TEVÂZÛ HAKKINDA HADİSLER

0

Ahlâkın başı, kişinin haddini bilmesi, büyüklenmeyip alçak gönüllü davranması ve hattâ nefsine fırsat vermemek için kendini olduğundan daha aşağı görmesidir. Bu durum aynı zamanda kişinin, hayatta daha gayretli ve çalışkan olmasını da temin eder.

TEVÂZÛ DUYGUSU NEDİR?

Tevâzû duygusu her şeyden evvel insanı Cenâb-ı Hak karşısında edebe ve huşûa nâil eyler. Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve azametini bir nebze de olsa hisseden insan, kendi acziyetini ve zayıflığını anlar. Sıfır bir sermaye ile, yani bir bedel ödemeden dünyaya geldiğini tefekkür eder. Üzerinde ne imkân ve kâbiliyetler var ise hepsinin Cenâb-ı Hakk’a âit olduğunu bilir. Her ahvâlde “Aman yâ Rabbî!..” diyerek Cenâb-ı Hakk’a ilticâ eder. Her şeyin yaratıcısı olan Cenâb-ı Hakk’ın, bütün düşünce, söz ve fiillerini bildiğini, duyduğunu ve gördüğünü idrâk eder. Devamlı ilâhî kameralar altında olduğunu bilerek yaşar. Hattâ o hâle gelir ki her an Allâh’ı görüyormuş gibi hareket eder. Bütün yanlışlardan kurtulur, her ânı sâlih amellerle tezyîn edilmiş müstesna bir hayata kavuşur.

MÜTEVÂZÎ KİŞİ ALLAH’IN KULLARINA DEĞER VERİR

Tevâzû sahibi kişi, Allâh’ın kullarına değer verir, onları sever, her birine muhabbetle bakar ve hatâlarını affedebilme fazîletini gösterir. Kendini beğenmiş kibirli kimselerde ise bu hâllerin görülmesi oldukça zordur.

Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Sana tâbî olan mü’minlere (tevâzû ve şefkat) kanadını indir!” (eş-Şuarâ, 215)

“Rahmân’ın kulları öyle kimselerdir ki, yeryüzünde vakar ve tevâzû ile yürürler, câhiller kendilerine (hoşa gitmeyecek) lâflarla sataştığı zaman, «Selâm!» derler (geçerler).” (el-Furkân, 63)

TEVAZÛ HAKKINDA HADİS-İ ŞERİFLER

Rasûl-i Ekrem Efendimiz de şöyle buyurmuşlardır:

“Allah Teâlâ bana: «O kadar mütevâzı olun ki, kimse kimseye böbürlenmesin; kimse kimseye zulmetmesin!» diye emretti.” (Müslim, Cennet 64)

“Kim Allah Teâlâ’nın rızâsı için bir derece tevâzû gösterirse, bu sebeple Allah onu bir derece yükseltir. Kim de Allâh’a karşı bir derece kibirde bulunursa, Allah da onu bu sebeple bir derece alçaltır; bu böyle devam ede ede nihayet onu esfel-i sâfilîne (aşağıların aşağısına) atar.” (İbn-i Mâce, Zühd, 16)

Allah Rasûlü -sallâllahu aleyhi ve sellem-, Cenâb-ı Hakk’a kul olmayı her şeyin üzerinde tutmuşlardır. Efendimiz’in bu tercihini anlatan rivâyetlerden biri şöyledir:

Bir gün Allah Rasûlü -sallâllahu aleyhi ve sellem-, Cebrâîl -aleyhisselâm- ile oturmuş sohbet ediyorlardı. O anda semâdan bir melek indi. Cebrâîl -aleyhisselâm- bu meleğin dünyaya ilk defa indiğini söyledi. Melek:

“–Yâ Muhammed! Beni Sana Rabb’in gönderdi. Melik bir peygamber mi yoksa kul bir peygamber mi olmak istediğini soruyor.” dedi.

Efendimiz -sallâllahu aleyhi ve sellem- Cebrâîl -aleyhisselâm-’a baktılar. O da:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Rabb’ine karşı mütevâzı ol!” dedi.

Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- de:

“–Kul bir peygamber olmayı isterim.” buyurarak müstesnâ bir tevâzû numûnesi sergilediler. (Ahmed, II, 231; Heysemî, IX, 18, 20)

Bu hâdiseden sonra Efendimiz’in, Rabb’ine kavuşuncaya kadar bir yere yaslanarak yemek yediği görülmemiştir. (Heysemî, IX, 20)

PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN TEVÂZÛU

Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- kendisine aşırı tâzim gösteren kimselere:

“Siz beni, hakkım olan derecenin üzerine yükseltmeyiniz! Çünkü Allah Teâlâ beni Rasûl edinmeden önce kul edinmişti.” îkâzında bulunurlardı. (Heysemî, IX, 21)

Efendimiz -sallâllahu aleyhi ve sellem-, köleler arpa ekmeğine bile dâvet etseler, davetlerine icâbet eder[1] ve çocuklara dahî selâm verirlerdi.[2]

Hazret-i Enes’in bildirdiğine göre zaman zaman Ensâr’ı ziyarete gider, evlerine vardığında ayrıca çocuklara da selâm verir, başlarını okşar ve onlara duâ ederlerdi. (Nesâî, es-Sünenü’l-Kübrâ, VI, 90)

Enes -radıyallahu anh- Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in tevâzuuna ve ahlâkî kemâline dâir şöyle bir hâdise nakleder:

“Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e yaklaşık on sene hizmet ettim. Vallâhi seferde ve hazarda, hizmet etmek için yanında bulunurdum da O’nun bana olan hizmeti benim O’na yaptığım hizmetten daha fazla olurdu. Bu zaman zarfında bana bir defa olsun «Öf!» demedi. Yaptığım bir şey için «Niçin bunu böyle yaptın?», yapmadığım bir şey için de «Niçin böyle yapmadın?» demedi.

EFENDİMİZ ODUN TOPLADI

Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- bir sefer esnâsında, ashâbından koyun kesip pişirmelerini talep etmişlerdi. Sahâbeden biri:

«–Yâ Rasûlâllah, onu ben keseyim.» dedi. Başka biri:

«–Yâ Rasûlâllah, yüzmesi de benim vazifem olsun.» dedi. Bir başkası da:

«–Yâ Rasûlâllah, pişirmesi de bana âit olsun.» dedi. Fahr-i Kâinât Efendimiz de:

«O hâlde odun toplamak da bana âit olsun.» buyurdular. Sahâbîler:

«–Yâ Rasûlâllah! Biz onu da yaparız, Siz’in yorulmanıza gerek yok.» dedilerse de Peygamber Efendimiz -sallâllahu aleyhi ve sellem-:

«–Sizin, benim işimi de yapabileceğinizi biliyorum. Fakat ben, size göre imtiyazlı bir durumda bulunmaktan hoşlanmam. Çünkü Allah Teâlâ, kulunun, arkadaşları arasında imtiyazlı durumda olmasını sevmez.» buyurdular. Kalkıp odun topladılar.

“GÜCÜ YETEN KİŞİ İNSANLARDAN YARDIM İSTEMESİN”

Yine bir sefer esnâsında Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- namaz kılmak için konaklamışlardı. Namaz kılacakları yere doğru gittiler. Sonra geri döndüler. Ashâb-ı kirâm:

«–Yâ Rasûlâllah, nereye gidiyorsunuz?» diye sordular.

«Devemi bağlayacağım.» buyurdular. Ashâb-ı kirâm:

«–Biz yaparız, siz zahmet etmeyiniz, biz sizin devenizi bağlayıveririz!» dediler. Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem-:

«(Gücü yeten) kişi, misvak’ın ucunu çiğneyivermek gibi küçük bir iş için bile olsa, insanlardan yardım istemesin!» buyurdular.”[3]

SAHÂBE EFENDİLERİMİZ’İN TEVÂZÛU

Allah Rasûlü -sallâllahu aleyhi ve sellem-’in terbiyesinde yetişen ashâb-ı kirâm da aynı ahlâk üzereydi. Hazret-i Ömer -radıyallahu anh-, hac yolculuğunda yanındakilere hizmet eder, onlar uyurken develerini otlatıverirdi. Bu onun kemâlinden ve ahlâkının güzelliğinden kaynaklanıyordu.

Tâbiîn âlimlerinden Mücâhid bin Cebr şöyle der:

İbn-i Ömer’in yanında bulundum, kendisine hizmet etmek isterdim, ancak o bana hizmet ederdi.” (Ebû Nuaym, Hilye, III, 285-286)

Bir gün Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem-, Muhâcirler ve Ensâr’dan bâzı ashâbıyla yola çıkmış, Muâz bin Cebel -radıyallahu anh-’ı Yemen’e vâli olarak uğurluyorlardı. Muâz -radıyallahu anh- binek üzerinde, Allah Rasûlü -sallâllahu aleyhi ve sellem- ise onun yanında yaya olarak gidiyorlardı. Muâz -radıyallahu anh-:

“–Yâ Rasûlâllah! Ben binitliyim, Siz ise yayasınız! Ben de inip Siz’inle ve ashâbınızla birlikte yürüsem olmaz mı?” diye mahcûbiyetini dile getirdi. Onu teskîn eden Efendimiz -sallâllahu aleyhi ve sellem-, kendilerini meşgûl eden esas düşüncenin ne olduğunu şöyle ifâde buyurdular:

“–Ey Muâz! Bu adımlarımın, Allah yolunda atılan adımlar olmasını arzu ediyorum.” (Diyârbekrî, Târîhu’l-Hamîs, Beyrut ts., II, 142)

İşte Efendimiz -sallâllahu aleyhi ve sellem- tevâzûda böyle bir âbideydi. O’nun kaygısı şahsıyla ilgili değildi. O’nun bütün derdi, hattâ kendisini yıpratacak derecedeki endişesi, insanların hidâyet bulup dünya ve âhiret saâdetine nâil olmalarıydı.

Allah Rasûlü -sallâllahu aleyhi ve sellem- kendi işini kendi görür, âilesine yardım ederdi. Bu husustaki rivâyetlerden şu neticeye varılmaktadır:

Rasûlullah Efendimiz evde kendi elbiselerini temizler, koyunlarını sağar, söküğünü diker, ayakkabısını tamir eder, evini süpürür, devesini bağlayıp yemini verir, hizmetkârları ile birlikte yemek yer, hamur yoğurur, çarşıdan aldıklarını kendisi taşırdı. Bir defasında, satın aldığı elbiseyi Ebû Hüreyre -radıyallahu anh- taşımaya kalkınca:

“Bir kimsenin eşyâsını kendisinin taşıması daha uygundur. Ancak taşımaktan âciz olursa müslüman kardeşi ona yardım eder.” buyurmuş, elbiseyi ona taşıtmamıştı. (Heysemî, V, 122)

MEKKE’NİN FETHİNDE…

Efendimiz’in en büyük fethi olan Mekke Fethi’nde on bin kişiden fazla olan ordusunun başında şehre girişi, ne muazzam bir tevâzû misâlidir. Orada bulunan ashâb-ı kirâm bu hâli şöyle tasvîr ederler:

“Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem-, Mekke fethine giden ordunun başında bulunuyordu. Zafer müyesser olup da devesinin üzerinde Mekke’ye girerken, başını Yüce Rabb’ine karşı tevâzû ile o derece eğmişti ki, sakalının uçları neredeyse devenin semerine değmekteydi. Sanki bir şükür secdesindeydi. O esnâda devamlı olarak:

«Ey Allâh’ım! Hayat, ancak âhiret hayatıdır!» diyordu.” (Vâkıdî, II, 824; Buhârî, Rikâk, 1)

HAZRET-İ AİŞE’NİN TEVAZÛU

Hazret-i Âişe vâlidemizin şu tavrı da güzel bir tevâzû misalidir:

Abdullah bin Ebî Müleyke şöyle anlatır:

Âişe -radıyallahu anhüma- ölüm döşeğindeyken, İbn-i Abbâs -rahmetullahi aleyh- huzuruna girmek için izin istedi. Âişe -radıyallahu anhüma- yanındakilere:

“–Beni senâ etmesinden korkuyorum.” buyurdu (ve izin vermek istemedi). Kendisine:

“–İzin isteyen Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem-’in amcasının oğlu ve müslümanların önde gelenlerindendir.” denilince:

“–İzin verin, girsin!” buyurdu.

İbn-i Abbâs -rahmetullahi aleyh-:

“–Kendini nasıl hissediyorsun?” diye Hazret-i Âişe’ye hâlini hatırını sordu. Âişe -radıyallahu anhüma-:

“–Eğer takvâ sahibi isem hayır üzereyim, iyiyim!” diye cevap verdi. İbn-i Abbâs -rahmetullahi aleyh-:

“–İnşâallah sen hayır üzeresin, iyisin. Zira Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem-’in zevcesisin, Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- senden başka bir bâkire ile evlenmedi. Sana iftirâ atıldığında, temiz olduğuna dâir beraatın semâdan indi.” dedi.

İbn-i Abbâs -rahmetullahi aleyh- ziyaretini bitirip çıktıktan sonra, içeriye Abdullah bin Zübeyr -radıyallahu anh- girdi. Âişe -radıyallahu anhüma- yeğeni olan Abdullâh’a:

“–Biraz önce İbn-i Abbâs ziyaretime geldi ve beni medheden sözler söyledi. O esnâda yok olmayı, unutulup gitmiş bulunmayı, yani zikredilir bir şey olmamayı ne kadar çok istedim.” dedi. (Buhârî, Tefsîr, 24/8)

Görüldüğü gibi Hazret-i Âişe vâlidemizin her hâlinden ve her sözünden onun güzel ahlâkı, tevâzuu, Allah korkusu ve takvâ duyguları hissedilmektedir.

HAZRET-İ HASAN’IN MAKÂM-I İBRAHİM’DE ETTİĞİ DUÂ

Son bir misalle bu mevzuyu bitirelim:

Efendimiz -sallâllahu aleyhi ve sellem-’in sevgili torunu Hazret-i Hasan -radıyallahu anh- bir gün Kâbe’yi tavâf etti, ardından Makâm-ı İbrâhim’e gidip iki rekât namaz kıldı. Sonra yanağını Makâm’a koyup ağlamaya başladı:

“Yâ Rabbî, Sen’in küçük ve zayıf kulun kapına geldi; Allâh’ım, âciz hizmetçin kapına geldi; yâ Rabbî, dilencin kapına geldi; Sen’in yoksulun kapına geldi!” diyor ve bunu defalarca tekrar ediyordu.

Sonra oradan ayrıldı. Yolda kuru ekmek parçalarıyla karınlarını doyurmaya çalışan yoksul insanlara rastladı. Selâm verdi. Onlar da Hazret-i Hasan’ı yemeğe davet ettiler. Hasan -radıyallahu anh- yoksullarla birlikte oturdu:

“–Bu ekmeğin sadaka olmadığını bilseydim sizinle birlikte yerdim.” buyurdu ve:

“–Haydi, kalkın, bizim eve gidelim!” dedi.

Yoksullar onunla birlikte evin yolunu tuttular. Hasan -radıyallahu anh- onlara yemek yedirdi, elbiseler giydirdi ve ceplerine de bir miktar para koydu.” (Ebşîhî, el-Müstatraf, Beyrut 1986, I, 31)

Dipnotlar:  [1] Bkz. Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, IX, 20. [2] Bkz. Buhârî, İsti’zân, 15. [3] Muhibbuddin et-Taberî, Hulâsatü Siyeri Seyyidi’l-Beşer, s. 19; Kastallânî, el-Mevâhibü’l-Ledünniyye, Mısır 1281, I, 385.

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Hak Din İslâm, Erkam Yayınları

Paylaş.

Yorumlar