UHUD SAVAŞI’NDA ŞEHİT OLAN SAHÂBÎLER

1

Uhud Savaşı’nda kimler şehit düştü? Uhud Savaşı’nda kaç Müslüman şehit oldu? İşte Uhud şehitleri…

Müşrikler Uhud’u tamâmen terk ettikten sonra Allâh Resûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, harp sâhasına inerek şehîtleri defnettiler. Tam yetmiş şehît verilmişti. Bunların arasında Hazret-i Hamza -radıyallâhu anh- gibi cengâverler ve Mus’ab bin Umeyr -radıyallâhu anh- gibi yiğitler de vardı.

MELEĞİN SURETİNE GİRDİĞİ ŞEHİT

Müslümanların sancaktarlığını yapan Mus’ab bin Umeyr -radıyallâhu anh-, Resûlullâh’ı -sallâllâhu aleyhi ve sellem- müdâfaa ederken şehît olmuştu. Bunun üzerine bir melek Mus’ab’ın sûretine girerek sancağı almış, Peygamber Efendimiz de henüz onun şehâdetinden haberdâr olmadığı için sancaktâra hitâben:

“–İleri git yâ Mus’ab!” buyurmuştu.

Bunun üzerine melek, dönüp Allâh Resûlü’ne bakmış, böylece onun bir melek olduğunu fark eden Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, Mus’ab’ın şehît olduğunu anlamıştı. Daha sonra Mus’ab’ın mübârek nâşı bulunmuş, ancak onu saracak bir kefen bulunamamıştı. (İbn-i Sa’d, III, 121-122)

Mübârek şehîdin üzerindeki elbiseyle baş tarafı örtülse ayakları, ayakları örtülse başı açık kalıyordu. Ashâb, ne yapacaklarını sormak üzere Allâh Resûlü’ne mürâcaat etti. Resûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, şehîdin baş kısmının elbise ile kapatılmasını, ayaklarının da güzel kokulu otlarla örtülmesini emir buyurdu.

Hâlbuki Mus’ab -radıyallâhu anh-, Mekke’nin en asil ve varlıklı âileler inden birinin çocuğu idi. Bütün Mekke gençleri ona yaşantısına özeniyorlardı. Hattâ genç kızlar onun geçtiği yollar üzerine gül serperlerdi. O ise müşrik âilesinin bütün zorlamalarına rağmen, onların dünyevî imkân ve nîmetlerini hattâ mîrâsını bir tarafa iterek Allâh Resûlü’nün yanında olmayı tercih etti. Resûlullâh’a -sallâllâhu aleyhi ve sellem- o kadar büyük bir muhabbetle hayran oldu ve bağlandı ki, şehît olurken bu fedâkârlığı karşısında bir melek onun sûretine girdi. Bu sûretle, Mus’ab’ın katlandığı fedâkârlıklara ne güzel bir ilâhî lutufla mukâbele edilmiş oldu.

Bu hazîn manzara gönüllerde o kadar derin izler bırakmıştı ki, yıllar sonra Müslümanların güçlenip izzet kazandığı bir dönemde, ağniyâ-i şâkirînden olan Abdurrahmân bin Avf’ın -radıyallâhu anh- önüne, oruçlu olduğu bir gün oğlu tarafından birkaç çeşit yemek konulmuştu. O ise bundan müteessir olmuş ve:

“–Mus’ab, Uhud Savaşı’nda şehît edildi. O, benden daha fazîletli idi. Ama kefen olarak bir hırkadan başka bir şeyi yoktu. Onunla da başı örtülse ayakları, ayakları örtülse başı açık kalıyordu. Sonra dünyâlık olarak bize her şey lutfedildi. Doğrusu hayırlarımızın karşılığının dünyâda verilmiş olmasından korkuyorum.” demişti. Daha sonra Abdurrahmân -radıyallâhu anh- ağlamaya başladı ve yemeği bırakıp sofradan kalktı. (Buhârî, Cenâiz, 27)

UHUD ŞEHİTLERİ

Uhud şehîtleri içinde Hazret-i Peygamber’in -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve bütün mü’minlerin gönlünü en çok hüzne gark eden ise, İslâm ordusunun eşsiz kahramânı, Allâh’ın Arslanı Hazret-i Hamza -radıyallâhu anh- oldu.

Hazret-i Safiyye, kardeşi Hamza’yı -radıyallâhu anh-görmek üzere şehîtlerin bulunduğu tarafa yöneldi. Oğlu Zübeyr kendisini karşılayarak:

“–Resûlullâh geri dönmeni emrediyor.” dedi. O da:

“–Niçin? Kardeşimi görmeyeyim mi? Ben onun kesilip doğrandığını zâten haber aldım. O, Allâh için bu musîbete uğradı. Zâten bizi de bundan başkası tesellî edemezdi. İnşâallâh sabredip ecrini Allâh’tan bekleyeceğim.” dedi.

Zübeyr, gidip annesinin söylediklerini Resûl-i Ekrem Efendimiz’e bildirdi. Âlemlere Rahmet Efendimiz:

“–Öyleyse bırak görsün!” buyurdu. Safiyye de kardeşi Hazret-i Hamza’nın mübârek nâşının yanına gelerek duâ etti. (İbn-i Hişâm, III, 48; İbn-i Hacer, el-İsâbe, IV, 349)

HZ. HAMZA’NIN (R.A.) KEFENİ

Uhud’da yaşanan kâbına varılmaz bir din kardeşliği manzarasını Zübeyr bin Avvâm -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

“Annem Safiyye yanında getirdiği iki hırkayı çıkarıp:

«–Bunları kardeşim Hamza’ya kefen yapasınız diye getirdim.» dedi. Onları alıp Hamza’nın yanına gittik. Yanında Ensâr’dan bir kefensiz şehîd daha vardı. İki hırkayı da Hamza’ya sarıp Ensârî’yi kefensiz bırakmaktan utandık:

«–Hırkanın birisi Hamza’ya, öbürü de Ensârî’ye kefen olsun!» dedik. Hırkalardan biri büyük diğeri küçük olduğu için aralarında kur’a çektik.” (Ahmed, I, 165)

Bu duygulu manzaranın da ifâde ettiği gibi, mü’min gönüllerde artık akrabâlık asabiyeti, yerini îman kardeşliğine terk ediyordu. Kıyâmete kadar gelecek bütün mü’minlere, din kardeşliğini yaşamanın heyecânı sergileniyordu.

Şehîtlerin namazlarının kılınması için Hazret-i Hamza -radıyallâhu anh- başta olmak üzere on şehît getiriliyor, namazdan sonra dokuzu defnediliyordu. Hazret-i Hamza’nın yanına dokuz şehît daha getiriliyor, tekrar cenâze namazı kılınıyordu. Böylece Resûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, amcası, ciğerpâresi ve şehîtlerin efendisi olan bu mübârek şehîdin cenâze namazını defâlarca kılmıştır.

UHUD’DA ŞEHİT DÜŞENLER

Câbir -radıyallâhu anh-’tan rivâyet edildiğine göre, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Uhud Gazvesi’nde şehîd düşenleri her mezara iki kişi konacak şekilde bir araya getirtmiş:

“–Bunların hangisi daha çok Kur’ân bilirdi (Kur’ân’ı yaşardı)?” diye sormuş ve şehîdlerden hangisi gösterilirse, onu kıble tarafına koymuştur. (Buhârî, Cenâiz, 73, 75)

Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-, Uhud’da olup bitenler hakkında bir haber alabilmek için kadınlar arasında yola çıkmıştı. Harre mevkiinde, sâliha kadın Hind bint-i Amr’a -radıyallâhu anhâ- rastladı. Hind, kocası Amr bin Cemuh, oğlu Hallâd ve kardeşi Abdullâh’ın cesetlerini bir deveye yüklemiş getiriyordu. Hazret-i Âişe ona:

“–Geride ne haber var?” diye sordu. Hind:

“–Hayırdır. Resûlullâh iyidir. O sağ olduktan sonra her musîbet hafif kalır.” dedi.

Hazret-i Âişe devenin üzerindeki cesetleri göstererek:

“–Bunlar kim?” diye sordu. Sâliha hanım Hind:

“–Kardeşim Abdullâh, oğlum Hallâd ve kocam Amr’dır.” dedi.

Hazret-i Âişe :

“–Onları nereye götürüyorsun?” diye sordu. Hind:

“–Medîne’ye götürüyorum. Oraya defnedeceğim.” dedi. Yürümesi için biraz zorlayınca deve çöktü. Hazret-i Âişe:

“–Deve, yükünün ağırlığından dolayı mı çöküyor?” diye sordu.

Hind:

“–Neden çöktüğünü bilmiyorum. Hâlbuki sâir vakitlerde iki devenin yükünü taşırdı. Fakat şimdi onda farklı bir hâl olduğunu görüyorum.” dedi.

Zorlayınca deve kalktı, ancak Medîne’ye yöneltilince yine çöktü. Yönü Uhud’a çevrildiğinde ise koşmaya başladı. Hind, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in yanına varıp durumu anlattı. Nebiyy-i zî-şân Efendimiz ona:

“–Deve vazîfelidir. Amr’ın herhangi bir vasiyeti var mıydı?” diye sordu.

Hind:

“–Amr, Uhud’a gideceği zaman kıbleye dönmüş ve: «Allâh’ım! Bana şehîtlik nasîb et! Beni me’yûs ve mahrûm bir hâlde ev halkıma döndürme!» diye duâ etmişti.” dedi.

Bunun üzerine Resûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şunları söyledi:

İşte bunun içindir ki deve yürümüyor.

Ey Ensâr topluluğu! Sizden her kim Allâh’a yemin etmişse ona sâdık kalsın.

Ey Hind! Kocan Amr, sâdıklardandır. O şehît edildiği andan itibâren melekler kanatlarıyla üzerine gölgelik yaptılar ve nereye defnedilecek diye bakıp durdular. Ey Hind! Kocan Amr, oğlun Hallâd ve kardeşin Abdullâh cennette bir araya gelecek ve arkadaş olacaklardır.”

Bu müjde üzerine Hind, sâdıklardan olan kocası ile ebedî hayatta da berâber olmayı arzulayarak:

“–Yâ Resûlallâh! Ne olur Allâh’a duâ et, beni de onlarla bir araya getirsin.” diye yalvardı. (Vâkıdî, I, 264-265; İbn-i Hacer, Fethu’l-Bârî, III, 216; İbn-i Abdilber, III, 1168)

“O’NA BİR ŞEY OLDU MU?”

Diğer bir ibretli manzara da şöyledir:

Uhud günü Medîne acı bir haberle çalkalandı. “Muhammed öldürüldü!” denilince şehirde çığlıklar koptu, feryâdlar Arş’a yükseldi. Hattâ Ensâr’dan Sümeyrâ Hâtun’a, iki oğlu, babası, kocası ve kardeşinin şehît olduğu haber verildiği hâlde, o hiç aldırmadan hemen Allâh Resûlü’nün durumunu sordu:

“–O’na bir şey oldu mu?” dedi.

Sahâbe-i kirâm cevâben:

“–İyidir, Allâh’a hamd olsun, O, senin arzu ettiğin gibi hayattadır!” dediler.

Sümeyrâ Hatun:

“–O’nu bana gösteriniz ki kalbim mutmain olsun.” dedi. Gösterdiklerinde hemen gidip elbisesinin ucundan tuttu ve:

“–Anam babam Sana fedâ olsun Yâ Resûlallâh! Sen sağ olduktan sonra artık hiçbir şeye endişelenmem!” dedi. (Vâkıdî, I, 292; Heysemî, VI, 115)

Beşir bin Akrabe -radıyallâhu anh- der ki:

“Babam Akrabe, Uhud günü şehît olunca ağlayarak Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gittim. Bana:

«−Ey sevgilicik! Sen ne diye ağlıyorsun? Sus ağlama! Senin baban ben olsam, annen de Âişe olsa, râzı olmaz mısın?» buyurdu.

Ben de:

«−Anam-babam Sana fedâ olsun yâ Resûlallâh, tabiî ki râzı olurum!» dedim. Bunun üzerine Efendimiz, eliyle başımı okşadı. (Şu anda) saçlarım ağardığı hâlde, Resûlullâh’ın mübârek elinin değdiği yerler hâlâ siyah kalmıştır.” (Buhârî, et-Târîhu’l-Kebîr, II, 78; Ali el-Muttakî, XIII, 298/36862)

İlâhî vuslat heyecânının sergilendiği diğer bir manzarayı da Câbir -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

“Uhud Harbi’nden önceki gece babam beni yanına çağırdı ve:

«–Nebî’nin -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sahâbîlerinden ilk şehît edilecek kişinin ben olacağımı sanıyorum. Resûlullâh -aleyhissalâtü vesselâm- hâriç, benim için geride bırakacağım en kıymetli kişi sensin. Borçlarım var, onları öde. Kardeşlerine dâimâ iyi muâmelede bulun!» dedi.

Sabahleyin babam ilk şehît düşen kişi oldu. Bir başka şehît ile birlikte onu bir kabre defnettim. Sonra onu müstakil bir yere defnetmek istedim. Altı ay sonra onu kabirden çıkardım. Bir de ne göreyim: Kulağı(nın bir kısmı) hâriç, bütün vücûdu kendisini kabre koyduğum günkü gibiydi! Onu yalnız başına bir mezara defnettim.” (Buhârî, Cenâiz, 78)

Uhud şehîtleri zikredildiğinde Varlık Nûru Efendimiz, o mübârek şehîtlerin fazîletini beyan sadedinde:

“Vallâhi ashâbımla birlikte ben de şehîd olup Uhud Dağı’nın dibinde gecelemeyi ne kadar isterdim!” buyurmuştur. (Ahmed, III, 375)

“DİLE BENDEN NE DİLERSEN!”

Ashâb-ı kirâm, Allâh Resûlü’nü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- her şeyden, hattâ canlarından bile çok severlerdi. Evde otururken akıllarına Âlemlerin Efendisi geldiğinde ev kendilerine dar gelir, hemen kalkıp yanına gider, O’nun mübârek ve aydan nurlu yüzüne bakarak ferahlar, sohbetiyle huzur bulurlardı. O’nu görmedikleri zaman âdeta can kuşu ten kafesine sığmaz olurdu. Cennette O’nunla beraber olamama korkusu, onların benzini sarartır, ne yaptığını bilmez hâle getirirdi. Nitekim kendisine hizmet eden Rebîa -radıyallâhu anh-, bir gün Allâh Resûlü’nün -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; “Dile benden ne dilersen!” buyurması üzerine, cennette O’nunla berâber olmaktan başka hiçbir şey istememişti. Ashâb, vefât edecekleri esnâda Allâh’a ve Resûlü’ne kavuşacakları için büyük bir sürûr içinde olurlardı. Bu sebepledir ki onlar -İslâm nîmetinden sonra-, “Kişi sevdiği ile berâberdir.” nebevî müjdesine sevindikleri kadar hiçbir şeye sevinmemişlerdi.

BU SUREYİ OKUYAN UHUD’DA BULUNMUŞ GİBİ OLUR

Âl-i İmrân Sûresi’nin altmış âyeti, Uhud Savaşı ile alâkalıdır. Misver bin Mahreme, Uhud hakkında sorduğunda Abdurrahmân bin Avf:

“Âl-i İmrân Sûresi’nin 120. âyetinden sonrasını oku; bizimle Uhud’da bulunmuş gibi olursun!” demiştir. (İbn-i Hişâm, III, 58; Vâkıdî, I, 319)

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hz. Muhammed Mustafa 2, Erkam Yayınları

HZ. MUHAMMED (S.A.V.) KİMDİR? HZ. MUHAMMED’İN (S.A.V) HAYATI

HZ. MUHAMMED MUSTAFÂ (S.A.V.)

PAYLAŞ.

1 Yorum

Bir yorum bırak

Önceki yazıyı okuyun:
İSLAM’DA KADININ MİRASTAKİ PAYI

İslâm’ın ıslah edip düzelttiği müesseselerden birisi de “miras” hukukudur. Çin, Japon ve Roma hukukları ile câhiliye dönemi Arapları, kadını mirastan...

Kapat