TASAVVUF KELİMESİNİN KÖKENİ

1

Ta­sav­vuf ne zaman ortaya çıktı? Ta­sav­vuf kelimesi nereden gelir? Ta­sav­vuf kelimesinin kökeni…

Ta­sav­vuf, as­lın­da dî­nin özü­nü teş­kîl et­me­si ba­kı­mın­dan, Haz­ret-i Âdem -aley­his­se­lâm- ile baş­la­yıp Asr-ı Sa­âde­t’e ka­dar bü­tün pey­gam­ber­le­rin ha­yat­la­rın­da mev­cûd ola­gel­miş­tir. Öy­le ki, her pey­gam­be­rin ha­ya­tın­da ta­sav­vu­fun pek çok düs­tû­ru­nu bu­la­bil­mek müm­kün­dür. Fa­kat ta­sav­vu­fun gü­nü­müz­de­ki mâ­nâ­sıy­la sis­tem­li bir ilim ola­rak ted­vî­ni ve sü­lûk olu­nan bir yol ola­rak or­ta­ya çı­kı­şı ilk ola­rak hic­rî ikin­ci asır­da baş­la­mış­tır.

MEZHEP NEDİR, NASIL ORTAYA ÇIKMIŞTIR?

Asr-ı Sa­âdet­’te; ke­lâm, îti­kâd ve fık­ha âit mez­hep­ler, he­nüz te­şek­kül et­me­miş­ti. Bu­nun­la bir­lik­te mez­hep­le­rin zu­hû­run­dan ev­vel de îti­ka­dî, fık­hî vs. hü­küm­ler mev­cut­tu ve Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- ta­ra­fın­dan sa­hâ­be­ye tâ­lim ve tat­bîk edi­li­yor­du. An­cak bun­lar, il­mî usûl­ler dâ­hi­lin­de he­nüz ted­vîn edil­me­miş­ti. Bel­li bir sü­re son­ra me­se­lâ “fı­kıh” il­min­de oto­ri­te sa­yı­lan bü­yük âlim­le­rin ic­ti­had­la­rı, ta­le­be­le­ri ta­ra­fın­dan be­nim­se­nip sis­tem­leş­ti­ril­miş ve bu fark­lı usûl­le­re “mez­heb” adı ve­ril­miş­tir. Mez­heb­ler, o bü­yük âlim­le­rin isim­le­ri­ne nis­bet edil­miş­tir. Ha­ne­fî, Şâ­fiî, Mâ­li­kî, Han­be­lî gi­bi… Bu mez­hep­ler, fık­hî ih­ti­yaç­la­rın hal­lin­de bir usûl ve yol ola­rak ge­niş kit­le­ler ta­ra­fın­dan ka­bul gör­müş­tür.

Di­ğer dî­nî ilim­ler­de ol­du­ğu gi­bi ta­sav­vu­fun tel­kîn et­ti­ği zühd ve tak­vâ ha­ya­tı da ay­nı min­val­de Asr-ı Sa­âdet’­te ya­şa­nı­yor­du. Ara­dan za­man geç­tik­çe bu fe­yiz­li ya­şa­yı­şı de­vâm et­ti­ren ve ken­di­le­ri­ne ha­yat tar­zı edi­nen Hak dost­la­rı, hal­kın dün­yâ­ya râm olup gaf­le­te dal­ma­sı­na mâ­nî ol­mak gâ­ye­siy­le, rı­zâ-yı ilâ­hî için on­la­ra na­sî­hat­te bu­lun­muş ve on­la­rı gaf­let­ten uyan­dır­mak için îkaz et­miş­ler­dir. Bu ze­vâ­tın bir çı­ğır aç­mak, bir yol ve ha­yat üs­lû­bu mey­da­na ge­tir­mek gi­bi bir gâ­ye­si de yok­tu. Gâ­ye, İs­lâm’ı özü­ne uy­gun ola­rak gü­zel­ce ya­şa­mak ve ibâ­det­le­ri -Kur’ân ve sün­net­te bil­di­ril­di­ği üze­re- hu­şû ile îfâ ede­bil­mek­ti. An­cak on­la­rın soh­bet ve na­sî­hat­le­rin­den müs­te­fîd ol­mak, hâl­le­rin­den ken­di­le­ri­ne bir his­se al­mak is­te­yen in­san­lar, bu şa­hıs­la­rı ken­di­le­ri­ne mâ­ne­vî bi­rer reh­ber ve üs­tad kabul et­miş­ler­dir. Bu kim­se­ler, on­la­rın na­sî­hat­le­ri­ni, yâ­ni mü­mi­ni rû­hî ol­gun­lu­ğa ve is­ti­kâ­me­te er­di­re­cek nef­si arın­dır­ma ve ter­bi­ye usûl­le­ri­ni me­tod­laş­tı­ra­rak mâ­ne­vî bir di­sip­lin hâ­li­ne ge­tir­miş­ler­dir. Ne­tî­ce­de bu üs­tad­la­rın isim­le­ri­ne nis­bet edi­len ta­rî­kat­ler mey­da­na gel­miş­tir. Kâ­di­riy­ye, Mev­le­viy­ye, Nak­şi­ben­diy­ye vs. gi­bi…

TARİKAT NEDİR, KAÇA AYRILIR?

Her ta­sav­vuf ko­lu­nun Al­lâh’a ulaş­ma, te­fek­kür ve ih­san duy­gu­su­nun ka­za­nıl­ma­sı gi­bi hu­sûs­lar­da tâ­kib et­ti­ği usû­le ta­rî­kat adı ve­ril­miş­tir. Ta­rî­kat­ler, me­tod­la­rı­na gö­re üçe ay­rı­lır:

  1. Ta­rîk-ı Ah­yâr: İbâ­det ve tak­vâ üze­rin­de yo­ğun­la­şan ta­rî­kat­ler­dir.
  2. Ta­rîk-ı Eb­râr: Nef­si, çi­le ve hiz­met ile ter­bi­ye et­me­ye ağır­lık ve­ren ta­rî­kat­ler­dir.
  3. Ta­rîk-ı Şüt­târ: Aşk ve vecd ile he­de­fe vâ­sıl ol­ma­yı gâ­ye edi­nen ta­rî­kat­ler­dir.

Bu ve­sî­ley­le her mü­min, mâ­ne­vî arın­ma ve rû­hî ol­gun­laş­ma için mi­zâ­cı­na uy­gun bir ta­rî­ka­te in­ti­sâb ede­bi­lir. Mi­zaç­lar fark­lı ol­du­ğun­dan, ta­rî­kat­le­rin çe­şit­li­li­ği de ta­bi­îdir.

Ce­nâb-ı Hak âyet-i ke­rî­me­de:

 “Her bi­ri­niz için bir şe­rî­at ve «min­hâc» tâ­yin et­tik.” (el-Mâ­ide, 48) bu­yur­muş­tur.

Bu­ra­da­ki “min­hâc” ke­li­me­si­ne lü­gat­ler­de “mü­nev­ver bir yol” mâ­nâ­sı ve­ril­mek­te­dir. Bu da, Ce­nâb-ı Hakk’a ta­kar­rub (ya­kın­laş­ma) ni­ye­tiy­le sü­lûk olu­na­cak kul­luk yo­lu de­mek­tir. Ta­sav­vuf bü­yük­le­ri de:

“Ce­nâb-ı Hakk’a gi­den yol­lar mah­lû­kâ­tın ne­fes­le­ri ade­din­ce çok­tur.” bu­yur­muş­lar­dır.

Di­ğer ta­raf­tan Kur’ânî hü­küm­ler üçe ay­rı­lır:

1) Îti­kad (inanç esas­la­rı)

2) Fı­kıh

a) İbâ­det
b) Mu­âme­lât
c) Ukû­bat

3) Ah­lâk (Fıkh-ı Kal­bî)

Fıkh-ı kal­bî, iç âle­min ıs­lâh edil­me­si, yâ­ni ah­lâk­tır. Îti­ka­dın ve ame­lî dav­ra­nış­la­rın bâ­tı­nı­nı teş­kîl eder. Amel­ler onun­la se­vi­ye bu­la­rak “amel-i sâ­lih” hâ­li­ne ge­lir. Kur’ân-ı Ke­rîm’de, kal­bin mak­bûl hâl­le­ri­ni bil­di­ren en önem­li va­sıf­lar; tak­vâ, zühd ve ih­san­dır.

  • Tak­va Nedir? 

Tak­vâ: Al­lâh’a kar­şı mes’ûli­yet duy­gu­su için­de, ilâ­hî emir ve ya­sak­la­rı ti­tiz­lik­le uy­gu­la­mak sû­re­tiy­le kal­bin ko­run­ma­sı­dır.

  • Zühd Nedir?

Zühd: Mâ­si­vâ, yâ­ni Al­lâh’tan -cel­le ce­lâ­lü­hû- baş­ka her şe­yin kalb­de ehem­mi­ye­ti­ni kay­bet­me­si­dir.

  • İh­san Nedir?

İh­san: Mü­mi­nin, ken­di­si­ni ilâ­hî mü­şâ­he­de­nin al­tın­da his­se­dip dav­ra­nış­la­rı­nı o min­vâl üze­re de­vâm et­tir­me­si­dir.

Ha­dîs-i şe­rîf­te:

“İh­sân, Al­lâh’ı gö­rü­yor­muş­sun gi­bi ibâ­det et­men­dir. Zî­râ sen onu gör­mü­yor ol­san da O, se­ni mut­la­ka gö­rü­yor.” (Bu­hâ­rî, Îmân, 37; Müs­lim, Îmân, 1) bu­yu­rul­muş­tur. Yâ­ni ih­sân; rû­hun, Al­lâh Te­âlâ’nın mü­şâ­he­de­si­ni, de­vam­lı bir idrâk hâ­li­ne ge­tir­me­si­dir. Kal­bin se­vi­ye kat et­me­si, her an bu duy­gu ve şu­ur için­de bu­lun­mak ve bir öm­rü bu inan­ca gö­re tan­zim et­mek­le müm­kün olur. İş­te bu hâ­lin te­şek­kü­lü ile kalb sâ­fi­ye­te erer. Bu ba­kım­dan ta­sav­vuf, kal­bin sa­fâ­ya er­me­si­nin ifâ­de­si­dir.

Dî­nin gâ­ye­si; gü­zel, in­ce rûh­lu ve iç âle­mi­ni te­miz­le­miş in­san ye­tiş­tir­mek­tir. Bu da, Hakk’a kul­lu­ğu id­râk ile olur. İs­lâm’a gö­re ide­al in­san, Al­lâh ve Ra­sû­lü’nün ah­lâ­kı ile ah­lâk­lan­mış olan­ kim­se­dir. Bu ide­ale va­ra­bil­me­nin yo­lu ise kal­bî eği­tim­den ge­çer.

Kalb cev­he­ri­ni par­lak bir ay­na gi­bi Hakk’ın te­cel­lî­le­ri­ne mâ­kes kıl­mak, ora­da zik­rin me­kân bul­ma­sı ile müm­kün­dür. Kal­bin bu gü­zel hâl ile Hakk’a yö­nel­me­si, îmâ­nın par­lak te­zâ­hür­le­ri­ne ve­sî­le olur.

“Zühd”, “tak­vâ” ve “ih­sân” vâ­sı­ta­la­rıy­la mâ­ne­vî te­rak­kî yo­lu açık tu­tul­ma­yıp, sırf zâ­hi­rî hü­küm­ler­le ye­tin­mek ke­sin ola­rak em­re­dil­sey­di, istîdâd­lı in­san­la­rın Al­lâh’a vâ­sıl ola­bil­me im­kâ­nı el­le­rin­den alın­mış ve in­sa­noğ­lu­nun ni­hâî nok­ta­lar­da­ki is­tî­dâ­dı da gözar­dı edil­miş olur­du. Bu tak­dir­de, her irâ­de ve hük­mün­de hik­met sâ­hi­bi olan Ce­nâb-ı Hakk’ın ilâ­hî tan­zî­mi­ne -hâ­şâ- nok­san­lık izâ­fe edil­miş olur­du.

İfâ­de et­ti­ği­miz gi­bi; ku­lun, Rab­bi­ni her an gö­rü­yor­muş­ça­sı­na ken­di­si­ne çe­ki-dü­zen ve­rip, o min­vâl üze­re ha­ya­tı­nı tan­zîm et­me­si ve ilâ­hî mü­şâ­he­de­nin kalb­de sa­bit­le­şe­rek şu­ur hâ­li­ne gel­me­si­ de­mek olan “ih­sân” bir ba­kı­ma Al­lâh’a ya­kın kul­la­rın rûh mî­râ­cı­dır. Bu açı­dan ih­sân; mânevî, rû­hî, sır­rî ve ilâ­hî ha­kî­kat­tir. Mu­ta­sav­vıf­la­rın he­de­fi de, iş­te bu ha­kî­ka­te ulaş­mak­tır. Bu da, Al­lâh ile ku­ru­lan rû­hî ve de­rû­nî râ­bı­ta­yı ifâ­de eder. Sıh­hat­li bir şe­kil­de bu râ­bı­ta­yı ku­ran ki­şi, Rab­bin ve­lî ku­lu hâ­li­ne ge­lir. Böy­le­ce o, ilâ­hî ah­lâk ile ah­lâk­lan­mış olur.

An­cak bu ha­kî­ka­te ula­şı­la­ma­dı­ğı tak­dîr­de, mak­sû­da vâ­sıl et­me­ye kud­re­ti ol­ma­yan zâ­hir ve tak­lîd ile ik­ti­fâ­ya mah­kûm ka­lı­nır.

Haz­ret-i Pey­gam­ber’in -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- ah­lâ­kı ve ya­şa­mış ol­du­ğu rû­hâ­nî ha­ya­tı, sa­hâ­be, tâ­bi­în ve te­be-i tâ­bi­în ta­ra­fın­dan ör­nek alın­mış, bu ha­ya­tın zâ­hir ve bâ­tın, gö­rü­nen ve gö­rün­me­yen, îzâh edi­len ve edi­le­me­yen ne­tî­ce­le­ri, bir ev­vel­ki ne­sil­den bir son­ra­ki nes­le ak­ta­rıl­mış­tı. An­cak bu şe­kil­de de­vam eden mâ­ne­vî ha­yat, bü­tün üm­me­te şâ­mil olup, hu­sû­sî bir züm­re­ye mah­sus de­ğil­dir.

TASAVVUF KELİMESİNİN MENŞEİ

Te­mel İs­lâ­mî an­la­yış böy­le ol­mak­la be­râ­ber, ta­sav­vu­fa -da­ha zi­yâ­de- hâ­ri­cî bir göz­le ba­kan­lar ve­ya men­fî bir ta­vır al­mış olan­lar, onun men­şei hak­kın­da çe­şit­li id­di­âlar or­ta­ya at­mış­lar­dır.

Sırf ses ben­zer­li­ğin­den ha­re­ket ede­rek bu mu­az­zez fa­âli­ye­tin, Yu­nan­ca “hik­met” de­mek olan “so­fos”tan gel­di­ği­ni id­diâ eden­ler ol­du­ğu gi­bi, ona İs­râ­ilî bir men­şe uy­du­ran­lar­dan, onu Hint mis­ti­siz­mi­ne bağ­la­yan­la­ra ka­dar çe­şit­li yer­siz gö­rüş­ler or­ta­ya atan­lar ol­muş­tur. Bun­lar, ke­li­me ve­ya muh­te­vâ ben­zer­lik­le­ri­ne ağır­lık ve­re­rek or­ta­ya ko­nul­muş yan­lış gö­rüş­ler­dir.

Ha­kî­kat­te ise “ta­sav­vuf” ke­li­me­si­nin han­gi kök­ten gel­di­ği ko­nu­sun­da İs­lâm âlim­le­ri ara­sın­da­ki gö­rüş­ler, onun ta­ma­men İs­lâ­mî kay­nak­lı ol­du­ğu­nu or­ta­ya koy­mak­ta­dır. Bu hu­sus­ta muh­te­lif gö­rüş­ler ara­sın­da; ta­sav­vu­fun, arın­mış­lık ve se­çil­miş­lik an­la­mı­na ge­len; “sa­fâ”, “saf­vet” ve “ıs­tı­fâ” ke­li­me­le­rin­den neş’et et­miş ola­ca­ğı ifâ­de edil­di­ği gi­bi, ona âit üs­lû­bun ilk te­zâ­hür şek­li olan “ehl-i suf­fe” nâ­mıy­la yâd edi­len as­hâb­dan bâ­zı ub­bâd (âbid­ler) ve züh­hâd (zâ­hid­ler)’in giy­dik­le­ri “sûf” de­ni­len yün hır­ka­dan alın­dı­ğı gö­rü­şü ge­nel ka­bul gör­müş­tür.

Di­ğer ta­raf­tan ilim, ir­fan ve mâ­ne­vi­yât tah­sil et­mek mak­sa­dıy­la Mes­cid-i Ne­be­vî’de ikâ­met eden ve ken­di­le­ri­ne “ehl-i suf­fe” de­ni­len bu sa­hâ­be top­lu­lu­ğu, Pey­gam­ber -aley­his­sa­lâ­tü ves­se­lâm-’ın teş­vi­kiy­le zühd ve tak­vâ­da te­mâ­yüz et­miş­ler­dir. Hat­tâ Al­lâh’ın Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, as­hâ­bın zen­gin­le­rin­den bu züm­re­nin iâ­şe ve ibâ­te­si hu­sû­sun­da yar­dım­cı ol­ma­la­rı­nı ta­lep et­miş­tir. Bu du­rum; ta­sav­vu­fî dav­ra­nış­la­rın, sün­net-i Ra­sûl­lul­lâh kar­şı­sın­da­ki mev­ki­îni ve onun ne­be­vî bir tas­dî­ke da­yan­mış ol­du­ğu­nu gös­te­ren tâ­ri­hî bir ger­çek­tir.

Haz­ret-i Pey­gam­ber’den -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- son­ra sa­hâ­be nes­li ara­sın­da başgös­te­ren si­yâ­sî ih­ti­lâf­lar kar­şı­sın­da “ehl-i suf­fe”den ha­yat­ta olan­lar hiç­bir ta­ra­fı il­ti­zâm et­me­ye­rek ta­raf­sız kal­mış­lar­dır. Hat­tâ bu ih­ti­lâf­la­rın mü­min­ler ara­sın­da­ki kar­deş­lik duy­gu­la­rı­nı za­afa uğ­rat­ma­sın­dan ib­ret ala­rak zühd ve tak­vâ­da da­ha da ile­ri­ye git­miş­ler­dir. Bu hâl de, neş­ve-i sû­fiy­ye­nin zi­yâ­de­leş­me­si­ne ve­sî­le ol­muş­tur. İh­ti­laf­la­ra ka­rış­ma­yı mâ­nen teh­li­ke­li bu­lan di­ğer bâ­zı sa­hâ­be de, on­la­ra il­ti­hâk et­miş ve böy­le­ce zühd ve tak­vâ yo­lu­nu tu­tan­la­rın sa­yı­sın­da bir ço­ğal­ma gö­rül­müş­tür.

“Sûf” ke­li­me­sin­den “ehl-i suf­fe” ve on­la­rın ri­yâ­zât ve tak­vâ­la­rın­dan “ta­sav­vuf” ve “mu­ta­sav­vıf” ke­li­me­le­ri za­man­la neş’et edip yay­gın­la­şa­rak ta­ri­hin sey­ri için­de mü­es­se­se­leş­miş­tir.

İs­lâm âlim­le­ri, Kur’ân ve sün­ne­te bağ­lı­lı­ğı esas al­dık­la­rın­dan tak­vâ yo­lun­da yü­rü­yen mu­ta­sav­vıf­lar da or­ta­ya koy­duk­la­rı eser­ler­de ta­sav­vu­fî gö­rüş­le­ri ay­nen müc­te­hid­ler gi­bi şer’î ger­çek­ler­le te’yîd ede­gel­miş­ler­dir. An­cak bu yol­da reh­ber­le­rin, yâ­ni me­şâ­yı­hın, zâ­hi­ri haz­met­miş in­san­lar­dan se­çil­me­di­ği bir kı­sım ta­rî­kat­ler­de “neş­ve-i sû­fiy­ye”nin ga­le­be­si se­be­biy­le ba­zı ayak kay­ma­la­rı ol­muş­tur. An­cak ta­rî­kat­ler ara­sın­da şeyh­le­ri umû­mi­yet­le hâ­ce­gân­dan, yâ­ni ilim er­bâ­bı âlim­ler­den, dî­nin zâ­hi­ri­ni de haz­met­miş in­san­lar­dan ge­len­ler, bu ayak sürç­me­le­rin­den ko­ru­na­bil­miş­tir. Ta­sav­vuf tâ­ri­hin­de Ki­tab ve Sün­net muh­te­vâ­sı için­de de­vâm eden Nak­şî­lik ve em­sâl­le­ri­nin şer’î ger­çek­le­re sa­dâ­ka­ti­ni ifâ­de et­mek için mâ­ruf tâ­bi­riy­le:

“Per­ge­lin sâ­bit aya­ğı şe­ri­at­tır.” hük­mü, harc-ı âlem bir düs­tûr ol­muş­tur.

Ni­te­kim Haz­ret-i Mev­lâ­nâ bu­yu­rur:

“Biz per­gel gi­bi­yiz. Sâ­bit aya­ğı­mız şe­ri­at­ta, öte­ki aya­ğı­mız­la yet­miş iki mil­le­ti do­laş­mak­ta­yız.”

“Şe­ri­at bir mu­ma ben­zer, ışık tu­tar, yol gös­te­rir. Mu­mu ele al­mak­la yol aşıl­mış ol­maz. Ama o ele alın­ma­dan da yo­la dü­şü­le­mez. Şe­ri­atin ışı­ğın­da yo­la dü­şüp git­me­ye baş­la­dın mı, iş­te bu gi­di­şin ta­rî­kat­tir.”

Osman Nuri Topbaş, İmandan İhsana Tasavvuf, Erkam Yayınları

TASAVVUF NASIL ORTAYA ÇIKTI?

TASAVVUF NEDİR? – VİDEO

Paylaş.

1 Yorum

  1. Ahmet Kemal YILDIZ on

    Sûfîlerin alâmeti olan hırka giymesini isteyen müridlerine Cüneyd-i Bağdâdî -kuddise sirruhu- şöyle cevap verir: “Hırka veya yamalı elbise giymenin bir işe yaradığına inansam, demirden elbise yaptırıp giyerim. Fakat içimde her an şu sesi duymaktayım: ‘İtibar hırkaya değil, hurka’yadır (gönül ateşi).'”

    Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri, bu sözüyle, dervişliğin kalb işi olduğunu, belli kıyafet ve alametleri taşımakla kazanılamayacağını anlatmaktadır. Şu hadis-i şerif de aynı meseleyi izah eder. Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: “Allah sizin dış görünüşünüze ve mallarınıza bakmaz. O sizin kalblerinize ve işlerinize bakar”

    Kaynak: Derviş Bohçası / Cihat Ceylan (Semerkand Dergisi, Ağustos 2014)

Yorumlar

Önceki yazıyı okuyun:
ŞİFA SALAVATI

Şifa salavatı, hastaların şifâsı için okunan meşhur salâtlardandır. Şifa salavatının Arapça yazılışı, Türkçe okunuşu ve meali: Okunuşu: “Allâhümme salli alâ...

Kapat