ZİYARET ADABI

0

Ziyaret ne demek? Nereler ziyaret edilir? İslam’a göre ziyaret adabı nasıl olmalı? Peygamber Efendimiz’in hayatından ziyaret örnekleri…

Bir kimseyi görmeye, hâlini hatırını sormaya, gönlünü almaya gitmek Müslüman olmanın ve İslâm kardeşliğinin îcâbıdır. Allah Teâlâ bütün Müslümanları kardeş ilan etmiş ve onların birbirlerini sevip saymalarını, yardımlaşmalarını emretmiştir. İnsanlar arasında sevginin yerleşmesine yardımcı olan en önemli sebeplerden birisi de ziyâretlerdir. Bu bakımdan İslâm, ziyârete büyük bir ehemmiyet vermiştir.

ZİYARET NE DEMEK?

Ziyaret; herhangi bir nedenle bir kimseyi veya bir yeri görmeye gitmek demektir.

NERELER ZİYARET EDİLİR?

Ziyâret; hastalık, bayram, doğum, vefât gibi muhtelif vesîlelerle gerçekleştirilebilir. Hiçbir sebep olmadan nezâketen yapılan ziyâretler de vardır. Müslümanlar, ziyâret yoluyla birbirlerinin sıkıntılarını, problemlerini ve ihtiyaçlarını öğrenerek yardımlaşma fırsatı bulurlar. Aynı zamanda birbirlerinin görüş, düşünce ve tecrübelerinden istifâde ederek, pek çok konuyu aralarında müzâkere edip karar verme imkânı elde ederler. Toplum içinde yalnız olmadıkları duygusunu kazanır, geleceğe ümit ve güvenle bakarlar. Sevinç ve üzüntülü anlarında çevrelerinde gördükleri kardeşleri, onlar için huzur kaynağı olur. Bu sebeple komşu ve tanıdıkları ziyâret etmek birçok fâideyi muhtevîdir.

PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN ZİYARET ADABI

Allah Resûlü, binâen ashâbını devamlı ziyâret ederdi. Onun güzel ziyâretlerinden birini Kays bin Sa’d (r.a.) şöyle anlatıyor:

“Resûl-i Ekrem Efendimiz bir gün bizi ziyârete gelmişti.

«– es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâh» dedi. Babam, Peygamberimiz’in duymayacağı şekilde hafif bir sesle selâmı aldı. Ben:

– Allah’ın Resûlü’ne izin vermiyor musun? dedim. Babam:

– Dur, acele etme! Bize daha çok selâm versin, dedi. Efendimiz yine:

«– es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâh» dedi. Babam bu defâ da selâmı hafif sesle aldı. Resûlullah üçüncü defâ:

«– es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâh» buyurdu. Sonra dönüp giderken babam hemen arkasından koşarak:

– Ey Allah’ın Resûlü! Ben verdiğin selâmı duyuyordum, fakat bize daha fazla selâm veresin diye hafif bir sesle selâmını aldım, dedi. Efendimiz onunla birlikte geri döndü.

Babam, Resûlullah için su hazırlanmasını emretti. Efendimiz gusletti ve za’feran ile boyanmış bir peştemale büründü. Sonra da ellerini kaldırarak:

«– Allahım! Sa’d bin Ubâde’nin âilesine rahmet ve bereket ihsân eyle!» diye duâ etti. Daha sonra ikrâm ettiğimiz yemekten biraz yedi. Dönmek isteyince babam sırtında kadife örtü bulunan bir merkep getirdi ve bana:

– Kays! Resûlullah’a arkadaşlık et! dedi. Ben de Efendimiz ile birlikte yola çıktım. Sevgili Peygamberimiz:

«– Gel sen de bin!» dedi. Ben çekindim. Bu sefer:

«– Ya bin ya da (yorulma) geri dön!» dedi. Ben de geri döndüm.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 127-128)

Başka bir hadîste de Resûlullah Efendimiz’in Ensâr’dan bir âileyi ziyâret ettiği, evlerinde yemek yediği, namaz kıldığı ve kendilerine dua ettiği haber verilmiştir. (Buhârî, Edeb, 65)

Resûl-i Ekrem Efendimiz ümmetine de hasta ve din kardeşlerini ziyâret etmelerini emrederdi. Bir hadîs-i şerifinde şöyle buyurmuştur:

“Kim Allah için bir hastayı veya bir Müslüman kardeşini ziyâret ederse, bir münâdî ona şöyle seslenir; «Ne güzel ve ne hoş bir amel işledin. Bunu yapmakla senin yürüyüşünün ecri de güzel oldu ve cennette kendine bir yer hazırladın!»” (Tirmizî, Birr, 64)

Ziyâretler, herhangi bir menfaat için değil, sırf Allah rızası için yapılmalıdır. Allah Teâlâ, hâlis niyetle ziyârette bulunanları sevdiğini bildirmiştir. Bir kudsî hadiste şöyle buyrulur:

“Benim rızâm için birbirlerini sevenlere, benim rızâm için bolca infâk edenlere, birbirlerini sevmede samîmî davranan sâdıklara, akraba ve dost ilişkilerini kesmeyenlere veya birbirlerini ziyâret edenlere sevgim hak olmuştur.” (İbn-i Hanbel, V, 229)

İSLAM’A GÖRE ZİYARET EDİLMESİ GEREKEN YERLER

Allah ve Resûlü’nün tavsiye ettiği ve üzerinde önemle durduğu ziyâretleşmenin çeşitlerini, Üsve-i Hasene Efendimiz’in hayatından örneklerle şu şekilde îzâh etmek mümkündür:

1- HASTA ZİYARETİ

Sağlık ve hastalık, insanların imtihân ve îkâz edildikleri iki mühim husustur. Sıhhatli vakitlerde gaflete düşmeyip Allah’a hamd ve şükür duygularıyla; hastalık anlarında da tazarrû ve niyâzlarla Yüce Rabbimiz’e gönülden yaklaşmaya çalışmalıyız. Her iki hâli de iyi değerlendiren akıllı mü’minler, netîcede hep kârlı çıkarlar.

Hemen her yaşta, insanların müptelâ oldukları çeşitli hastalıklar vardır. Hastalık, üzüntü ve sıkıntı kaynağıdır. Bu durumda insan, eşini dostunu ve akrabâsını yanında görmek, onların tatlı sözleri ve yardımları ile teselli bulmak ister. Hatta sağlığında arayıp sormadığı kişilerin bile, kendisini ziyâret edip hâlini-hatırını sormasını bekler. Gelmedikleri takdirde üzülür. Bu sebeple Sevgili Peygamberimiz, hasta ziyâreti gibi insanları birbirine yaklaştıran içtimâî ibâdetleri bütün insanlara emretmiştir. Berâ bin Âzib şöyle der:

“Resûlullah bize hasta ziyâretini, cenâzenin arkasından gitmeyi, aksırana «yerhamükellâh» demeyi, yemin edenin yeminini yerine getirmesini, haksızlığa uğrayana yardım etmeyi, dâvet edenin dâvetini kabul etmeyi ve selâmı yaygınlaştırmayı tavsiye etti.” (Buhârî, Cenâiz, 2; Müslim, Libâs, 3)

Hasta olan kişi gönlü kırık ve hassas bir hâle bürünür. Yüce Allah ise kalbi kırık olan böyle insanlara daha yakındır. Hastaları ziyâret etmek Cenâb-ı Hakk’ın çok hoşuna gittiği için, bu ziyâretleri kendisine yapılmış kabul etmektedir. Resûlullah bu hakîkati şu şekilde dile getirir:

“Allah Teâlâ kıyâmet gününde:

– Ey âdemoğlu! Hastalandım, beni ziyâret etmedin, buyurur. Âdemoğlu:

– Sen âlemlerin Rabbi iken ben seni nasıl ziyâret edebilirdim, der. Allah Teâlâ:

– Falan kulum hastalandı, ziyâretine gitmedin. Onu ziyâret etseydin, beni onun yanında bulurdun. Bunu bilmiyor musun? Ey Âdemoğlu! Beni doyurmanı istedim, doyurmadın, buyurur. Âdemoğlu:

– Sen âlemlerin Rabbi iken ben seni nasıl doyurabilirdim, der. Allah Teâlâ:

– Falan kulum senden yiyecek istedi, vermedin. Eğer ona yiyecek verseydin, verdiğini benim katımda mutlaka bulacağını bilmez misin? Ey Âdemoğlu! Senden su istedim, vermedin, buyurur. Âdemoğlu:

– Ey Rabbim! Sen âlemlerin Rabbi iken ben sana nasıl su verebilirdim, der. Allah Teâlâ:

– Falan kulum senden su istedi, vermedin. Eğer ona istediğini verseydin, verdiğinin sevâbını katımda bulurdun. Bunu bilmez misin, buyurur.” (Müslim, Birr, 43)

Dolayısıyla kul, kimi ziyâret ettiğini değil, kimin emrini yerine getirdiğini düşünmelidir. Bu sebeple Efendimiz ashabına, bir hastanın yanına girince ondan dua istemeyi tavsiye etmiş ve hastanın duasının meleklerin duası gibi olduğunu bildirmiştir. (İbn-i Mâce, Cenâiz, 1)

Hasta ziyâreti, hastanın hâl ve hatırını sormak, gönlünü almak ve gücü yettiğince ihtiyaçlarını karşılamak demektir. Bu çerçevede hasta ziyâreti müekked sünnettir. Vâcip olduğu görüşünde olan âlimler de bulunmaktadır. Bir hastayı, hiç kimse ziyâret etmez ve ihtiyaçlarını karşılamazsa, orada yaşayan bütün Müslümanlar bundan mes’ul olurlar. Böylece tıpkı aç olanı doyurmak gibi hasta ziyâreti de farz-ı kifâye hükmünü alır.

İbn-i Ömer, Efendimiz’in hasta ziyâreti ile alâkalı şöyle bir hâdise anlatmaktadır:

“Biz, Resûlullah ile oturuyorduk. O sırada Ensâr’dan bir kişi gelip selâm verdi, sonra da geri döndü. Efendimiz ona:

«– Ey Ensâr’dan olan kardeş! Kardeşim Sa’d bin Ubâde nasıl?» diye sordu. O da:

– İyiye gidiyor, cevabını verdi. Bunun üzerine Allah Resûlü:

«– Kim benimle birlikte onu ziyârete gelecek?» buyurarak ayağa kalktı. Biz de on, on beş kişi kalktık. Ne ayağımızda ayakkabı veya mest ne başımızda bir giyecek ne de üstümüzde bir gömlek vardı. Çorak arâzide yürüyorduk. Nihâyet Sa’d’ın yanına geldik. Yakınları, Efendimiz ve beraberindeki arkadaşlarının yaklaşması için onun etrafından geri çekildiler.” (Müslim, Cenâiz, 13)

Yine Hz. Âişe vâlidemiz Allah Resûlü’nün bu güzel hasletini şu çarpıcı misalle anlatmaktadır:

“Sa’d bin Mu’az Hendek savaşı sırasında kol damarından yaralanmıştı. Resûlullah onun için mescide bir çadır kurdurdu. Maksadı, onu daha sık ve yakından ziyâret etmek (onunla ilgilenmek)ti.” (Buhârî, Megâzî, 30)

Görüldüğü gibi Resûl-i Ekrem Efendimiz, insanların her türlü sıkıntısıyla yakından ilgilenmiştir. Hasta olanları sorması, arkadaşlarını ziyâret etmesi, ihtiyacı olanların ihtiyaçlarını gidermesi, ölenlerin cenâzesine katılıp namazını kıldırması ve geride kalanlara baş sağlığı dilemesi gibi sevgi ve merhamet temeline dayalı davranışlar, onun ahlâk-ı hamîdesinin birer tezâhürü idi. Hasta ziyâreti gibi içtimaî vazîfeleri yerine getirirken çoğu kere ashâbından bazılarıyla birlikte gider, onları da bu hususlarda terbiye ederdi. Hasta ziyâretlerine yoksulluk ve ihtiyaç içinde olmak da bir mâni değildi. Aksine bu, onların birbirlerine daha çok yakınlaşmalarına, ihtiyaçlarını müştereken karşılamalarına ve ellerindeki nimeti paylaşmalarına vesîle oluyordu.

Hasta ziyâreti konusunda müslim gayr-i müslim, tanıdık tanımadık, yakın komşu uzak komşu arasında ayrım gözetilmemelidir. Nitekim Allah Resûlü hasta olan bir yahûdi çocuğu ziyâret etmiş ve Müslüman olmasına vesîle olmuştur. (Buhârî, Cenâiz, 80)

Mevlâna hazretleri hasta ziyaretlerinin asıl faydasının insanın kendisine olduğunu ne güzel anlatır:

“Hastayı yoklamanda, hâlini hatırını sormak için yanına gitmende fayda var. O fayda döner, yine sana gelir. Olabilir ki o hasta, zamanın kutbu ve mânevî padişahıdır. Ey inatçı kişi, senin gönlünün iki gözü de kör. Bu yüzden âdî odunu öd ağacından ayırt edemiyorsun. Dünyâda ne hazîneler vardır; yani şu dünya Allah’ın velîlerinden boş değildir. Velî bulunmaz diye üzülme, hiçbir yıkık yeri, virâneyi hazinesiz ve boş sanma!

Yol arkadaşlarını arayıp sormayı gerekli bil. Yaya olsun, atlı olsun, yani ister ilerde, ister geri kalmış olsun, seyr u sülûk arkadaşlarından ayrı düşme! Ziyâretine gittiğin isterse düşmanın olsun, senin iyilikte bulunman faydalıdır. Çünkü iyilik yüzünden nice düşman dost olur. O düşman sana dost olmasa bile, hiç olmazsa kini azalır. Çünkü iyilik kine merhemdir. Hasta ziyâretinin daha başka birçok faydası var ama ey dost, sözü uzatmak istemiyorum.

Sözün özü şu ki; topluma, insanlara dost ol. Bir dost bulamaz isen, heykel yapanlar gibi kendine taştan bir dost yont! Çünkü topluluk, kervan halkının çok oluşu, yol kesenlerin bellerini kırar ve mızraklarını köreltir.” (Mesnevî, c. II, beyt: 2252-2253, 2145-2155)

Efendimiz, hasta olan kimselere bazı duâlar da öğretmiştir. Nitekim Osman bin Ebi’l-Âs, vücûdunda hissettiği bir ağrıdan dolayı Resûlullah’a şikâyette bulunduğunda, Allah Resûlü ona şunu tavsiye etmişti:

“– Vücudunun ağrıyan yerine elini koy ve üç kere «bismillah» de, yedi kere de:

Bendeki bu hastalığın ve sakındığım şeylerin şerrinden Allah’ın izzet ve kudretine sığınırım» de!” (Müslim, Selâm, 67)

Efendimiz’in tavsiyesini harfiyen tatbik eden Osman (r.a.) daha sonra; “Resûlullah’ın öğrettiği gibi yaptım, Allah hastalığımı iyi etti. Bundan sonra bu duâyı devamlı olarak âileme ve diğer insanlara tavsiye ettim.” demiştir. (Ebû Dâvûd, Tıb, 19)

Allah Resûlü, ölmek üzere olan hastalar ziyâret edildiğinde, onlara; “Lâ ilâhe illallâh” diyerek telkinde bulunmayı tavsiye ederdi. (Müslim, Cenâiz, 1-2)

Fahr-i Kâinât Efendimiz’in terbiyesinden geçen ashâb-ı kirâm da hasta ziyâretine ve onların duâlarını almaya önem vermişlerdir.

  • Hasta Ziyareti Adabı

Hasta ziyâreti âdâbından bazısı şöyledir:

1- Ziyaretçi elini, hastanın el veya alnının üzerine koyup “nasılsınız?” diye hatırını sormalıdır. Çünkü Resûlullah hasta ile yakından ilgilenilmesini tavsiye etmiştir. Yalnız, doktorun bu konudaki tavsiye ve îkâzlarına uyulmalıdır. Salgın hastalıklar gibi özel durumlarda bunu tatbik etmek mümkün değildir.

2- Hastayı yorucu, moralini bozucu söz ve davranışlardan sakınılmalıdır. Ziyâret kısa tutulmalıdır.

3- Hastaya bir isteği olup olmadığı sorulmalı, gerekirse mâlî yardımda bulunmalı, kendisine zarar vermeyecekse yiyecek ve diğer hediyeler götürmelidir. İbn-i Abbâs anlatıyor; “Allah Resûlü, bir hastayı ziyâret etti ve

«– Canın ne çekiyor?» diye sordu. Hasta:

– Buğday ekmeği! dedi. Resûlullah:

«– Kimin yanında buğday ekmeği varsa kardeşine göndersin!» buyurdu. Sonra da ilave etti:

«– Şâyet hastanız bir şey arzu ederse, ondan yedirin!»” (İbn-i Mâce, Cenâiz, 2)

4- Bazı hastalar, hastalıkları sırasında hep ölümü düşünür, rahatsız olurlar. Böyle kimseleri uygun sözlerle tesellî etmek, ölümün Allah’ın emri ve insan için kaçınılmaz bir şey olduğunu anlatmak, her hastalığın insanı ölüme götürmeyeceğini, bilakis günahlara keffâret olacağını hatırlatmak faydalı olur. İbn-i Abbâs’tan rivayet edildiğine göre Resûlullah, hasta bir bedevîyi ziyâret etmişti. Her hastayı ziyâret ettiğinde yaptığı gibi onu da; “Geçmiş olsun, hastalığın günahlarına keffâret olur inşâallâh!” buyurarak teselli etti. (Buhârî, Tevhîd, 31)

5- Hastaya duâ etmek, sağlık ve şifâ dileğinde bulunmak da ziyâret âdâbındandır. Hz. Ayşe’den rivayet edildiğine göre Efendimiz, âile fertlerinden biri hastalanınca, sağ eliyle hastayı sıvazlar ve şöyle duâ buyururdu:

“Bütün insanların Rabbı olan Allahım! Bunun ızdırabını giderip şifâ ver. Şifâyı veren ancak Sen’sin. Sen’in şifandan başka şifâ yoktur. Buna, hiçbir hastalık izi bırakmayacak şekilde şifâ ihsân et!” (Buhârî, Merdâ, 20; Müslim, Selâm, 46-49)

Selman (r.a.) anlatır; “Ben hasta iken Hz. Peygamber ziyâretime gelmişti. Çıkarken şöyle buyurdu:

 «Selman! Allah sıkıntılarını gidersin, günahını affetsin. Ölünceye kadar dînine kuvvet, bedenine sıhhat versin!»” (Heysemî, II, 299)

2- TAZİYE

Musibetle karşılaşan kişiyi teselli etme ve sabra teşvik etme mânâlarını ihtivâ eden tâziye, umumiyetle cenâze sâhibine başsağlığı ve geçmiş olsun dileklerini bildirmek için yapılan ziyârete denir. Bir felâkete uğrayan kimseye, sabır tavsiyesinde bulunmak, meydana gelen musîbetle kaderin tecellî ettiğini ve bunu geri çevirmenin artık mümkün olmadığını ve kadere teslim olmanın kişiyi ruhî rahatlığa erdireceğini telkin etmek gerekir. Ayrıca Cenâb-ı Hakk’ın başa gelen belâlara ecir verdiğini hatırlatmak, “Allah ecrini artırsın”, “Sabr-ı cemil versin”, “Şükretmeyi nasîb etsin” gibi dualar etmek de tâziyenin en mühim hususiyetlerindendir. Bu özelliğinden dolayı tâziye, acıları azaltıcı bir tesire sâhiptir.

Tâziye, bizzat giderek yapılabileceği gibi, bu mümkün olmadığı takdirde telefon, mektup gibi diğer haberleşme vâsıtaları ile de gerçekleştirilebilir.

Hz. Zeynep, Resûl-i Ekrem Efendimiz’e:

– Oğlum öldü, lütfen bize kadar geliniz, diye haber gönderdiğinde Efendimiz:

 “– Alan da veren de Allah’tır. O’nun katında her şeyin belli bir vakti vardır. Sabretsin ve ecrini Allah’tan beklesin!” buyurarak kızına selâm göndermiş, meşguliyeti bittikten sonra da bizzat gitmiştir. (Buhârî, Cenâiz, 33)

Resûlullah tâziyenin mühim bir insânî vazîfe olduğunu belirterek şöyle buyurmuştur; “Bir musibeti sebebiyle din kardeşine tâziyede bulunan mü’mine, Allah Teâla kıyâmet günü kerem elbiselerinden giydirir (şeref bahşeder). (İbn-i Mâce, Cenâiz, 56)

Başına bir sıkıntı gelmiş veya yakınlarından birisini kaybetmiş olan kimseye, sözle tâziyede bulunarak mânen destek olmak gerektiği gibi îcâbında fiilen de yardımcı olmak gerekmektedir. Nitekim Ca’fer-i Tayyâr’ın (r.a.) şehâdet haberi geldiği zaman Efendimiz; “Ca’fer’in ailesi için yemek yapın! Çünkü onların başına, kendilerini meşgul eden büyük bir iş gelmiştir!” buyurmuşlardı. (Ebû Dâvûd, Cenâiz, 25-26/3132; İbn-i Hişâm, III, 436)

Bu sünnet-i nebeviyyenin bir tatbîki olarak Anadolu’da, cenâze evine birkaç gün süreyle komşuları tarafından yemek hazırlanıp götürülmesi güzel bir âdet hâlinde devâm etmektedir.

Bir mü’mine tâziyede bulunmak İslâm ahlâkındandır. Ancak cenâze sâhiplerinin acısını yenilememek için üç günden sonra tâziyede bulunmak mekruh sayılmıştır. Bununla birlikte cenâzenin defninde bulunamayan uzaktaki kimseler, üç günden sonra da tâziyede bulunabilirler.

3- CENAZE TEŞYÎİ VE KABİR ZİYARETİ

  • Cenâze Teşyîi

Cenâze namazını kılıp kabre kadar taşıma manasına gelen teşyî yani uğurlama, bir mü’mine yapılacak son hizmetlerden biridir. Allah Teâlâ buna büyük ecirler ihsân etmektedir.

Resûlullah, bu konuda yapılacak işleri tatbîkî olarak öğretmiştir. Meselâ vefat etmiş olan Ebû Seleme’nin yanına girmiş, açık kalan gözlerini kapatmış ve sonra şöyle buyurmuştur; “Ruh çıkınca gözler onu izler!” Bu sırada Ebû Seleme’nin aile fertlerinden bazıları bağıra çağıra ağlamaya başlayınca Allah Resûlü:

“Kendinize hayırdan başka bir şeyle dua etmeyin. Çünkü melekler dualarınıza «âmin» derler!” buyurarak ölçüyü muhâfaza etmek gerektiğini bildirmiştir. Sonra da cenâze için yapılacak duâlara bir örnek olarak:

“Allâhım! Ebû Seleme’yi bağışla! Derecesini, hidâyete ermişler seviyesine yükselt! Geride bıraktıkları için de ona Sen vekil ol! Ey Âlemlerin Rabbi! Bizi de onu da bağışla! Kabrini genişlet ve nûrla doldur!” duâsında bulunmuştur. (Müslim, Cenâiz, 7)

Resûlullah Efendimiz ölülerin emin kimseler tarafından yıkanmasını tavsiye ederek (İbn-i Mâce, Cenâiz, 8) cenâzeye ihtimâm gösterilmesini, güzelce yıkanıp kokulanmasını ve kefenlenmesini istemiştir. Ölüyü yıkayıp da gördüğü kusurları örten kimsenin nâil olacağı mükâfat hakkında şöyle buyurmuştur:

“Ölüyü yıkayıp da onda gördüğü hoş olmayan halleri gizleyen kimseyi Allah Teâlâ kırk kere bağışlar. Ölüyü kefenleyene ipekten yapılmış cennet elbiseleri giydirir. Yine ölü için kabir kazıp onu oraya yerleştirene, bir fakiri kıyâmete kadar kalacağı bir eve yerleştiren kimsenin elde edeceği kadar ecir verir.” (Hâkim, I, 505-506)

Allah Resûlü’nün kızı Hz. Zeynep vefât ettiğinde onu, vâlidelerimizden Hz. Sevde, Ümmü Seleme, Ümmü Eymen ve Ensâr kadınlarından Ümmü Atiyye yıkamışlardı. Yıkama esnâsında Efendimiz yanlarına varıp:

“Onu yıkamaya, sağ tarafından ve abdest âzâlarından başlayınız! Su ve sidr[1] ile tek sayıda; üç, beş veya yedi kere, gerekli görürseniz daha fazla yıkayınız! Sonuncusunda suya kâfur koyunuz! Yıkama işini bitirince bana haber veriniz!” buyurdu.

Hz. Zeynep’in saçlarını taradılar, üçe ayırıp her birini bir bukle yaptılar. Buklelerden ikisi Hz. Zeynep’in yan taraflarındaki, biri de ön tarafındaki saçlarındandı. Yıkamayı bitirdiklerinde Allah Resûlü, beline bağladığı peştamalını onlara verip:

“– Bunu Zeyneb’e iç gömleği yapınız!”[2] buyurdu. (Buhârî, Cenâiz, 9, 13, 17; Müslim Cenâiz, 36; İbn-i Sa’d, VIII, 34-36)

Hazırlanmış olan cenâzeyi kabrine kadar uğurlamak, duâ etmek ve onun hakkında şehâdette bulunmak son derece mühimdir. Çünkü Cenâb-ı Hak cenâzeye bu şehâdetlere göre muâmele edecektir. Enes (r.a.) şöyle anlatıyor:

“Hz. Peygamber ile bazı sahâbîler birlikte bulunurlarken yanlarından bir cenâze geçti. Ashâptan bazıları o cenâzeyi hayırla yâdetti. Bunun üzerine Efendimiz:

“– Kesinleşti!” buyurdu. Sonra bir cenâze daha geçti. Orada bulunanlar onu kötü bir şekilde andılar. Resûl-i Ekrem yine:

“– Kesinleşti!” buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer:

– Yâ Resûlallâh kesinleşen nedir? diye sordu. Hz. Peygamber:

“– Önce geçen cenâzeyi hayırla yâdettiniz, bu sebeple onun cennete girmesi kesinleşti. Sonrakini de kötülükle andınız, onun da cehenneme girmesi kesinleşti. Çünkü siz (mü’minler), Allah’ın yeryüzündeki şâhitlerisiniz.” buyurdu. (Buhârî, Cenâiz, 86; Müslim, Cenâiz, 60)

Şu bir hakîkattir ki insanlar, sebepsiz yere birisi hakkında iyi veya kötü hüküm üzerinde birleşmezler. Bu sebeple hayâttayken ona göre hareket edip Allah’ın şâhitlerinin, hakkımızda iyi şehâdette bulunmalarını sağlamamız lâzımdır.

Cenâze hazırlandıktan sonra namaz kılınarak Allah’a niyâz edilir, Efendimiz’e salavât getirilir ve ölü için istiğfarda bulunulur. Bu, cenâze için bir rahmet vesîlesidir. Bunun için her insan kendi cenâzesine daha çok kimsenin katılmasını ve kendisi için duâ etmesini ister. Avf bin Mâlik (r.a.) Peygamber Efendimiz’in cenâzelere katıldığını ve onlara duâ ettiğini bildiren bir rivâyetinde şöyle der:

“Fahr-i Kâinât Efendimiz, bir cenâze namazı kıldırmıştı. O esnâda Allah Resulü’nün şöyle dua ettiğini duydum ve ezberledim:

«Allâhım! Onu bağışla, ona rahmet et, onu azap ve sıkıntılardan kurtar. Kusurlarını affet. Cennetten nasibini ihsan et, gireceği yeri (kabrini) genişlet! Onu su ile, karla ve buzla yıka(nmış gibi tertemiz et). Beyaz giysileri kirden temizler gibi onu günahlarından arındır. Ona kendi evinden daha güzel bir ev, âilesinden daha hayırlı bir âile, hanımından daha hayırlı bir zevce ver. Onu cennete koy, kabir ve cehennem azabından koru.»

Bu güzel duâyı duyunca «keşke ölen ben olsaydım» diye içimden geçirdim.” (Müslim, Cenâiz, 85)

Resûlullah cenâze namazı kılmanın ve onu mezara kadar uğurlamanın sevâbını şöyle bildirmiştir:

“Kim, sevâbına inanarak, karşılığını sâdece Allah’tan bekleyerek bir Müslüman cenâzesi ile birlikte gider ve namazı kılınıp gömülünceye kadar beklerse her biri Uhud dağı kadar olan iki kırat[3] sevapla döner. Kim de cenâze namazını kılar, defnolunmadan önce ayrılırsa bir kırat sevapla döner.” (Buhârî, İmân 35)

Abdullah bin Ömer, Sa’d bin Ebî Vakkas’la birlikte otururken Habbâb bin Eret gelmiş ve:

– Ey Abdullah! Baksana Ebû Hüreyre ne diyor, diye bu hadisi nakletmişti. Bunun üzerine İbn-i Ömer:

– Ebû Hüreyre de çok oldu, demiş ve Habbâb’ı, bu hadisi tahkik etmek üzere Hz. Ayşe’ye göndermiş; “Bunu ondan sor gel!” demişti. Habbab gidince İbn-i Ömer yerden bir avuç çakıl taşı alarak sinirli bir şekilde taşları elinde evirip çevirmeye başlamıştı. Bir müddet sonra Habbâb, Hz. Ayşe’nin; “Ebû Hüreyre doğru söylüyor; ben de Resûlullah’ın öyle buyurduğunu duydum.” dediği haberini getirince, elindeki taşları yere fırlatmış ve:

– Desene biz çok kırat kaçırdık! diye teessürünü ifâde etmiştir. (Müslim, Cenâiz, 56)

Cenâzeyi tabutun dört tarafından onar adım taşımak müstehaptır. Daha çok taşınırsa sevabı da ziyâdeleşir. Önce cenâze sağ ön tarafından, sonra sağ arka tarafından taşınır. Daha sonra sol tarafına geçilerek sol ön ve sol arka tarafından omuzlanır. Böylece her tarafından onar adım olmak üzere kırk adım taşınmış olur. Cenâzenin defninde acele etmek de müstehaptır. (Buhârî, Cenâiz, 51) Zîrâ Efendimiz, bir cenâzenin, ailesi yanında bekletilmesinin uygun olmadığını söylemiştir. (Ebû Dâvûd, Cenâiz, 34)

Cenâzeyi sükûnetle taşımak lâzımdır. Nitekim Resûlullah bir cenâzenin süratle götürüldüğünü gördüğünde müdâhale ederek; “Sükûnetle gidin!” buyurmuştur. (İbn-i Mâce, Cenâiz, 15)

Cenâzeyi takip edenler, yolda lüzumsuz lâkırdı etmez ve yüksek sesle konuşmazlar. Hatta yüksek sesle zikredip Kur’an-ı Kerîm okunması da uygun değildir. Bu esnâda ölümü ve ahireti tefekkür etmek lâzımdır.

Cenâzeyi mümkün olduğu ölçüde binit üzerinde tâkib etmekten kaçınmalıdır. Zîrâ yürümek mümkünken böyle bir hareket hoş görülmemiştir. Sevbân’ın (r.a.) anlattığına göre Resûlullah bir cenâzeye katılmıştı. Bir kısım insanları binek üzerinde gördü. Bu hâlin cenâzeye hürmetsizlik olduğunu beyân etmek üzere:

“– Hayâ etmiyor musunuz? Allah’ın melekleri yaya olarak giderken siz hayvanların sırtında gidiyorsunuz!” buyurdu. (Tirmizî, Cenâiz, 28)

Bir kimse yanından geçen cenâzeye katılamasa bile hürmeti de elden bırakmamalı; geçinceye veya yere konuncaya kadar oturmamalıdır. (Buhârî, Cenâiz, 47-48)

  • Kabir Ziyâreti

Peygamber Efendimiz, henüz tevhîd inancının tam olarak yerleşmediği ve kabirlere secde edildiği, onlarla övünme ve puta tapınma gibi câhiliye âdetlerinin devam ettiği dönemde, kabir ziyâretini geçici olarak yasaklamıştı. Daha önceleri yahudi ve hristiyanlar, aziz saydıkları kimselerin kabirlerini ibâdet yeri edinmişlerdi. Putperestlik de, büyük tanınan kimselerin mezarlarına ve heykellerine saygı ile başlamış, neticede bu saygı putlara ibâdete dönüşmüştü. İslâm dininin gâyesi ise tevhid akîdesini kalplere yerleştirmekti. Bu maksat tahakkuk ettikten sonra ziyareti serbest bırakmış ve:

“Size kabir ziyâretini yasaklamıştım. Artık kabirleri ziyâret edebilirsiniz!” buyurmuştur. (Müslim, Cenâiz, 106)

“…Kabirleri ziyâret etmek isteyen ziyâret etsin. Çünkü kabir ziyâreti bize âhireti hatırlatır.” (Tirmizî, Cenâiz, 60) buyurarak da bu ziyâretlerden asıl maksadın, âhireti hatırlamak ve o güne hazırlanmaya önem vermek olduğunu açıkça ortaya koymuştur.

Salih kimselerin, anne, baba ve yakın akrabanın kabirlerini ziyâret etmek mendup[4] sayılmıştır. Genel olarak kabirleri ziyâret etmek erkekler için müstehab olup, kadınlar için caizdir. Kadınların kabirleri ziyâret etmesi, bağırıp çağırma, saçını başını yolma ve kabirlere aşırı saygı gibi bir fitne korkusu olmadığı zaman mümkün ve caizdir. Çünkü Peygamber Efendimiz, çocuğunun kabri başında ağlamakta olan bir kadına sabır tavsiye etmiş, onu ziyâretten alıkoymamıştır. (Buhârî, Cenâiz, 7; Müslim, Cenâiz, 15) Diğer yandan Hz. Âîşe’nin de kardeşi Abdurrahman bin Ebubekir’in kabrini ziyâret ettiği nakledilmektedir. (Tirmizi, Cenâiz, 61)

Hz. Ali kabirleri ziyâret ettiğinde, âhiret hakkındaki kaygısını, orada yatanlara hitâben şöyle dile getirirmiş:

“Bırakıp gittiğiniz evleri şimdi eller tuttu. Mallarınız paylaşıldı bitti. Hanımlarınızı başkaları nikâh etti. Bunlar bizim tarafta olup bitenler. Âh! Keşke bir de sizin tarafta olup bitenleri öğrenebilseydik! Allâh’a yemin ederim ki, onların konuşmalarına izin verilseydi, «En hayırlı azık Allah korkusudur.» (el-Bakara 2/197) derlerdi.” (İbn-i Abdirabbih, el-Ikdü’l-ferîd, III, 236-237)

Sâlih kimselerin ve din büyüklerinin kabirlerini ziyâret etmekte çok büyük faydalar mevcuttur. Şuurlu bir şekilde hareket etmek, gerekli ibreti almak ve yanlış itikatlara kapılmamak şartıyla kabir ziyaretinde herhangi bir beis yoktur. Mervan birgün, yüzünü Resûlullah’ın kabr-i şerîfinin taşına koymuş bir kişiyi gördü. Onun İslâm’a aykırı bir harekette bulunduğunu düşündü. Yakasından tutarak:

– Ne yaptığını sanıyorsun, dedi. Adam başını çevirince onun Ebû Eyyûb el-Ensârî olduğunu farketti. Ebû Eyyûb (r.a.) Mervan’ın endişelendiğini hissedince, bilinçli bir şekilde yapıldığı takdirde kabir ziyâretinin birçok istifade sağladığını ve bunun sakıncasının olmayacağını belirtmek üzere şöyle dedi:

– Evet, ne yaptığımı biliyorum. Ben Resûlullah’a geldim, taşa gelmedim! Ancak Efendimiz’in şöyle dediğini işitmiştim:

“Dîn işlerini ehil kimseler üstlendiğinde kaygılanma. Ancak bu işe ehil olmayanlar karışmaya başladığında, din için ne kadar endişelensen ve ağlasan yeridir.” (İbn-i Hanbel, V, 422)

Bu kıymetli sahâbînin söylediklerinden anlaşıldığına göre kabirleri şuurlu bir şekilde ve âdâbına uygun olarak ziyâret etmenin hiçbir mahzuru yoktur. Bilakis bunun hem ziyâret edene hem de ziyâret edilene pek çok faydası vardır. Bunları şöylece hülâsa etmek mümkündür:

– Ölüm, öncesine nazaran en büyük, sonrasına nazaran da en küçük bir hâdisedir. Kabir ziyareti, insana ölümü ve ahireti hatırlatır, zühd ve takvâya istikâmetlendirir ve ibret almayı sağlar. Ölümü düşünen bir kimse ibâdetlerini daha büyük bir huşû içinde ifâ eder, dünyaya olan hırsı azalır, haramları terkederek hayra yönelir ve âhiret için hazırlık yapmaya daha çok ehemmiyet verir.

Hz. Ayşe’nin anlattığına göre, bir yahudi kadın vâlidemizin yanına gelmişti. Kabir azabından bahsederek:

“Allah seni kabir azabından korusun!” dedi. Ayşe vâlidemiz de Resûlullah’a kabir azabından sordu. Efendimiz:

“–Evet, kabir azâbı haktır.” buyurdu. Hz. Ayşe der ki:

“Bundan sonra Efendimiz’i namaz kılıp da, namazında kabir azabından Allah’a sığınmadığını hiç görmedim.” (Buhâri; Cenâiz 87; Müslim, Mesâcid 123; Nesâî, Cenâiz 115)

Resûlullah şöyle buyurmuştur:

“Biriniz namazda tahiyyâtı bitirdiği zaman, dört şeyden Allah’a sığınarak şöyle desin:

Allâhım, cehennem azâbından ve kabir azâbından, hayat ve ölüm fitnesinden, kör deccâlin fitnesine uğramaktan sana sığınırım.” (Müslim, Mesâcid, 128. Ayrıca bk. Müslim, Mesâcid, 130-134; Ebû Dâvûd, Salât, 149, 179; Nesâî, Sehv, 64)

Hz. Osman, bir kabrin başında durunca sakalı ıslanıncaya kadar ağlardı. Kendisine:

“–Cenneti ve cehennemi hatırladığın vakit ağlamıyorsun, fakat kabri hatırlayınca ağlıyorsun!” dediler. Bunun üzerine:

“–Çünkü Resûlullah’ın şöyle buyurduğunu işittim:

«Kabir, âhiret menzillerinin ilkidir. Kişi ondan kurtulabilirse, sonrakiler daha kolaydır. Ondan kurtulamazsa sonraki menziller kabirden daha zor ve daha şiddetlidir… Gördüğüm manzaraların hiçbiri kabir kadar korkutucu ve dehşet verici değildi!»” (Tirmizî, Zühd, 5/2308; Ahmed, I, 63-64)

Berâ (r.a.) anlatıyor:

“Biz Resûlullah ile bir cenâze teşyîinde bulunmuştuk. Efendimiz, kabrin kenarına oturup ağladılar, öyle ki gözyaşlarıyla toprak ıslandı. Sonra da:

«–Kardeşlerim! İşte asıl böylesine mühim bir yer için hazırlık yapınız!» buyurdular.” (İbn-i Mâce, Zühd, 19)

Zülkarneyn -aleyhisselâm- ölmeden evvel, geride kalanların dünyaya karşı haris davranmamaları gerektiğini anlatan şu ibretli vasiyette bulunmuştur:

“–Beni yıkayın, kefenleyin. Sonra bir tabuta koyun. Yalnız kollarım dışarıya sarkık kalsın. Hizmetkârlarım arkamdan gelsin. Hazînelerimi de katırlara yükleyin! Halk, benim son derece ihtişâmlı bir saltanat ve dünyâ mülküne rağmen eliboş gittiğimi, hizmetkârlarımın da, hazînelerimin de bu dünyâda kalarak benimle beraber gelmediğini görsün! Bu yalancı ve fânî dünyâya aldanmasın!..”

Söyledikleri aynen yapıldı. Âlimler bu vasiyyeti şöyle tefsîr ettiler:

“Arkamdan gelen ordular ile doğu ve batıya hâkim oldum. Maiyyetimde sayısız asker ve birçok hizmetçiler vardı. Hiçbiri emrimden dışarıya çıkmadı. Dünyâ, baştanbaşa benim idârem altında idi. Sayısız hazînelere sâhib oldum. Fakat dünyâ nîmetleri kalıcı değildir. İşte gördüğünüz gibi mezarıma eliboş gidiyorum!.. İşte Dünyâ malı dünyâda kaldı… Sizler Âhıret’te faydalı olan işleri yapın!..” (Osman Nûri Topbaş, Nebîler Silsilesi, II, 17)

– Sâlih kişilerin kabirlerini, özellikle Allah Resûlü’nün kabrini ziyâret, ruhlara ferahlık verir ve ulvî hislerin duyulmasını sağlar. Efendimiz’in ve Allah’ın veli kullarının kabirlerini ziyâret için yolculuğa çıkmak menduptur. Bir hadis-i şerifte; “Kim, beni öldükten sonra ziyâret ederse, şefaatim ona hak olur.” buyrulmuştur. (Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, V, 245)

– İnsanın, dinî kültürü ve tarihi ile bağlarının güçlenmesine yardımcı olur. Milletlerin hafızasında derin izler bırakan manevî şahsiyetlerin kabirleri, sonraki nesillerle tarihleri arasında köprü vazifesi görmektedir. Buralardaki manevî atmosfer, o bölgelerdeki dînî hayatın canlı kalmasında önemli bir rol üstlenmiştir. Uzun yıllar komünist rejim altında bulunan Semerkant, Buhara gibi yerler bunun en tipik misâlidir.

Ziyâret ölüler için de faydalıdır:

– Kabirler ziyâret edilirken, oradakilerin ruhları için Allah’a dua ve istiğfar edilir, Kur’an okunur ve yapılan iyiliklerin sevabı bağışlanır. Sevgili Peygamberimiz hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:

 “Sizden biri vefat ettiğinde onu fazla bekletmeden kabre götürünüz. Defnettiğiniz zaman da biriniz, başucunda Fâtiha Sûresi’ni, ayakucunda da Bakara sûresinin son kısmını (ÂmenerResûlü) okusun.” (Taberânî, XII, 340; Deylemî, I, 284; Heysemî, III, 44)

“…Yâsin, Kur’ân’ın kalbidir. Bir kimse onu Allah’ın rızâsını ve âhiret yurdunu talep ederek okursa, muhakkak günahları bağışlanır. Ölülerinize de Yâsin sûresini okuyunuz.” (İbn-i Hanbel, V, 26)

Alâ bin el-Leclâc, sâhâbe-i kirâmdan olan babası Leclâc’ın, vefâtı esnâsında kendilerine şu vasiyette bulunduğunu rivâyet etmiştir:

“Beni kabre koyduğunuz zaman:

« بِسْمِ اللهِ وَ عَلَى سُنَّةِ رَسُولِ اللهِ » (Bismillâh ve alâ sünneti Resûlillâh)[5] deyiniz ve üzerime toprak atınız. Başımın ucunda Bakara sûresinin evvelini ve son kısmını okuyunuz. Şüphesiz ben, Abdullâh bin Ömer’in bu uygulamayı güzel gördüğüne şâhid olmuştum.” (Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, IV, 56)

Sahâbe-i kirâmdan Amr bin Âs’ın (r.a.) vefâtı esnâsında vasiyet olarak etrâfındakilere söylediği şu sözler de câlib-i dikkattir:

“Beni kabrime defnettiğiniz zaman, bir deve kesip etini parçalayacak kadar mezarımın başında bekleyin ki, sizin varlığınızla yeni hayatıma alışma imkânı bulayım ve Rabbimin elçilerine vereceğim cevapları hazırlayayım.” (Müslim, Îmân, 192)

Bu hadîsi kitabında zikreden Nevevî, İmâm Şâfiî -rahmetullâhi aleyh-’in şu sözlerini nakletmiştir:

“Mezarın başında Kur’ân’dan âyet ve sûreler okumak müstehabdır. Kur’ân’ın tamamının okunması (hatim edilmesi) ise, daha güzeldir.” (Nevevî, Riyâzu’s-Sâlihîn, s. 293)

Okunan Kur’ân-ı Kerim ölülere mânevî bir ikram olduğu gibi, onlar adına yapılan hayır ve hasenâtın sevabının kendilerine ulaşacağı da sahih hadislerle ve icmâ ile sabittir. (Muvatta’, Itk, 13-14; Müslim, Sıyâm, 155-156; İbn-i Hanbel, II, 509; VI, 252) Buna, şu ayet-i kerime de delâlet etmektedir:

“Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş îmânlı kardeşlerimizi bağışla; kalblerimizde, îmân edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki Sen çok şefkatli ve çok merhametlisin.” (el-Haşr 59/10)

Bu konuda vârid olan hadis-i şeriflerden birisi şöyledir. İbn-i Abbas (r.a.) anlatır:

“Sa’d bin Ubâde’nin annesi vefat etmişti. Peygamber Efendimiz’e gelerek:

– Ey Allah’ın Resûlü! Yanında bulunmadığım bir sırada annem vefat etti. Onun adına sadaka versem kendisine bir faydası dokunur mu, diye sordu.

Allah Resûlü:

“– Evet!” buyurunca, Sa’d (r.a.):

– Ey Allah’ın Resûlü! Siz de şâhid olun ki meyve bahçemi annem adına tasadduk ediyorum, dedi.” (Buhârî, Vesâyâ, 15)

– Kabre ağaç dikmek de sevaptır. Hatta dikilen ağaç ve bitki, ölünün azabının hafifletilmesine sebep olur. (Müslim, Tahâret, 111) Ecdadımız müessese önlerine çınar, kabristanlara ise selvi ağacı dikmiştir. Çınar, sonbaharda yaprağını döktüğü için dünyanın ve müesseselerinin faniliğini, selvi ise yapraklarını dökmediği için âhiretin ebedîliğini simgeler. Aynı zamanda, bu uygulamalarla çevrenin, dünyanın akciğeri mesabesinde olan ağaçlarla süslenmesi sağlanmıştır.

– Cenâze merâsimlerine ve kabirlere çelenk götürmek ise dînimizde olmayan ve mekruh görülen bir davranıştır. Haç şeklinde yapılan, eski yunan ve hristiyan âleminin dînî bir sembolü olan çelenk, ölüye bir fayda sağlamadığı gibi kâfirlere benzemenin de bir göstergesidir. Peygamberimiz ise kâfirlere benzemeyi yasaklamıştır.

Diğer bir husus da çelenk yapımındaki israftır. Bir çelenk için büyük miktarlarda masraf yapıldığı gibi birçok çiçek de telef edilmektedir.

– Son zamanlarda cenâze merasimlerinde alkış yapıldığı görülmektedir. Manevî bir atmosfere yakışmayan bu davranış dinimizce makbul sayılmamıştır. Cenab-ı Hak benzer bir davranış segileyen müşrikleri şöyle itab etmektedir:

“O (müşriklerin), Beytullah yanındaki ibadetleri ıslık çalmaktan ve el çırpmaktan ibarettir.” (el-Enfâl 8/35)

  • Kabir Ziyâretinin Âdâbı

– Ziyâretçi mezarlığa varınca yüzünü mezarlara döndürerek Peygamber Efendimiz’in öğrettiği üzere şöyle selâm verir:

“Selâm size, ey mü’minler diyârının sâkinleri! İnşâallâh yakında biz de aranıza katılacağız. Allah’ın bizi de sizi de bağışlamasını dilerim.” (Müslim, Tahâret, 39; Cenâiz, 104)

– Kabirde yatanlara duâ etmeli ve kendisinin de onlar gibi olacağını düşünmelidir. Ziyâret ettiği kimsenin kabrine, sanki hayattaymış da onunla konuşuyormuş gibi yüzünü dönerek yaklaşmalı ve rahatsız değilse ayakta durmalıdır. Sağlığında kendine çok yakın ise yakınına varmalı, fazla yakın değilse uzakça durarak dua etmelidir.

– Kabir ziyâreti sırasında namaz kılarak oraların mescid hâline getirilmesi dînen tasvip edilmeyen bir davranıştır. Ayrıca kabre karşı namaz kılmak da mekruhtur.

– Kabirlere mum dikmek ve yakmak câiz değildir. (Muvatta, Cenâiz, 12-13)

– Kabrin üzerine oturmak ve mezarları çiğnemek mekruhtur. (Müslim, Cenâiz, 98)

– Kabristanda ziyâretle bağdaşmayan edep dışı ve malayani söz söylemekten, kibirlenip çalım satarak yürümekten sakınmak ve mütevâzî bir tavır takınmak gerekir. (Nesâî, Cenaiz, 100)

– Kabirlere, küçük ve büyük abdest bozmaktan sakınmalıdır.

– Kabristanın ağaçlarını ve yaş otlarını kesmek mekruhtur.

– Kabir yanında kurban kesmek Allah için olsa bile mekruhtur. Hele ölünün rızâsını kazanmak ve yardımını elde etmek için kesilmesi kesinlikle haramdır. Bunun şirk olduğunu söyleyenler de vardır. Çünkü kurban kesmek ibâdettir. İbadet ise yalnız Allah’a mahsustur.

– Kabirler Ka’be tavaf edilir gibi dolaşılıp tavaf edilmez.

– Ölülerden yardım istemek ve bunun için mezar taşlarına bez, mendil ve paçavra bağlamak kişiye bir fayda sağlamaz. Kabirdeki kişinin başkasına bizzat fayda vermeye veya bir zararı gidermeye gücü yetmez. Ancak Allah’tan bir şey isterken sâlih zâtları vesile kılmak ve bunun için onların kabirlerini ziyâret etmek câizdir. Meselâ “Peygamber Efendimiz hakkı için, onun hürmetine, ya Rabbî onunla Sana dua ediyorum, şu isteğimi yerine getir!” demek duaların kabulüne vesile olur. (Tirmizî, Deavât, 118; İbn-i Hanbel, IV, 138)

Bunun pek câlib-i dikkat bir misâli şudur:

Resûlullah’ın vefâtından sonra Medîne’de şiddetli bir kıtlık olmuştu. Ahâli durumu Hz. Ayşe’ye şikâyet ettiler. Vâlidemiz onlara şu tavsiyede bulundu:

– Efendimiz’in kabri şerîfine gidin, tavanından bir pencere açın. Efendimiz ile semâ arasında bir perde kalmasın!

Böyle yaptıklarında bolca yağmur yağdı, otlar yeşerip büyüdü, develer iyice semizleşti. Hatta bu seneye “Âmu’l-fetk, bolluk senesi” ismi verildi. (Dârimî, Mukaddime, 15)

– Kabir ziyâretini özellikle cuma olmak üzere perşembe ve cumartesi günleri yapmak daha faziletlidir. Ancak diğer günlerde de ziyâret mümkün ve caizdir.

– Kabirleri gece ziyaret etmek de caizdir. Resûlullah gece Cennetü’l-Bakîa’ya gidip dua etmiştir. (Müslim, Tahâret, 39; Cenâiz, 104)

4- DOST VE AKRABA ZİYARETİ

“Rızkının çoğalmasını, ömrünün uzamasını isteyen kimse, akrabasını kollayıp gözetsin.” Buhârî, Edeb, 12

İslâm’ın, üzerinde çokça durduğu hususlardan biri de “sıla-i rahim”dir. Sıla-i rahim, akrabalar arasındaki münâsebetleri kuvvetlendirmek ve devam ettirmektir. Yakında iseler onları sık sık ziyâret etmeli, yardımda bulunmalı ve meseleleri ile ilgilenmelidir. Sürurlu günlerinde tebrik etmeli, üzüntülü vakitlerinde ise teselli ve tâziyede bulunmalı, hâl hatır sormalıdır. Uzakta iseler zaman zaman ziyâretlerine gitmeli, en azından mektup ve telefon gibi vâsıtalarla irtibâtı devâm ettirmelidir. Allah şöyle buyurur:

“Kendisi adına birbirinizden (haklarınızı) talep ettiğiniz Allah’tan korkun ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının!” (en-Nisâ 4/1)

Âyet-i kerimede Yüce Rabbimiz akrabalık bağlarını koparmaktan sakınmayı, kendisinden sakınmakla aynı anda zikretmek sûretiyle sıla-i rahimin ehemmiyetine dikkat çekmiştir.

Âyet-i kerimeye iki farklı mânâ vermek mümkündür. Birisi; “Birbirinizden bir şey rica ederken “Allah aşkına”, “Allah için senden şunu rica ederim” diye adına yemin verdiğimiz Allah’a isyan etmekten ve o akrabaların haklarını ve itibarlarını gözetmemekten korkunuz.” şeklindedir. Diğeri de, “O Allah’a isyan etmekten korkunuz ve öyle rahmânî bir ahlâk ile hareket ediniz ki siz o Allah’a ve akrabalara and vererek birbirinizden karşılıklı istekte bulunursunuz.” demektir.

Sıla-i rahim öncelikle akrabaları ilgilendirse de komşulara, arkadaşlara, meslektaşlara, din kardeşlerine ve her çeşit tanıdıklara karşı da dînî bir vazifedir. Yüce Rabbimiz Kitâb-ı Kerîmi’nde şöyle buyurmaktadır:

“Allâh’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anaya, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve mâliki bulunduğunuz kimselere iyi davranın.” (en-Nisâ 4/36)

Akrabalarla ilgiyi koparmak ve onlara kötü davranmak büyük bir günahtır. Akrabaya iyiliğin ölçüsü, onların yakınlık derecesine ve ihtiyaç durumlarına göre farklılık arzeder. Allah Resûlü emânet ve akrabalık bağının sırattan geçmede bir ölçü olacağını, bu ikisinin gönderilerek sıratın sağ ve solunda duracaklarını ve dünyâda iken haklarını îfâ etmeyen kimseleri büyük kancalarla cehenneme yuvarlayacaklarını bildirmiştir. (Müslim, Îmân, 329) Bu açıdan sıla-i rahim imtihânından geçemeyen kimsenin sırâtı geçmesi pek mümkün görünmemektedir.

Peygamber Efendimiz, Allah Teâlâ’nın akrabalarla iyi münâsebetler içinde bulunmaya ne kadar ehemmiyet verdiğini, şu hadis-i şerifleri ile beyân etmişlerdir:

“Allah Teâlâ mahlukâtı yaratmayı tamamlayınca, akrabalık bağı (rahim) ayağa kalkarak:

– (Huzurunda) bu duruş, akrabalık bağını koparan kimseden Sana sığınanın duruşudur, der. Allah Teâlâ:

– Pekâlâ, seni koruyup gözeteni gözetmeme, seninle ilgisini kesenden rahmetimi kesmeme râzı olur musun? diye sorar. Akrabalık bağı:

– Evet, râzıyım, der. Bunun üzerine Allah Teâlâ:

– Sana bu hak verilmiştir, buyurur.” Bunları anlattıktan sonra Efendimiz:

“– İsterseniz (bunu doğrulayan) şu âyeti okuyunuz.” buyurdu ve:

«(Ey münâfıklar!) Demek idâreyi ve hâkimiyeti ele alırsanız yeryüzünde hemen fesat çıkaracak, akrabalık münâsebetlerinizi bile koparıp parçalayacaksınız, öyle mi?! İşte Allah’ın kendilerini rahmetinden uzaklaştırdığı, kulaklarını sağır ve gözlerini kör ettiği kimseler bunlardır.» (Muhammed 47/22-23) âyetini okudu. (Buhârî, Tefsîr, 47; Müslim, Birr, 16)

Cenâb-ı Hakk’ın bu kadar önem verdiği sıla-i rahim husûsunda, gereken titizliği göstermek lâzımdır. Karşı taraf ne kadar kötü davranırsa davransın, biz âhireti düşünerek yine onlara gitmeli ve dertleri ile dertlenmeliyiz. Bir adam:

– Yâ Resûlallâh! Benim akrabâlarım var. Kendilerini ziyâret ediyorum fakat onlar bana gelip gitmiyorlar. İyilik ediyorum, onlar bana kötülük ediyorlar. Ben onlara anlayışlı davranıyorum, onlarsa bana kaba davranıyorlar, dedi. Bunun üzerine Efendimiz:

“– Eğer dediğin gibi isen, onlara sıcak kül yutturmuş oluyorsun. Sen böyle davrandıkça, Allah’ın yardımı seninledir.” buyurmuştur. (Müslim, Birr, 22)

Diğer bir hadîs-i şerifte de; “Akrabasının yaptığı iyiliğe aynıyla karşılık veren, onları koruyup gözetmiş sayılmaz. Akrabayı koruyup gözeten kimse, kendisiyle alâkayı kestikleri zaman bile onlara iyilik etmeye devam edendir.” buyurmuştur. (Buhârî, Edeb, 15)

Ziyâret ederek akrabaları sevindirmek, zâhiren onlara faydalı imiş gibi görünse de gerçekte sıla-i rahimde bulunanlar daha kazançlı çıkmaktadır. Zîrâ akraba ziyâretlerinin âhiretteki büyük faydaları ile birlikte dünya hayatında da pek çok hayırlı netîceleri vardır. Allah Resûlü bunlardan bir kısmını şöyle ifâde eder:

“Rızkının çoğalmasını, ömrünün uzamasını isteyen kimse, akrabasını kollayıp gözetsin.” (Buhârî, Edeb, 12; Müslim, Birr, 20-21)

Yakınların ziyâreti ve korunup kollanması yanında Müslüman kardeşlerin ve gönül dostlarının aranıp sorulması da çok mühimdir. Efendimiz ashâbını arayıp sorar, ziyâretlerinde bulunurdu. Âlemlerin Efendisi, Allah’ın sırf kendi rızâsı için bir dostunu ziyâret eden kimseleri sevdiğini ve onlardan râzı olduğunu şu misalle ne güzel anlatmıştır:

“Bir adam, başka bir köyde bulunan ve kendisini Allah için sevdiği bir din kardeşini ziyâret etmek için yola çıktı. Allah -azze ve celle- geçeceği yere onu gözetlemek üzere bir melek gönderdi. Yanına geldiğinde melek ona sordu:

– Nereye gidiyorsun?

– Falan kardeşime gidiyorum.

– Herhangi bir yakınlığın olduğu için mi gidiyorsun?

– Hayır.

– Peki ondan elde etmeyi düşündüğün bir menfaat için mi gidiyorsun?

– Hayır.

– Öyleyse onun yanına niçin gidiyorsun?

– Ben onu Allah için seviyorum.

– Ben de Allah’ın sana gönderdiği bir elçisiyim. Sırf O’nun rızâsı için din kardeşini sevdiğinden dolayı Allah da seni seviyor.” (İbn-i Hanbel, II, 292)

Ayrıca Peygamberimiz, başka bir gölgenin bulunmadığı kıyâmet gününde, Allah Teâlâ’nın arşının gölgesinde barındıracağı yedi sınıftan birisinin de, birbirlerini Allah için seven ve Allah için buluşup ayrılan iki insan olduğunu bildirmektedir. (Buhâri, Ezân, 36; Zekât, 16)

Ashâb-ı kiram dost ve akraba ziyâretine ihtimam göstermiş, bu konuda arkalarında ibretli misaller bırakmışlardır. Abdullah bin Mesut (r.a.), Kûfe’den Medine’ye kendisini ziyâret etmek için gelen arkadaşlarına:

– Oturup dertleşiyor ve ilim müzâkere ediyor musunuz, diye sormuş, onlar:

– Bunu hiç terk etmiyoruz, cevabını vermişlerdi. Bu sefer İbn-i Mesut:

– Birbirinizi ziyâret ediyor musunuz? diye sordu. Arkadaşları:

– Evet, ey Ebû Abdurrahman, hatta bazılarımız Müslüman kardeşini bir müddet görmezse, Kûfe’nin tâ öte başına yürüyerek gidip onun hâlini hatırını soruyor, dediler. Bu güzel cevap üzerine sevinen o mübârek sahâbî:

– Siz böyle devam ettiğiniz müddetçe huzur içinde ve hayır üzere yaşarsınız, buyurdu. (Dârimî, Mukaddime, 51)

Efendimiz’in çok sevdiği sahâbîsi Selman (r.a.) de bu husûsun ehemmiyetini bildiği için, Medâin’den Şam’a kadar yürüyerek gitmiş ve kardeşi Ebû’d-Derdâ’yı ziyâret etmiştir. (Buhârî, Edebü’l-müfred, s. 127, no: 346)

  • Ziyaretlerde Dikkat Edilmesi Gerekenler

Bu ziyâretlerde de uyulması gereken kâideler vardır. Bunlardan bâzısı şöyledir:

– Ziyâret için uygun bir zaman seçmeli; uyku, yemek ve iş saatlerinde gitmemelidir.

– Mümkünse önceden ziyârete gelineceği haber verilerek bildirilen saatte mutlaka gidilmelidir.

– Temiz ve derli toplu bir kıyafet giyilerek başkalarını rahatsız edecek koku ve görüntülerden sakınılmalıdır.

– Ziyâret fazla uzatılmamalıdır. Ziyâret edilen yaşlılar sabırla dinlenmeli, onları üzecek söz ve davranışlardan sakınılmalıdır. Onlara sevinecekleri haberler verilmeli, güler yüz ve tatlı dille gönülleri alınmalıdır.

[1] Sidr: Arabistanda yetişen, gölgesi koyu, latîf ve hafif olan bir çeşit kiraz ağacıdır. Halkımızın Trabzon Hurması dediği ağaç da bu cinstendir. Sidr ağacının yaprakları ile cenâze yıkanır. (Âsım Efendi, Kâmus, II, 385)

[2] Sünnet olan kefen; erkek için izâr, gömlek ve sargı olmak üzere üç parçadır. Kadın için ise izâr, başörtüsü, sargı, göğüsleriyle karnını bağlamak için kullanılan bir bez ve gömlek olmak üzere beş parçadır.

[3] Kırat: Bir ağırlık ölçüsüdür.

[4] Mendûb: Sevilen, yapılması uygun olan, işlenmesi teşvik edilen iş. Dinen yapılması iyi sayılmakla birlikte yapılmamasında sakınca olmayan ve Resulullah’ın bazen yapıp, bazen terkettiği işler.

[5] Allah’ın adıy­la ve Resûlullâh’ın sün­ne­ti üze­re (se­ni Hakk’a emâ­net edi­yo­ruz).

Kaynak: Üsve-i Hasene, Erkam Yayınları

HZ. MUHAMMED (S.A.V.) KİMDİR? HZ. MUHAMMED’İN (S.A.V) HAYATI

PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN KABİR ZİYARETİ NASILDI? – VİDEO

CENAZE TEŞYÎİ VE TAZİYE

Paylaş.

Yorumlar