SOHBET VE ÂDÂBI

0

Manevî eğitimde insanın rûhuna ve kalbine tesir maksadıyla başvurulan vâsıtaların başında “sohbet” gelir. Sohbet, Rasûlullah -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem- Efendimiz’in en mühim terbiye ve tezkiye metotlarındandır. O, ashâbını sohbetle yetiştirmiştir.

İbâdet vecdiyle îfâ edilen, feyz ve rûhâniyet dolu her sohbet; tıpkı bir mumdan diğer mumların yanışı gibi, esas itibârıyla Rasûlullah -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem- Efendimiz’in sohbet meclislerinden günümüze ulaşan bir rahmet esintisi ve asr-ı saâdet neşvesidir.

Gerçek kulluk, Cenâb-ı Hakk’ı kalpte tanımakla, yani mârifetullah’tan nasip alabilmekle başlar. Diğer bir ifâdeyle, takvâ hayatı yaşamakla gerçekleşir.

Takvâ ise; nefsânî arzuları bertaraf edip rûhânî istîdatları inkişâf ettirerek ilâhî müşâhedenin, yani ilâhî kameraların altında olduğumuzun kalpte dâimî bir şuur hâline gelmesidir. Bu hâle ulaşabilmek için de, nefs tezkiyesi ve kalp tasfiyesi gibi tasavvufî temrinlere ihtiyaç vardır.

MANEVİ OLGUNLAŞMA

Tasavvufta, yani mânevî olgunlaşma yolunda mesâfe alabilmek ise İslâm ahkâmının hem kalben hem de zihnen hazmedilmesiyle mümkündür. Cenâb-ı Hak, ömür boyu muhâfaza etmemiz gereken hudutları bizlere açıkça bildirmiştir. Bunların başında, Allah ve Rasûlü’nün önüne geçmemek, yani bir mesele hakkında Allah ve Rasûlü’nün hükümleri dururken, kendi aklından bir hüküm beyân etmeye kalkışmamak ve haddi aşmamak edebi gelir. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Ey îmân edenler! Allâh’ın ve Rasûlü’nün önüne geçmeyin! Allâh’a karşı takvâ sahibi olun! Şüphesiz Allah işitendir, bilendir.” (el-Hucurât, 1)

Nitekim sahâbe-i kirâm da dâimâ “سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا : işittik ve itaat ettik” diyerek Allah ve Rasûlü’ne teslîmiyetlerini ifâde ederlerdi.

O hâlde, bizim de hayatımızın her safhasını Allah ve Rasûlü’nün beyanlarına göre tanzim etmemiz, en mühim kulluk edebimizdir.

Cenâb-ı Hakk’ın bizlere lûtfettiği en büyük nîmet, îmandır. Bu nîmetin bedelini Allâh’a ödememiz, hamd ve şükrünü hakkıyla edâ etmeye gayret göstermemiz gerekmektedir. Zira bedeli ödenmeyen bir şeye sahiplik iddiâ etmek, abesle iştigâldir.

ALLAH RASULÜ’NE BENZEYEBİLME SANATI

Îmandan sonraki en mühim nîmet de, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e ümmet olmamızdır. Efendimiz’e ümmet olmanın şükür borcunu ise ancak O’na benzeyerek ve her hâlimizi O’nun hâliyle mîzân ederek ödeyebiliriz.

Tasavvuf da zâten bir bakıma “Allah Rasûlü’ne benzeyebilme sanatı”dır. Özü itibârıyla takvâ da budur, ihsân duygusu da, zühd de… Yani kalbin îmandan ihsâna doğru terfî ederek, dünya menfaatlerinden ve nefsin hoyratlığından uzak kalabilmesidir.

Yoksa tasavvuf, kerâmet sevdâsına kapılmak değildir. Kerâmet, kalbinde şüphe olan kişiye karşı bir şok tesiri yapmak içindir. Hak dostları, kerâmet göstermekten dâimâ kaçınmışlardır. Çünkü enâniyetin, yani benliğin tuzağına düşmekten endişe etmişlerdir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de, böyle bir nefsânî tuzağa dûçâr olan Bel’am bin Bâûrâ’nın hazin âkıbeti, bir ibret levhası olarak beyân edilmektedir.[1]

Tasavvuf, Cenâb-ı Hakk’a kul olabilme, İslâm’ı muhabbetle yaşayabilme, merhamet ve şefkatte zirveleşerek Hâlık’ın nazarıyla mahlûkâta bakış tarzı kazanabilme sanatıdır. Yani bütün mahlûkâta rûhumuzdan şefkat, merhamet ve rahmet taşırabilmemizdir.

O’NA BENZEME YOLU

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bize, Allâh’a kul olmayı öğretti. Menfaatlerin ve enâniyetin hoyratlığından, nefsimizin hevâ ve heveslerine kul olmaktan kurtularak, ilâhî kudret akışlarını ibretle seyredip büyük bir tevâzû ve hiçlik duygusu içinde; “Aman yâ Rabbî” diyebilmeyi öğretti… Sahâbe de, O’nun terbiyesinde bu kalbî kıvama ulaşmıştı.

İşte tasavvuf yolu da bu yoldur. O’na benzeme yolu… Îtikadda, ibâdette, muâmelâtta, ukūbâtta, hâsılı her hususta O’na benzeme yolu… Bu yolda en mühim vâsıta ise Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e muhabbet ve O’nu yakından tanıyabilmektir.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri, tasavvufî terbiyenin, ancak şer’-i şerîf hudutları içinde yaşamakla mümkün olduğuna dikkat çekmiştir. Muhabbet ve heyecanın aşırılığından doğan ayak kaymalarının ve taşkınlıkların kabul edilemeyeceğini ifâde buyurmuş, tasavvufun temeline “şeriati zihnen ve kalben hazmetme”yi yerleştirmiştir. Zira, tasavvufta en mühim ilerleme vâsıtası muhabbet olduğu için, tarihte zaman zaman bu hissin aşırılığından doğan yanlışlara düşüldüğü de görülmüştür.

[1] el-A‘râf, 176. Bu zât, önceleri Hazret-i Mûsâ’ya îmân etmişken, dünyevî menfaatler karşılığında küfre kaymıştır.

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Sohbet ve Âdâbı, Erkam Yayınları.

Paylaş.

Yorumlar