SULTAN II. ABDÜLHAMİT’İN DİNDARLIĞI VE HİZMETLERİ

0

II. Abdülhamît Hân’ın dindarlığı, hizmetleri, merhameti, zekâsı ve kâ­bi­liyeti destanlıktır. Onun ihlâsını şu hâtırâlar ne güzel ifâde eder…

Abdülhamît Han, âcil bir iş zuhûr edince, gecenin hangi vakti olursa olsun uyandırılmasını ister, ertesi güne bırakılmasına rızâ göstermezdi. Bu hususta mâbeyn başkâtibi Es’ad Bey, hâtırâtında şöyle demektedir:

“Bir gece yarısı, çok mühim bir haberin imzâsı için Sul­tân’ın kapısını çaldım. Fakat açılmadı. Bir müddet bekledikten sonra tekrar çaldım, yine açılmadı. «Acabâ Sul­tân’a emr-i Hak mı vâkî oldu?» diye endişelendim. Biraz sonra tekrar çaldım; bu sefer kapı açılarak Sultan, elinde bir havlu ile kapıda göründü. Yüzünü kuruluyordu. Tebessüm etti:

ABDESTSİZ YERE BASMIYOR

«–Evlât! Bu vakitte çok mühim bir iş için geldiğinizi anladım. Kapıyı daha ilk vuruşunuzda uyanmıştım, ancak abdest aldığım için geciktim; kusura bakma! Ben bu kadar zamandır milletimin hiçbir evrakına abdestsiz imzâ atmadım… Getir imzâlayayım!..» dedi.

Ve besmele çekerek evrâkı imzâladı.”

Hattâ zevcesi, II. Abdülhamît Hân’ın bu husûsiyetiyle alâkalı olarak şöyle bir nakilde bulunmuştur:

“O, yatağının başında dâimâ temiz bir tuğla bulundururdu. Yataktan kalktığında çeşme mahalline kadar abdestsiz yere basmamak için bununla teyemmüm alırdı. Sebebini sorduğumda:

«–Müslümanların halîfesi olarak, biz Sünnet ölçülerine dikkat etmezsek, ümmet-i Muhammed bundan zarar görür!..» dedi.”

SARAYDA İBADET VE DUA HALİ

II. Abdülhamît Hân’ın bağlılarından olmayan bir mâbeyn kâtibi de, hâ­tı­râtında şu câlib-i dikkat hâdiseyi anlatır:

“Bir akşamdı. Mâbeynde nöbetçi olarak ben kalmıştım. Gelen mektup, telgraf, rapor ve tezkerelerin listesini tertiplemiştim. Tam huzûra çıkmak üzere iken bir telgraf geldi. İstanbul Lâleli Postahanesi me’murlarından birinin Hünkâr’a çektiği bir telgraftı bu…

Bîçâre me’mur, telgrafında karısının o gece doğum yapacağını ve doğumun da tehlikeli olacağına dâir doktorların kendisini îkâz ettiğini, fakat elinde hiçbir imkân bulunmadığını, bu sebeple merhamet-i şâhâneye sığındığını bildiriyordu.

Ben de bunu pek kayda değer görmeyerek Zât-ı Şâhâne’ye vere­ceğim listenin içerisine almadım. Ancak huzûrda, Pâdişah, âdeti üzere her şeyi ayrı ayrı gözden geçirdikten sonra ilâve etti:

«–Başka bir şey var mı?»

«–Kayda değer bir şey yok efendim!” dediysem de Sultan, ısrarla suâlini tekrarladı ve:

«–Sen kayda değer saymadığını da söyle!» dedi.

Bunun üzerine mâlum telgraftan bahsettim. Arza değmeyeceğini düşünerek listeye almadığımı bildirdim. Hüzünlenerek tâlimat verdi:

«–Hemen getiriniz!»

Şaşkın bir vaziyette telgrafı getirdim. Sultan, orada yazılanları dikkatle okudu. Ardından düşündüğümün tam aksine der­hâl saray doktorunu çağırtarak bana döndü:

«–Der­hâl beraberce Lâleli’ye gidiniz ve doğum yapacak olan kadıncağıza gerekli müdâhaleyi yaptırınız!» diye emir buyurdu.

MİLLETİN MERHAMETLİ BABASI

Sul­tân’ın bu emri üzerine saray doktoru ile o me’murun evine gittik. Va­zi­femizi yerine getirip hastahâneden döndüğümüzde ise, vakit sabaha yaklaşmıştı. Saraya girince, kapının sesinden bizi fark eden Sultan, perdeyi araladı ve eliyle “gelin” diye işâret etti.. Odasının ışıkları yanıyordu.

Demek ki, sabaha kadar ibadet ve duâ ile meşgul olmuştu.

Hemen huzûruna girdik. Neticeyi sordu. Olduğu gibi anlattım:

«–Sul­tâ­nım, doğum bir hayli müşkül oldu. Ancak mütehassıs dok­tor­ların gayretleri ile hasta kurtuldu elhamdülillâh.. Bir erkek çocuk dün­yaya geldi. Adını da Abdülhamît koydular. Sabaha kadar gözyaşları içinde Zât-ı Âlînizin ömür ve devletlerine duâ ettiler…» dedim.

Bizi ayakta dinleyen milletin merhametli babası olan Hünkâr, bu durum üzerine rahatlayarak derinden bir «elhamdülillâh» dedi. Sonra paravananın arkasına geçerek iki rekât şükür namazı kıldı.”

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Abide Şahsiyetleri ve Müesseseleriyle Osmanlı,  Erkam Yayınları

Paylaş.

Yorumlar