TASAVVUFUN MEMBAI: PEYGAMBER HAYATI

0

Bütün insanlık, îmânî ve ahlâkî -daha umûmî bir tâbirle- tasavvufî davranış mükemmelliğine ulaşabilmek için o peygamberlerin, bilhassa da Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hayat ve faâliyetlerini lâyıkıyla öğrenmek mecbûriyetindedir.

Cenâb-ı Hak, insana  نَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى “Rûhumdan üfledim” (Hicr 29) buyurarak, kendi katından bir cevheri ikram etmekle, ona kıymetlerin en yücesini lütfetmiştir. Buna mukabil; insanın, Zât-ı Ulûhiyyet’ine muhabbet sûretiyle kullukta bulunmasını, neticesinde de mârifetten nasîb alarak, vuslata ermesini murâd etmiştir.

Kulların hidâyete ulaşması için, insana birtakım üstün vasıflar lütfedilmiştir. Allah, buna ilaveten bir de aralarından müstesna yaratılışlı, vahye mazhar olmuş bazı kullarını peygamber olarak vazifelendirmek sûretiyle onlara ihsanda bulunmuştur. Peygamberlerin olmadığı zamanlarda ise, verese-i enbiyâ olan sâlih kullarıyla bu lütfunu devâm ettirmiştir. Rabbin insanlığa müstesna bir yardımını ifâde eden peygamber gönderme keyfiyeti, bütün insanlığı şümûlüne alabilmesi için Hazret-i Âdem (a.s.) ile başlamıştır. Hazret-i Âdem, hem ilk insan hem de ilk peygamberdir. Bu mübârek hidâyet yolu, ilâhî kudret akışları içinde bir nûr şerâresi hâlinde müteselsilen gelen yüz yirmi bin küsur peygamberle te’yîd ve takviye edile edile, insanlığın kaydettiği terakkîye muvâzî bir tekâmül kazanmıştır. Devrin husûsiyetlerine ve muhâtapların seviyelerine uygun bir teblîgatla devâm edip giden bu silsile, nihâyet son peygamber Hazret-i Muhammed (s.a.v.)’de kemâline erişip âzamî zirveye ulaşmıştır.

Tasavvuf, dînin özünü teşkîl etmesi bakımından, Hz. Âdem (a.s.) ile başlayıp asr-ı saâdete kadar bütün peygamberlerin hayatlarında mevcûd olagelmiştir. Öyle ki, her peygamberin hayatında tasavvufun pek çok düstûrunu bulabilmek mümkündür.

Esâsen Cenâb-ı Hak, O’nun, bi’setinden (peygamber olarak gönderilişinden) itibaren dünyânın sonuna kadar gelecek bütün insanlara bir örnek teşkil ettiğini beyân buyurmaktadır: لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُوا الله َ وَالْيَوْمَ الآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيرًا “Andolsun ki, sizin için; Allâh’a ve âhiret gününe kavuşacağını uman ve Allâh’ı çok zikreden (mümin)’ler için Rasûlullâh’ta en mükemmel bir örnek (üsve-i hasene) vardır.” (Ahzâb: 21)Bu demektir ki bütün insanlık, îmânî ve ahlâkî -daha umûmî bir tâbirle- tasavvufî davranış mükemmelliğine ulaşabilmek için o mübârek varlığın hayat ve faâliyetlerini lâyıkıyla öğrenmek mecbûriyetindedir.

Kur’ân-ı Kerîm’in, kıyamete kadar insanlığa nazarî bir hidâyet rehberi oluşuna mukâbil; insanlığın fiiliyattaki rehberi olan, Peygamber ‘in (s.a.v.) yolundan ve izinden yürümek, iki cihan ufkuna şâmil beşerî saâdetin yegâne vesîle ve vâsıtasıdır.

İşte tasavvuf, (s.a.v.) Efendimiz’in mübârek hayatıyla zâhiren ve bâtınen bütünleşerek, engin bir muhabbetle kaynaşmaktır. Çünkü tasavvuf, Rasûlullâh’ın (s.a.v.) zâhirî-bâtınî, iç ve dış tecellîleri, yâni hâlidir. Onun içindir ki, Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’in rûhâniyetinden hisse alabilmek ve rûhen onunla mezc olabilmekten ibârettir. Diğer bir ifâdeyle tasavvuf, aşk ile birleşen îmân, vecd ile îfâ edilen ibâdet ve davranış güzelliğidir. Hâsılı tasavvuf Âdem -aleyhisselâm-‘a “rûh üfürülmesi”yle başlayan bir yüce nasîbin, Âhirzaman Nebîsi’ndeki kemâl tezâhüründen, muhabbet dolu kalblere akseden feyz şebnemleridir.

 Kaynak: Osman Nuri Topbaş, İmandan İhsana Tasavvuf

Paylaş.

Yorumlar

Önceki yazıyı okuyun:
KUR’ÂN-I KERÎM

İlâhî kitapların sonuncusu olan Kur’ân-ı Kerîm, önceki bütün kitapları neshetmiş, yani hükmünü ortadan kaldırmıştır. Esasen zamanın seyri içinde hem değişen...

Kapat