“TOZUN AŞKI” NE ANLAMA GELİYOR?

0

Rabia Brodbeck, Altınoluk Dergisi’nin Nisan sayısında “Tozun Aşkı”nı anlatıyor.

Bu kâinâtın en yüce velîlerinden bir tanesinin Allah’ın sevgilisinin ayağının tozu olması… Yaratılış sebebi ve kâinatın iftiharının da bütün insanların en mütevazısı, en mahviyetlisi olması bizim için ne anlam geliyor?

Bir ağaç yeşerdiğinde dalları yukarı doğru boy verir. Meyve verdiğinde ise, ağırlaşan dallar toprağa doğru sarkar. Bu dünyadaki hiç kimse Efendimiz (s.a.v.) kadar çok meyve vermemiştir. Bu yüzden onun tevazuu en derinlere kadar inmiştir. Bizler O’nun asil karakterinin, üstün vasıflarının mirasçısı olduğumuzda, omuzlarımıza yüklenen ilahi mesuliyetlerin ağırlığını da fark ederiz. Bu sebeple Hz. Mevlânâ bir rubaisinde “Ben O’nun yolunun toprağıyım, O’nun ayağının tozuyum…” demiştir.

O’NUN AYAĞININ TOZU OLMAK

İslam’dan aldığımız ilmin tevazu ilmi olduğunu ve Allah yolunda hizmetkâr olmanın bir müminin erişebileceği en yüksek mertebe olduğunu öğrenmekteyiz. Yaratılışın maksadını ancak tevazu ve ondan öte mahviyetle idrak edebiliriz. Mahviyet ilmini hayatımıza uyarlayarak hakikati farkedebiliriz. Ahlâkî merhamet hazinesini ancak anneler okuluna katılarak kazanabiliriz. Ancak saf hayâ hazinesini – ki o, Efendimiz’in asil karakteridir – hayatımıza adapte ederek gerçek müminler olabiliriz. Bizi Yaradan’a yakınlaştıran şey ilim değil, Rahim olan Allah’a sığınmak. İlim değil açlık kapısının eşiğine gelmek. İlim değil, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) hükümlerinin karşısında aklını feda etmek ve O’nun ayağının tozu olmak. İlim değil, gaflete, manevi körlüğe ve cehalete karşı manevi uyanışı gerçekleştirmek. İlim değil, farkındalık ve saadet meyvesini toplamak. İlim değil; daha ziyade gündelik hayatımızda Kur’an ayetlerini yaşamak. İlim değil, mahviyet ilmine vakıf olma çabasını göstermek. İslam dininde mü’minler daha fazla seziş, irfan ve ilim kazanamazlar. Bundan ziyade hayranlık, haşyet, hayret, merhamet ve aşk ziyadeleşiyor.

Allah’a yakınlık hayâ, alçak gönüllülük ve tevazu gerektirir. İnsanın kalbi ne kadar çok iman-ı billâh ve marifetullahla canlı tutulursa, o kadar çok hayâ, muhabbet ve tevazu ortaya çıkacaktır. Tevazu, iman-ı billâh ve marifetullahtan gelen bir şuur-u ilahidir. İnsan kalbi bu asil özellikten nasibdar olduğu derecede Cenab-ı Hakkın kurbiyetine mazhar olur. Mütevazı bir kalp Halikının Huzurundaki hakiki durumunu bilir. Allah’ın sonsuz Azamet, Celal, İzzet ve Kudreti karşısındaki değerini tümüyle bilir. Mütevazı bir kalb mükemmel bir alış kabiliyetine sahiptir. İnsan Azamet-i İlahî karşısında kendinden geçer, hakiki tevazu ile başını eğerek, şükür ve hayranlık içinde secde ederek daima mahcubiyet içerisinde yaşar. İnsanın tevazu derecesinin onun hakiki insanlık derecesini belirlediğini söyleyebiliriz. Hayâ, alçak gönüllülük, tevazu arı bir ahlâkın sonuncudur.

Ancak kalp aynasını cilaladıktan sonra tevazu ve haya ortaya çıkar. Sadece hakikat yolunda çaba gösterip emek verdikten sonra haya ve alçak gönüllülük tezahür eder. Ancak her koşulda Rabbimizden razı olduğumuzda tevazu tezahür eder. Ancak hastalık, fakirlik, zulüm, kayıp, sefalet ve zillet gördükten sonra tevazu tezahür eder. Mümin, her şeye Kâdir Rabbinin Huzuru’nda acziyetini ve hiçliğini idrak etmiyorsa; derin pişmanlık, üzüntü ve utanç içinde değilse; şiddetli bir arzu, yakıcı bir özlem, yoğun bir iştiyak, sonsuz yakarma ihtiyacı hissetmiyorsa; Cemâl-ı İlâhî karşısında hayret, şaşkınlık ve merak duymuyorsa hakiki kulluğa sahip olmayacaktır. Hazreti Rumi der ki: “Benlik korkunç bir sarhoşluk getirir; kafadan aklı ve kalpten tevazuu çıkarır.” Kişi çaresizliğini, güçsüzlüğünü hissetmeden nasıl kalp gözü açılabilir? Varlık âleminde utanç, haya ve edeb duymadan nasıl gerçek insanlığı keşfedebilir?

KULLUĞUN KEMÂLİ

Resul-u Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: Eğer hayâ duygunuz yoksa ne istiyorsanız onu yapın.” “Allah’ın huzurunda tevazuun gerektirdiği gibi mütevazı olun. Bu tevazu derecesi ihsan edilmiş birisi, aklını ve kalbini, midesi ve içindekilerle beraber kontrol etsin. Daima ölüm ve fenanın takipte olduğunu hatırlasın. Ahiret hayatını isteyen, dünyanın ziynetinden vazgeçecek. Bunu yapabilen kişi tevazuun gerektirdiği gibi Allah’ın huzurunda alçak gönüllü olacaktır. “Ebu Bekir’e (r.a) kemalat gösterildiğinde, kendinden geçmişti. Ona bahşedilen bu özel anla yücelip ferahlamamış, aksine azameti karşısında ezilmişti. Ve haykırmıştı: “Sahildeki kumlar kadar çok günahım var!” Hz. Ali (k.v.) ilmin kapısı olan şu âlemde Efendimiz’den (s.a.v.) sonra gelmiş geçmiş en âlim kişidir. Fakat aynı zamanda büyük bir mahviyetle, “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum,” demiştir.

Tevazu ve alçakgönüllülük Allah’ın Habîb’inin iç hazinesini temsil etmektedir. Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bütün âlemlere rahmettir. Bütün lûtf-u ihsanın menbaı odur. Bütün mahlûkât onun rahmet denizinin muhatabıdır. Allah c.c. Kur’ân’da, “Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiyâ Sûresi, 107. âyet) buyurmaktadır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in büyüklüğü ilminde, irfanında veya makamında değil, fakrında, hiçliğinde, mahviyetinde, kulluğu ve hizmetinde yatmaktadır. Kâinâtın iftiharı olan Efendimiz (s.a.v.) gelmiş geçmiş en yüksek makamın sahibi olmasına rağmen insanların en alçak gönüllü, en mahviyetlisiydi. Hazreti Muhammed’in (s.a.v.) nuru bütün yaratılışın özüdür. O, hem aydınlanmış hem de aydınlatıcı olarak şöyle yakarıyordu; “Allah’ım! İlmimi artır.” Ümmet-i Muhammed’e kulluğun kemâli olan “Ubudiyyet”e ermek mazhar olmuştur. Kelime-i şehâdette Allah Teâlâ Habîb’ini hem kul hem de resûl olarak zikretmektedir. “… kulu ve resûlüdür.” Kelime-i şehadet, bize İslâm’ın özünün kulluk hazineleriyle dopdolu olduğunu gösteriyor. O her düzeyde üstün otorite idi, ama aslında O, kulluğun mücevheri idi. Tüm mahlukat onu överken o kendisini Hakk’ın bir hizmetkârı olarak görürdü. O tam bir tevazuu içinde dua ediyordu; “Ey Rabbim! Beni fakir olarak yaşat, fakir olarak öldür ve fakirler arasında dirilt!” Hergün yetmiş veya yüz kere istiğfar ederken dua ve niyazda bulunurdu: “Seni hakkıyla bilemedik ey Ma’rûf. Sana hakkıyla ibadet edemedik ey Ma’bûd. Sana hakkıyla şükredemedik ey Meşkûr. Seni hakkıyla zikredemedik ey Mezkûr. Seni bütün noksan sıfatlardan tenzih ederiz.” “Ya Rabbî, Seni zikredebilmem, Sana şükredebilmem ve en güzel şekilde kulluk yapabilmem için bana yardım et.

GERÇEK EFENDİ

Peygamberimizin mükemmel kulluğunun bir başka kanıtı da Rabbinden ayrılması, en yüce cennet makamını “miraç” bırakması ve günahlarla dolu bu dünyaya mütevazı bir kul olarak geri dönerek hayatını ümmetine adamasıdır. Hakikatte miraç en yüce mertebe değildir, bilakis, en yüce aşk eylemi, sonrasındaki halka dönüştür. Şayet Efendimizin kulluğunu tartının bir kefesine, meleklerin, diğer bütün peygamberlerin, velîlerin ve muhlis müminlerin kulluğunu da diğer kefeye koysak, Efendimizin kulluğu kabil-i kıyas olmayacak derecede ağır basardı. Gerçek Efendi kendine tabi olanların hâdimi, hizmetçisi olur. Gerçek Efendi, kendine tabi olanlara şifa vesilesi olur. Ahlâkı öyle ulvî idi ki Allah onu yücelttikçe o daha çok mahviyete bürünmüş ve ibadet ve şükrünü artırmıştır.

Diğer peygamberlerin bütün ilmi, nuru, kemâli, en asil Resûlün yansımalarından ibarettir. Bir tevazu içinde şöyle buyurmaktadır; “Bir adam bir duvar inşa eder, duvarı bitirir ancak tek bir tuğlaya daha ihtiyacı vardır; işte, o tuğla benim…” Hazreti Peygamber ümmi olmasına rağmen, bütün ilimlere ve marifetullah’a sahip idi. Allah c.c. ona tüm cennetleri vaad ettiğinde o sadece ümmetinin kurtuluşunu diledi. O tüm peygamberlerin başıydı ama gece boyu ayakları şişene dek ibadet ederdi. Allah (c.c.) onu sevgilisi olarak yanına arzuladı fakat o ihtiyaç sahibi olan ümmetini tercih etti.

İLAHİ RAHMET TECELLİSİ

Secde hayran olmayı, şükretmeyi, kendi rızanla teslim olmayı, tevazuu, memnuniyeti ve gözyaşına bürünüşünü simgeler. Secde, Allah ile sevgi dolu bir şekilde bir araya gelmenin, O’nun kulu olmanın ve O’na teslim olmanın sembolüdür. Hz. Muhammed’in (s.a.v.) bizzat kendisinin bir yansımasıdır. Efendimiz (s.a.v.) Allah ile kurbiyyetin en kâmil zuhuru idi. O (s.a.v.) daima Rabbiyle yaşamış ve Rabbiyle sevmiştir. Hakîkî bir mahviyet halinde sırrı, Rabbine daima secde halinde bulunurdu, zira O (s.a.v.) kesintisiz bir müşahede halindeyken, ilahi rahmet tecellisinin tatlı kurbiyyet kokusunu içine çekiyordu. Bir maneviyat büyüğünden şöyle rivayet edilmiştir;Şayet ölmem gerekseydi, sadece üç şeyin sevgisi yüzünden bu dünyada kalmak isterdim; biri secde etmenin zevki, ikincisi sıcak bir yaz mevsimine denk gelmiş Ramazan’da oruç tutmanın ihlâsı, üçüncüsü ise insanların Allah için birbirine duyduğu muhabbet.”

Gerçek büyüklük Efendimize (s.a.v.) yakınlıkla ölçülür. Hz. Mevlânâ velâyetin en yüksek zirvelerine çıkmış olmasına rağmen mutlak bir mahviyet içinde ve Kutlu Nebî’ye sonsuz bir aşkla; “Ben Seçilmiş Muhammed’in ayağının tozuyum ve Kur’ân’ın kölesiyim.” “Muhammed’in şeriatı yolunda hayatımı da ruhumu da feda ettim.” “Aklımı Mustafa’nın hükümleri önünde kurban ettim!” buyurmuştur. Hz. Mevlânâ’nın bütün dünyaya olan beyânı, kendi hayatının, dolayısıyla bütün İslâm velîlerinin en temel düsturunu göstermekte; Hz. Muhammed’e ümmet, her şeyi kuşatan Hakîkat’e de kul olmak. İslâm velîliğinin özü, kendisini liderlikte değil, tabiyette gösterir. Ünvanlar, makamlar veya otoriteyle değil, kendisini insanlığa karşı olan kulluk ve kölelikte gösterir. Bu ilke, velîlerin hayatında diğer herşeyden üstün gelir. Yavuz Sultan Selim Han(1) bu destansı varlık infakını şu beytiyle anlatır: “Padişâh-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş / Bir velîye bende olmak cümleden âlâ imiş.” Bu sebeple İslâm velîliği, aşkın peygamberine ve aşkın Rabbine erebilmek için tabi olmak, teslîm olmak demektir. Hz. Mevlânâ dünyaya bir şair olmadığını söyler(2); bir yazar, âlim, ârif, profesör, kelamcı, ilahiyatçı, akademik de değildir o; ona göre o “bir toz zerresidir ve kuldur.” Aşk-u muhabbet-i Muhammedî ile söylenmiş olan bu söz İslâm velîliğinin tarihinde devrim niteliğinde bir sözdür; bütün dünyaya müthiş ciddiyette bir mesaj vermektedir zîra. Evrensel bir çağrı, radikal bir beyannâme ve Hz. Mevlânâ’nın öğretisinin ‘lübb’ü-l lübb’ü, yani özünün özüdür.

ALLAH’IN HABİBİ’NE OLAN AŞKI

Bir kimse, Hz. Peygamber’i, O’nun huzurunun güzelliğinden başı döndüğü için takip eder. Bu mânâda, Hz. Peygamber’e tabi olmak, O’na, âline ve cümle ashabına salavatlar getiren aşk ve şefkat dolu yanık bir kalbe sahip olmak demektir. Bu dünyadaki en yüksek sevgi, âlemlerin yaratılış sebebi olan Efendimiz’e duyulan sevgidir. Bu sevginin en yüksek ifade şekli ise O’na salât-u selâm okumaktır. Allah’ın Habîb’inin güzelliğinden daha büyük bir güzellik yoktur. “Allah ve melekleri, Nebî’sine daima salât ve selâm etmektedirler” (Ahzâb Sûresi, 56. âyet) buyrulmaktadır. Müminler salâvat getirdiklerinde, Efendimiz’e her an Allah ve melekleri tarafından okunan salâvatlara iştirak ederek tevhîde ererler. Yine Allah’ın Habîb’ine olan aşkını paylaşmış oluruz.

Dipnotlar: 1) 9. Osmanlı padişahı, 74. İslâm halifesi. 1470-1520. 2) Kendisine şair diyenlere ve diyeceklere hitaben “Şi’r çi bâşed?” “Şiir de ne ki?” diye sorar bir beytinde.

Kaynak: Rabia Brodbeck, Altınoluk Dergisi, Nisan 2015, 350. Sayı

Paylaş.

Yorumlar

Önceki yazıyı okuyun:
MÜRŞİD-İ KÂMİL’E İNTİSAB ETMENİN FAYDASI!

Geçmişte olduğu gibi günümüzde de sahih ve gayr-ı sahih tarikatlar bulunmaktadır. Es’ad Efendi, sahîh bir tarîkata girip bir mürşid-i kâmile...

Kapat