ı Kerîm’in Kalem Sûresi’nde O’nun hakkında şöyle buyrulur:

وَاِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ

“Şüphesiz Sen yüce bir ahlâk üzeresin!” (el-Kalem, 4)

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sîreti ve mübârek şahsiyeti sırf beşerî idrâke sığabilen tezâhürleri ile dahî beşerî davranışlar manzûmesinin en ulaşılmaz zirvesini teşkîl eder. Zîrâ Allâh -celle celâlühû-, O mübârek varlığı bütün insanlığa bir “üsve-i hasene”, yâni en mükemmel bir örnek olarak armağan etmiştir. Bundan dolayıdır ki, onu insan topluluğu içinde acziyet bakımından en altta bulunan “yetim çocukluk”tan başlatarak, hayâtın bütün kademelerinden geçirip kudret ve salâhiyet bakımından en üst noktaya, yâni peygamberlik ve devlet reisliğine kadar yükseltmiştir. Tâ ki beşeriyet kademelerinin herhangi bir yerinde bulunanlar, O’ndan kendileri için en mükemmel fiilî davranışları örnek alıp kendi iktidar ve istîdâtları nisbetinde gerçekleştirmeye meyledebilsinler. Bu da O’na duyulan muhabbet ve O’nun rûhâniyetine bürünebilme nisbetinde gerçekleşir.

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- dîn liderliği ile örnektir; devlet reisi olarak örnektir; ilâhî muhabbet bağına girenlere örnektir; Rabbin nîmetlerine gark olduğu zamanlar, şükür ve tevâzûu ile örnektir.

Zor zamanlar ve mekânlardaki sabır ve teslîmiyeti ile örnektir. Ganîmet karşısında cömertliği ve istiğnâsı ile örnektir. Âilelerine şefkati ile örnektir. Zayıflara, kimsesizlere, kölelere merhameti ile örnektir. Mücrimlere affı ve müsâmahası ile örnektir:

Eğer servet sâhibi zengin bir kişi isen, bütün Arabistan’a hâkim olan, bilumûm Arap ulularını kendisine muhabbetle râm eden O yüce Peygamber’in tevâzû ve cömertliğini tefekkür et!

Eğer zayıf teb’adan biri isen, Mekke’de zâlim ve gâsıp müşriklerin nizam ve idâresi altında yaşayan Peygamber’in hayâtından örnek al!

Eğer muzaffer bir fâtih isen, Bedir ve Huneyn’de düşmanına galebe çalan cesâret ve teslîmiyet Peygamber’inin hayâtından ibret al!

Allâh göstermesin, eğer mağlûbiyete uğradığın olursa, o zaman da Uhud Harbi’nde şehîd düşen veya yaralanıp yere düşen ashâbı arasında şecaat ve cesâretle dolaşan mütevekkil Peygamber’i hatırla!

Eğer muallim isen, mescidde Suffe Ashâbı’na ince, rakîk ve hassas gönlünün feyizlerini aktararak ilâhî emirleri tâlîm eden Peygamber’i düşün!

Eğer talebe isen, kendisine vahiy getiren Cibrîl-i Emîn’in önünde oturan Peygamber’i tasavvur et!

Eğer öğüt veren bir vâiz ve emîn bir mürşid isen, Mescid-i Nebevî’nin içinde ashâbına hikmet saçan Peygamber’i dinle! O’nun tatlı sesine kulak ve gönül ver!

Eğer hakkı tutup kaldırmak, onu müdâfaa ve teblîğ etmek istiyorsan, bu hususta seni destekleyen bir yardımcın dahî yoksa, Mekke’de her nevî yardımdan mahrum bir hâlde iken zâlimlere hakkı îlân edip onları hidâyete dâvet eden Peygamber’in hayâtına bak!

Düşmana galebe çalıp onun belini kırdınsa, karşındakinin inâdını kahredip ona üstün geldinse, bâtılı perişan edip hakkı îlân ettinse, Mekke’nin fethi günü mukaddes beldeye gâlip bir kumandan olduğu hâlde, büyük bir tevâzû ile devesi üzerinde secde edercesine iki büklüm giren şükür hâlindeki Peygamber’i gözünün önünde canlandır!

Eğer çiftlik sâhibi bir kişi isen ve oradaki işlerini yoluna koymak istersen, Benî Nadr, Hayber ve Fedek arâzîsine mâlik olduktan sonra onları ıslâh ve en iyi yolda idâre edecek şahısları iş başına getiren Peygamber’den örnek al!

Eğer kimsesiz biri isen, Abdullâh ve Âmine’nin yetimleri, ciğerpâreleri olan biricik Mâsûm’u, nûrlu Yetîm’i düşün!

Eğer yetişmiş bir genç isen, Mekke’de çobanlık yapan peygamber namzedi gencin nezih hayâtına dikkat et!

Eğer rûhâniyetli bir yuva kurmak isteyen bir genç isen, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in âile hayâtına ve tavsiyelerine dikkat et! Tercîhin takvâ olsun ki, iki cihân saâdetine eresin!

Eğer ticâret kervanlarıyla yola çıkan bir tâcir isen, Sûriye’den Busra’ya giden kâfilenin en ulusu olan zâtın ahvâlini mülâhaza et!

Eğer kadı ve hâkim isen, Mekke uluları birbirine girip vuruşacağı sırada Hacer-i Esved’i Kâbe’deki yerine koyma husûsunda O’nun âdil ve firâsetli davranışını düşün!

Ve tekrar gözünü târihe çevirerek Medîne’de, Mescid-i Nebevî’de oturup darlık içindeki fakirle varlık sâhibi zengini huzûrunda müsâvî tutarak insanlar arasında en âdilâne bir sûrette hüküm veren O Peygamber’e bir bak!

Eğer bir zevc isen, Hazret-i Hatîce’nin ve Hazret-i Âişe’nin zevci olan O mübârek zâtın temiz sîretine, derin hissiyâtına ve şefkatine, bütün zevceleri arasında adâletle muâmelesine dikkat et!

Eğer çocuk babası isen, Fâtımatü’z-Zehrâ’nın babası ve Hazret-i Hasan ile Hazret-i Hüseyin’in dedesi olan bu zâtın onlara karşı davranışlarındaki ahvâlini öğren!

Senin sıfatın ne olursa olsun, hangi ahvâl içinde bulunursan bulun, akşam - sabah her vakit ve anda Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i kendin için en mükemmel bir mürşid ve en güzel bir rehber olarak bulursun...

O öyle bir mürşiddir ki, O’nun sünnetleri vâsıtasıyla her yanlışı düzeltebilirsin... Çığırından çıkan işlerini yoluna kor, umûrunu ıslâh edersin… O’nun nûru ve rehberliği sâyesinde hayâtın handikaplarından kurtulup gerçek saâdeti bulursun!..

Eğer kendini maddeye râm olmaktan kurtarıp rûhânî bir hayat yaşamak istiyorsan, O Âlemlerin Efendisi’nin yetiştirmiş olduğu Bilâl, Yâsir ve Sevbânları bul! Onlarla berâber ol ve sâdıklaş ki hassâs, ince, rakîk ve zarîf bir gönle sâhip olasın. Unutma ki câhiliye insanları, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in delâletiyle hidâyete kavuşup O’nun etrâfında pervâne oldukları için sâdıklaştılar. Ashâb-ı Kehf’in Kıtmîr’i bile, sâdıkların muhabbet harcından nasîb aldığından ne büyük lutfa nâil olmuştu. Bunun zıddı olarak Hazret-i Lût’un karısı ve Hazret-i Nûh’un oğlu Kenan, fâsık ve zâlimlerle ihtilât etme netîcesinde ilâhî kahra uğramışlardır. Onlar ve onlar gibi olanlar, nefsin girdaplarında boğularak zâlimler topluluğuyla birlikte helâke dûçâr olmuşlardır.

O hâlde ömür takvîmini Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sâdık ve sâlih âşıkları olan zikir ehli ile berâber olarak doldurmaya gayret et ki, gâfillerden olmayasın!

Bilesin ki O’nun sîreti; nâdide, zarif ve misk kokulu güllerle tezyîn edilmiş bir gülistân idi.

O’nun müstesnâ rûhî yapısının kemâli gibi vücut yapısının cemâli de eşsizdi. O’nun bu ulvî değeri dolayısıyladır ki, Allâh Teâlâ buyurur:

يَااَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لاَ تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَىِ اللهِ وَرَسُولِهِ وَاتَّقُوا اللهَ اِنَّ اللهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ يَااَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لاَ تَرْفَعُوا اَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِىِّ وَلاَ تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ اَنْ تَحْبَطَ اَعْمَالُكُمْ وَاَنْتُمْ لاَ تَشْعُرُونَ

“Ey îmân edenler! Allâh ve Rasûlü’nün önüne geçmeyin! Allâh’tan korkun! Şüphesiz Allâh, işiten ve bilendir. Ey îmân edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin! Birbirinize bağırdığınız gibi Peygamber’e de yüksek sesle bağırmayın! Yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir.” (el-Hucurât, 1-2)

Bu âyet-i kerîmeler, bütün mü’minleri Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e karşı edebe dâvet etmektedir.

Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de diğer peygamberlere isimleri ile hitâb edildiği hâlde, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e “Yâ Muhammed!” diye bir hitâb vâkî olmayıp O’na “Yâ Nebî, Yâ Rasûl” şeklinde hitâb edilmiştir. Öyle ki Cenâb-ı Hak, bütün mü’minlerin de bu edebe riâyet etmeleri için şöyle buyurur:

لاَ تَجْعَلُوا دُعَاءَ الرَّسُولِ بَيْنَكُمْ كَدُعَاءِ بَعْضِكُمْ بَعْضًا

(Ey mü’minler!) Peygamber’i kendi aranızda birbirinizi çağırır gibi çağırmayın!..” (en-Nûr, 63)

Bu âyet-i kerîme, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sâdece ismiyle zikredilmesinin, ümmetlik terbiyesine münâsib olmadığını bildirerek, O’nun ismi ile berâber ulvî ve kudsî vasıflarının telaffuz edilmesinin îcâb ettiğini beyân buyurmaktadır. Dolayısıyla Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Nebî, Rasûl, Rasûlullâh, Habîbullâh, Fahr-i Âlem, Rasûl-i Ekrem ve benzeri sıfatlarla yâd edilmeli, ayrıca Ahzâb Sûresi’nin 56. âyet-i kerîmesindeki ilâhî fermân mûcibince ism-i şerîfi her zikredildiği yerde O’na salât ü selâm getirilmelidir. Bu, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e karşı bütün ümmete Cenâb-ı Hakk’ın arzu ve emir buyurduğu âdâbdandır. Âyet-i kerîmede buyrulur:

اِنَّ اللهَ وَمَلَئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِىِّ يَااَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا

“Şüphesiz ki Allâh ve melekleri, Peygamber’e çokça salât ederler. Ey mü’minler! Siz de O’na salevât getirin ve tam bir teslîmiyetle selâm verin!” (el-Ahzâb, 56)

***

O, Kur’ân’ı yalnız lafzen öğreten bir muallim değil, aynı zamanda Kur’ân’ı yaşayan canlı bir örnek idi. Câbir -radıyallâhu anh-’tan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Allâh -celle celâlühû- beni güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderdi.” buyurmuşlardır. (Muvatta, Hüsnü’l-Huluk, 8)

1400 küsur seneden beri telif edilen bütün İslâmî eserler, bir kitâbı, yâni Kur’ân-ı Kerîm’i ve bir insanı, yâni Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i îzâh etmek içindir. Cenâb-ı Hak, yalnız O’nun için: لَعَمْرُكَ “Senʼin ömrüne kasem ederim ki…” (el-Hicr, 72) buyurarak O’nun hayâtı üzerine yemîn etmiştir.

Hakîkat-i Muhammediyye’ye yaklaşabilmek, akıldan ziyâde muhabbet ve aşkla mümkündür. Bütün sırlar, Muhammedî hakîkatle çözülebilir. Bu da Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in “üsve-i hasene”sinden nasîb alabilmek, nefsânî dünyâ zevklerinden uzaklaşıp ibâdet, kulluk ve mârifet sırlarına erebilmek ile mümkündür. İnsan, rûhâniyet-i Muhammediyye’den nasîb almaya başlayınca, bir zerâfetler meşheri ve îcad bedîası hâline gelir ve ilâhî tecellîlerin sırları, nûrları ve hakîkatleri kendisine rekzolunur.

Muhakkak ki Kur’ân’ın sırları Allâh Rasûlü’nün rûhâniyetine bürünen kalbin esrârına göre fâş olur. Zîrâ bizler için yegâne “üsve-i hasene” olan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e tâbî olma husûsunda Allâh Teâlâ âyet-i kerîmelerde şöyle buyurur:

وَمَا آتَيكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهيكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا وَاتَّقُوا اللهَ اِنَّ اللهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ

“…Rasûl size ne verdiyse onu alın! Size neyi yasakladıysa ondan da kaçının ve Allâh’tan korkun! Çünkü Allâh’ın azâbı şiddetlidir.” (el-Haşr, 7)

يَااَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اَطِيعُوا اللهَ وَاَطِيعُوا الرَّسُولَ وَلاَ تُبْطِلُوا اَعْمَالَكُمْ

“Ey îmân edenler! Allâh’a itâat edin ve Peygamber’e itâat edin ki amellerinizi boşa çıkarmayın!” (Muhammed, 33)

وَمَنْ يُطِعِ اللهَ وَالرَّسُولَ فَاُولئِكَ مَعَ الَّذِينَ اَنْعَمَ اللهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاءِ وَالصَّالِحِينَ وَحَسُنَ اُولئِكَ رَفِيقًا

“Kim Allâh’a ve Rasûl’e itâat ederse, işte onlar, Allâh’ın kendilerine nîmet verdiği peygamberler, sıddîklar, şehîdler ve sâlihlerle berâberdir. Onlar ne güzel dost(lar)dır.” (en-Nisâ, 69)

قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللهَ فَاتَّبِعُونِى يُحْبِبْكُمُ اللهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ قُلْ اَطِيعُوا اللهَ وَالرَّسُولَ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّ اللهَ لاَ يُحِبُّ الْكَافِرِينَ

(Ey Rasûlüm!) De ki: Eğer Allâh’a muhabbet ediyorsanız (O’nu seviyorsanız), bana tâbî olunuz ki Allâh da sizi sevsin ve günahlarınızı mağfiret buyursun. Allâh, Gafûr (ve) Rahîm’dir. (Yine ey Rasûlüm!) De ki: Allâh’a ve Rasûl’e itaat ediniz! Eğer yüz çevirirlerse, muhakkak ki Allâh kafirleri sevmez!” (Âl-i İmrân, 31-32)

وَمَنْ يُطِعِ اللهَ وَرَسُولَهُ وَيَخْشَ اللهَ وَيَتَّقْهِ فَاُولئِكَ هُمُ الْفَائِزُونَ

“Kim ki Allâh’a ve Rasûlü’ne itâat eder ve Allâh’tan korkup O(nun azâbı)ndan korunursa, işte onlar, kurtuluşa erenlerdir.” (en-Nûr, 52)

وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَاءُ بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُقِيمُونَ الصَّلَوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَوةَ وَيُطِيعُونَ اللهَ وَرَسُولَهُ اُولئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللهُ اِنَّ اللهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

“Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, birbirlerinin velîsidirler; iyiliği emreder, kötülükten meneder, namazı kılar, zekâtı verir ve Allâh ve Rasûlü’ne itaat ederler. Allâh, işte onlara rahmet ve merhamet edecektir. Şüphesiz Allâh, Azîz (ve) Hakîm’dir.” (et-Tevbe, 71)

مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللهَ وَمَنْ تَوَلَّى فَمَا اَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَفِيظًا

“Kim Rasûl’e itaat ederse, Allâh’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, (Ey Rasûlüm, bil ki) Biz Sen’i onlar üzerine bekçi göndermedik!” (en-Nisâ, 80)

اَلَمْ يَعْلَمُوا اَنَّهُ مَنْ يُحَادِدِ اللهَ وَرَسُولَهُ فَاَنَّ لَهُ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِدًا فِيهَا ذَلِكَ الْخِزْىُ الْعَظِيمُ

“Bilmediler mi ki, kim Allâh’a ve Rasûlü’ne karşı koymaya kalkarsa, ona içinde sürekli kalacağı cehennem ateşi vardır. İşte büyük rezillik budur.” (et-Tevbe, 63)

وَاَطِيعُوا اللهَ وَرَسُولَهُ وَلاَ تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْ وَاصْبِرُوا اِنَّ اللهَ مَعَ الصَّابِرِينَ

“Allâh’a ve Rasûl’e itaat edin! Birbirinizle çekişmeyin! Yoksa korkuya (vehme) kapılırsınız da (güç, kuvvet, devlet ve sâhip olduğunuz nîmetler elinizden) gider. Sabredin; çünkü Allâh sabredenlerle berâberdir.” (el-Enfâl, 46)

Muhakkak ki mü’min Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in muhabbeti karşısında ilâhî ürperişlerini ve bediî duygularını hissettiği, rûhunu nefsâniyete âit bütün çizgi ve görüntülerden boşalttığı vakit, O’nun muhabbet ve örnek şahsiyetinden hisse alma yoluna girmiş olur.

***

O’nun mübârek şahsiyetlerinden hisse alarak, O’nda fânîleşen ümmetin gönül erleri, kıyâmete kadar Allâh Rasûlü’nün muhabbetine ne güzel örnekler sergilemişlerdir. Allâh Rasûlü’nün hakîkatinde hayat bulmuşlardır.

Altmış üç yaşında kendisine mezar gibi bir yer kazdırıp hayâtını ve ibâdetlerini orada idâme ettirerek:

“–Bu yaştan sonra bana toprak üstünde gezmek haramdır.” diyen, büyük aşk ve vecd kahramanı Seyyid Ahmed Yesevî, bu fânîleşme yolunda âbideleşenlerden biridir. Yaşadığı topraklara teberrüken, “Hazret-i Türkistan” denilmiştir.

Veysel Karânî’ye Rasûlullâh’ın Uhud’da bir dişinin kırıldığı haberi gelince, hangisinin kırıldığını bilmediği için bütün dişleri kendisine yabancı olmuştur. Hepsini söktürüp, aynîleşme ve O’nda fânîleşmenin sırrını bozacak o meçhûl dişin sıkletini atarak ferahlamıştır. (Feridüddin Attâr, s. 23)

İmâm-ı Mâlik -radıyallâhu anh-, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile aynîleşmenin vecdi içinde yaşadı. Medîne-i Münevvere’de hayvan üzerine binmedi. Medîne haremi dâhilinde def-i hâcete çıkmadı. Ravza’da imâm iken hep kısık sesle konuştu. Devrin halîfesi Ebû Câfer Mansûr yüksek sesle konuşunca:

“–Ey halîfe! Bu mekânda sesini kıs! Allâh’ın ihtârı senden çok fazîletli insanlar üzerine indi!..” buyurdu ve şu âyet-i kerîmeyi okudu:

يَااَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لاَ تَرْفَعُوا اَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِىِّ وَلاَ تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ اَنْ تَحْبَطَ اَعْمَالُكُمْ وَاَنْتُمْ لاَ تَشْعُرُونَ

“Ey îmân edenler! Seslerinizi Peygamberin sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinizle konuştuğunuz gibi Peygamberle yüksek sesle konuşmayın; yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir.” (el-Hucurât, 2)

Yine İmâm-ı Mâlik Hazretleri, kendisine zulmeden Medîne vâlisine hakkını helâl etmiş:

“–Mahşerde Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in torunu olan bir zâta dâvâcı olmaktan hayâ ederim!..” buyurmuştur.

***

Bezm-i Âlem Vâlide Sultân:

Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl,

Muhammedsiz muhabbetten ne hâsıl?!

diyerek, rûhun gıdâsının ancak Rasûlullâh muhabbeti olduğunu ne güzel terennüm etmiştir.

Âşık Yûnus da Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e olan muhabbetle yanışını şöyle dile getirir:

Arayı arayı bulsam izini,

İzinin tozuna sürsem yüzümü,

Hak nasîb eylese görsem yüzünü,

Yâ Muhammed canım arzular Sen’i...

Şâir Nâbî, 1678 yılında, devlet adamları ile berâber hac seferine çıkar. Kâfile Medîne’ye yaklaşırken Nâbî, heyecandan uykusuz hâle gelir. Kâfilede bulunan bir paşanın, ayağını gafleten, Medîne-i Münevvere’ye doğru uzattığını görür. Bu durumdan müteessir olan Nâbî, na’tini yazmaya başlar.

Sabah namazına yakın kâfile Medîne-i Münevvere’ye yaklaşırken Nâbî, yazdığı na’tin Mescid-i Nebî’nin minârelerinden okunduğunu duyar:

Sakın terk-i edebden kûy-i Mahbûb-i Hudâ’dır bu;

Nazargâh-ı ilâhîdir, makâm-ı Mustafâ’dır bu!..

(Cenâb-ı Hakk’ın nazargâhı ve O’nun sevgili peygamberi Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in makâmı ve beldesi olan bu yerde edebe riâyetsizlikten sakın!..)

Murâât-ı edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha

Metâf-ı kudsiyândır, bûsegâh-ı enbiyâdır bu.

(Ey Nâbî, bu dergâha edep kâidelerine uyarak gir! Burası, meleklerin etrâfında pervâne olduğu ve bütün peygamberlerin, eşiğini edeble öptüğü mübârek bir makamdır.)

Bu durum karşısında çok heyecanlanan Nâbî, hemen müezzini bulur:

“–Bu na’ti kimden ve nasıl öğrendiniz?..” diye sorar.

Müezzin:

“–Bu gece Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, rüyâmızda bize:

«–Ümmetimden Nâbî isimli bir şâir beni ziyârete geliyor. Bu zât bana karşı son derece aşk ve muhabbetle doludur. Bu aşkı sebebi ile onu Medîne minârelerinden kendi na’ti ile karşılayın!..» buyurdu, biz de bu emr-i Nebevî’yi yerine getirdik.” der.

Nâbî, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar. Hem ağlar, hem de şunları söyler:

“–Demek ki bana Allâh’ın Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- «ümmetim» dedi! Demek ki İki Cihân Güneşi beni ümmetliğe kabul buyurdu!..”

***

Mevlîd nâzımı Süleymân Çelebi:

“Bir aceb nûr kim güneş pervânesi...” mısrâı ile güneşin Allâh Rasûlü’ne pervâne olup etrâfında döndüğünü, yâni cemâdâtın dahî O’na âşık olduğunu ne güzel ifâde eder.

Muhibbî mahlasıyla yazan Kânûnî Sultân Süleyman, Varlık Nûru’na şöyle yalvarır:

Nûr-i âlemsin bugün hem dahî mahbûb-i Hudâ

Eyleme âşıkların bir lahza kapından cüdâ…

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- der ki:

“Ben Mekke’de Allâh’ın Rasûlü ile dolaşırdım. Birgün, berâberce Mekke dışına çıktık. Önünden geçtiğimiz her taş ve ağaç O’na; «Salât ve selâm Sana olsun ey Allâh’ın Rasûlü!..» diye selâm vermeye başladı.” (Tirmizî, Menâkıb, 6/3626)

Cemâdâttaki bu aşk ve muhabbetin diğer bir tezâhürü de şöyle sergilenmiştir:

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir sefer esnâsında iken rastladıkları bir bedevîye tevhîdi teblîğ ettiler. Bedevî, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu dâveti üzerine O’ndan peygamberliği husûsunda bir delîl istedi. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de ilerideki bir ağacı işâret buyurup onu yanlarına çağırdılar. Ağaç, derhâl emr-i Peygamberî’ye riâyet ederek toprağı yara yara geldi ve Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûrunda üç kere kelime-i şehâdeti tekrarladı. Sonra yine emr-i Peygamberî ile yerine döndü. Bu mûcizeyi hayretler içerisinde müşâhede eden bedevî, kavmine dönerken şöyle diyordu:

“–Eğer kavmim bana tâbî olurlarsa onları Sana getiririm, aksi takdirde ben tekrar gelir Sen’inle birlikte olurum.” (Heysemî, VIII, 292)

***

Yalnızca cemâdât değil, hayvânât ve diğer varlıklar da Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i tanır ve itaat ederlerdi. Bu husûsu, Abdullâh bin Câbir -radıyallâhu anh- şu rivâyetle anlatır:

“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile birlikte bir seferden dönüyorduk. Medîne’de Neccâroğulları’nın bahçelerine gelince, bahçelerden birinde hiç kimseyi içeri sokmayan, girmeye kalkana saldıran bir deve bulunduğunu öğrendik. Durumu Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e anlattıklarında O Âlemlerin Efendisi, bahçeye gitti, içeri girdi ve kimseyi yanına yaklaştırmayan o deveyi yanına çağırdı. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sesini duyan deve, dudağını yere temâs ettirecek kadar başını eğerek O’nun yanına geldi ve huzûrunda yere çöktü. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

«–Bana bir yular getirin!» buyurdu.

Getirilen yuları devenin boynuna geçirerek onu sâhibine teslîm etti. Sonra orada bulunanlara şöyle buyurdu:

«–Cinlerin ve insanların isyankâr olanları dışında, yer ve gökte bulunan bütün varlıklar, benim, Allâh’ın Rasûlü olduğumu bilirler.» (Ahmed, III, 310)

Düşünmeliyiz ki, cemâdat ve hayvânâttaki bu ulvî muhabbet hâline nazaran bizler, acabâ Allâh Rasûlü’ne ne kadar teslîm oluyor, yolunda ne kadar fedâkârlıkta bulunabiliyoruz?!.

Bilhassa şu günlerde O’nun rûhâniyetine ne kadar çok muhtâcız... Şâirin: “Kalk ey âlemlerin efendisi; kıyâmet kopmaktadır!..” diyerek ifâde ettiği çalkantılı bir zaman içindeyiz...

Salevâtlarımız, yâni O’nunla selâmlaşmamız ve O’na olan muhabbetimiz, bizler için ne büyük bir tesellî menbaıdır...

İnce ruhlu zarîf mü’minler, Rasûlullâh’ın hakîkatine yaklaşabilmek için O’nun rûhâniyeti etrâfında pervâne olup yolunda fânî olmayı, dünyânın en büyük nîmeti sayarak ilâhî lezzetlere gark olmuşlardır.

***

Burada kelimelerin mahdûd imkânlarıyla hulâsa etmeye çalıştığımız bu yüksek yaratılıştaki husûsiyetler, Varlık Nûru’nun idrâkimize damlayan şebnemleridir. Vâsıl-ı ilallâh olabilmenin sırrı, Allâh’ın kitâbına ve Varlık Nûru’nun sünnet-i seniyyesine, yâni yüksek ahlâk ve davranışlarına hulûs-i kalb ile yakınlaşabilmek, Allâh ve Rasûlü’nün sevdiklerine muhabbet, zıtlarına da nefret beslemektir. Her ikisinin arasındaki fark, a’lâ-yı illiyyîn ve esfel-i sâfilîn arasındaki kadar sonsuzdur. Allâh Rasûlü’nün hissiyâtından istifâde edebilmenin temel sâikı, O’na muhabbet ve O’nun zıddına nefrettir.

Târih boyunca Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in üsve-i hasenesinden nasîb alan mübârek mü’minler, îmâna âit tekâmül çıkışlarını zirveleştirmişler, fıtrattaki kudsî neş’eleri olgunlaştırarak insanlığa ulvî meş’aleler olmuşlardır.

İşte âciz bir müellifin hakîkat-i Muhammediyye husûsunda idrâkine ve onun kullanabildiği kelimelerin mahdûd çerçevesi içine sığabilenler!..

Îtirâf ederiz ki bu nâçiz eserin iki kapağı arasında ve kelâm sûretinde mâlum ve meçhûl muhâtaplarına sunulabilenler, sonsuz bir okyanustan birkaç damlacık mesâbesindedir. Nitekim bu ifâdeler, dipsiz bir sükûtun ihtişamlı kapısı önünde işte tükendiler...

Yâ Rabbî! Kelimelerin mahdûd imkânlarıyla anlatmaya cür’et ettiğimiz bu bahsi bizler için bir rahmet ve bereket vesîlesi kılarak hakîkat-i Muhammediyye’den hisse alabilmeyi nasîb ve ihsân buyur! Bizleri, muhabbetin cevheri ve menbaı olan Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şefaat-i uzmâsına nâil eyle!

Âmîn!..

KAYNAK: Osman Nuri TOPBAŞ, Hazret-i Muhammed Mustafa-1, Erkam Yayınları, İstanbul

PAYLAŞ:            

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle