SIRLARIN ORTAYA DÖKÜLECEĞİ GÜN

0

Kainatta her şey insan için, o da Allah’a kul olmak için yaratılmıştır. İnsan kendisine bahşedilmiş nimetlere göre hesaba tabi tutulacaktır.

Zamanımızda “Sorumluluk Duygusu” diye ifade edilen bu hissi İslam getirmiştir. İslam inancına göre insanlar, başıboş bırakılmış yaratıklar değildir. Allah Teala, bin bir hikmetle yarattığı insana en güzel ve mükemmel şeklini, mahiyetini vermiş; onu mükerrem olarak yaratmıştır. însana has olarak yarattığı ruh ile onu canlı, akıllı duygulu, kendini aşan yüceliklere meyilli kılmış, bütün bu kabiliyetlerini gerçekleştirmesi, hedeflerine ulaşması, Cennet, Cemal, Rıdvan diye ifade edilen ebedî saadete layık olabilmesi için Dünya’ya göndermiş, ona dünya hayatı vermiştir.

Hristiyanlık’ta mesuliyet hissi yoktur. Onların inancına göre: “İnsanlığı büsbütün günah kirlerine boğan Adem ve onun kıyamete kadar gelecek neslinin günahlarını affettirmek için ilah mertebesine çıkardıkları İsa gelmiş ve kefaret olarak çarmıha gerilmiştir.” Bir de ruhanî reislerinin Allah adına günahları affetme yetkisi vardır.

İslam’da kimsenin günah affetme yetkisi yoktur. “Kimse kimsenin senin günahını yüklenemez.” Şefaatçılar da yine Allah’ın izniyle ve müsaade edilenlere şefaat edebileceklerdir..

Klasik Batı ve Alman Felsefesinde de insan, ilah olmamak için günah işlemek zorundadır. Bu da sakat bir düşüncedir. Zaten insan günahkarlığı ile hüsrandadır. Bir de günah kavramı, insanın çapına göre değişir Avam nazarında kebair, havas nazarında mekrûhat, mukarrebûna göre ise Allah’tan bir anlık gaflet, günah addedilir. Hatasızlığını iddia eden ise büsbütün hata içindedir, çünkü hatasızlık ilahî bir vasıftır.

İslam’da herkesin kademe kademe mes’uliyet sahası vardır. Sorumluluk, çobanlık anlayışı içinde ele alınmıştır. Devlet başkanı halkın çobanıdır ve onların her şeyinden mes’uldur. Ailede erkekler reis olarak, kadınlar da bekçi olarak çobandır ve mes’uliyetleri farklıdır. Hizmetçi efendisinin, işçi iş vereninin malının çobanıdır.

HER ŞEY İNSAN İÇİN

Bir de mücerred manada insanı düşünelim: Kainatta her şey onun için, o da Allah’a kul olması için yaratılmıştır. İnsan kendisine bahşedilmiş nimetlere göre hesaba tabi tutulacaktır.

Vazifesinin şuurunda ve kalpleri Allah’a karşı saygıyla dopdolu olanlar “Allah’ın adı yanlarında anıldığında kalplerinde bir ürperti hasıl olanlar ve ayetler kendilerine okununca imanları ziyadeleşenler” müjdelenmiş, vurdumduymazlık yerilmiş ve böylelerinin, cennetin kokusunu bile alamayacakları belirtilmiştir.

Kainatın esrarını bir kitap gibi okuyabilen, eşya ve hadiselere iman zaviyesinden basiretle bakabilen mü’minin kalbinde şu üç sebepten bir ürperti olur

GÜNAHKÂR OLUŞ

Allah’a karşı mahcubiyet ve hacâletin eseri olarak selim fıtrat üzere yaratılan ve beyaz bezlerin içinde çırpındığı zamanın saffetini muhafaza edememenin kirlenmeden, yaralanıp berelenmeden saçını sakalını ağarttığı ana gelemediği için, Allah’ın adı anıldığında ilahi azamet ve azabın şiddetini hatırlayacak, ürperecek ve titreyecektir. Kur’an’ın ifadesiyle “Zerre kadar hayır işleyen de, şer işleyen de karşılığını görecektir” fermanı mü’mini sarsacak, çile çektirecektir. “İki emniyeti de iki sıkıntıyı da bir kuluma vermem” hadis-i kudsîsî, dünyada emin ve endişesiz yaşayanların, kalplerinde korku olmayanların ukbada korkacaklarını, burada sıkıntı çekenlerin, hesabını yapanların orada “emn ü eman” içinde olacaklarını beyan etmektedir.

VAHŞİ’NİN HİKAYESİ

Ashab-I Kîram mesuliyet hissiyle dopdoluydu. Herbiri bir muhasebe kitabı, muhasebe kutusu idi. Tasnife göre arkadan gelen ve Mekke’nin fethinde Müslüman olanlardan Vahşi’ye atf-ı nazar edelim:

Tedricen nazil olan üç ayetin akabinde kalbi İslam’a ısınan Vahşi, Peygamber’in huzuruna gelince, Efendimiz sordu: “Sen Vahşi misin?”

“ Vahşi’yim” dedi. Efendimiz ondan Hazret-i Hamza’yı nasıl şehit ettiğini anlatmasını istedi.

Anlatınca kalbi kırık Peygamber’in acısı tazelendi. Uhut’ta Hamza’yı şehit eden mızrak sanki Nebiler Nebisinin sinesine saplanmıştı.

Aradan bu kadar zaman geçmiş olmasına rağmen Efendimiz’in hüznü eksilmemişti. “Madem ki Müslüman oldun, hak ve hakikat kapışını çaldın, bu kapıya geleni kimse geri çeviremez. Ancak Hamza benim amcamdır ve seni gördükçe kalbimde bir burkuntu olabilir. Ne olur bana seyrek görün” demişti.

Vahşinin tertemiz vicdanı vardı. Bir kere kiralık katil olarak kana girmiş, elini kana bulamıştı. Günahının ağırlığını hissediyor, Peygamberini kıyıdan köşeden seyrediyor, huzura çıkamıyordu.

Bir gün dünyasını yıkan bir haber aldı. Allah Resûlü ona, “gel!” demeden gitmişti. Deli gibi geziyor, meydanlarda muharebe arıyordu. “Beklediğim ölüm gelse de, şu mahcubiyetten kurtuluversem, şehit olsam. Hz. Hamza’yı öldürdüğüm gibi öldürülüversem de, şu ağırlığı üzerimden atıversem” diyordu. Hz. Ebubekir zamanında Yemame Harbi zuhur etmiş, yalancı peygambere karşı savaş açılmıştı. Vahşi bu fırsatı ganimet bildi. Yemame düşerken Müseyleme-i Kezzab kaçmaya çalışıyordu. Bir sahabi, bir iki darbe vurduysa da tesir edemedi, Vahşiye işaret etti. Vahşi elindeki Hz. Hamza’nın kanına bulanmış paslı mızrağını Müseyleme’nin göğsünden saplamış ve arkasından çıkarmıştı. Mızrağını almadan secdeye kapandı ve “Allah’ım! Artık Resûlü’nün huzuruna çıkabilir miyim? Kafir iken Müslümanların en hayırlılarından birini öldürmüştüm, Müslüman oldum, Kafirlerin en şerlisini öldürüyorum. Acaba kendimi affettirebildim mi?” diyordu.

Biz her an işlediğimiz binlerce günah ve nefesimize karşı bunca vahşeti işlemiş birer vahşi olarak secdeye kapandığımızda bunların ağırlığını duyacağımıza, ne yazık ki, galiba haşre kadar sürecek bir gafletin etkisi altındayız.

NİMETE ŞÜKÜR

Cenab-ı Vahibü’l Ataya’nın bahşettiği sayısız nimet karşısında insan, semavat’ın, arzın ve dağların yüklenmekten kaçındığı emaneti nasıl tekellüf etmişse, öylece mesuliyetini idrak etmeli ve bunu şeref ve bahtiyarlık saymalıdır.

Kendi zatında küçük olan bir kişi, yüce bir makama intisabı ile şeref kesb eder. Ashab-ı Kiram’ın büyük olmalarının sebebi de Resûlullah’ın sohbetinde bulunmaktan kaynaklanıyor.

Herkesin kulluktan kaçtığı zamanda Allah’a kulluğu cana minnet bilmek, yalnız O’na boyun eğmek, yardımı yalnız O’ndan beklemek ve tozlu topraklı yerlere O’nun için baş koymak ise şereflerin en büyüğüdür.

Allah Resûlü vahyin murakebesinde hatadan korunup, geçmiş ve gelecek tüm hataları bağışlanmışken, yine de geceleri ayakları şişinceye kadar ibadet eder, kıyam dururdu. Nefsine neden bu kadar eziyet ediyorsun? sorusuna karşı da: Şükreden bir kul olmayayım mı? cevabını verirdi.

Ashab-ı Kiram da Allah’ın teklifleri kendilerine ulaştıkça onların ağırlığını derinlemesine ruhlarında hissederlerdi. Fakat “Gönlünüzde olanları açığa vursanız da gizleseniz de, Allah onunla sizi sorguya çekecektir.” (2/284) ayeti nazil olunca belleri kırılmış, sarsılmışlardı.

Aradan bir hafta geçmişti ki, kiminin dizleri nasırlaşmış, kiminin gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüştü. Çaresiz Allah Resûlü’nün huzuruna girdiler. Dediler ki: “Ya Resulullah, önceleri bize gücümüzün yeteceği ameller; namaz, oruç, cihat ve sadaka gibi ibadetler teklif olunmuştu. Şimdi şu nazil olan ayete takat getiremiyoruz. Biz beşeriz, seyyiatı fiillerimize aksettirmemeye gayret ediyoruz. Ancak büsbütün kalbimizden geçmesine mani olamıyoruz.”

Resûlullah Efendimiz; “Sizden önceki ehl-i kitabın dedikleri gibi “işittik, isyan ediyoruz” mu diyeceksiniz? Halbuki ashabıma “işittik, itaat ediyoruz” demek düşer” buyurunca, hepsi birden “İşittik, itaat ediyoruz” dediler. Bu hareketleri Allah’ın rahmetini celbetti de “Allah her şahsa ancak gücünün yettiği kadar sorumluluk yükler” (2/286) ayetiyle yükleri hafifletildi ve önceki ayetin hükmü nesh olundu.

NİMETLERDEN HESABA ÇEKİLME KAYGISI

Yukarıda herkesin kendisine bahşedilmiş nimetlere göre hesaba çekileceğini belirtmiştik. Allah uğrunda sahip olunan bütün imkanlar seferber edilecek, yine de bir şeyler yaptım zehabı olmayacak.

Hz. Ebubekir’i “Siddîk-ı Ekber” yapan hem servetini tümüyle harcaması, hem de bedenî hizmetlerde en önde olması; buna rağmen kendinde bir varlık görmemesi ve hesabın şiddetini de ruhunda hissetmesi idi.

“Keşki bir kuş olsaydım, daldan dala konsaydım, beni biri yakalasa yeseydi de insan olmasam, hesaba çekilmeseydim” diyordu.

Adaletin timsali Hz. Ömer, bir gün Ebu Musa el-Eş’arî’ye, “Ya Ebü Musa, kıyamet günü için Allah’tan ne bekliyorsun?” diye sorup, “Ecr-ü mükafata nail olacağız. Çok iyilikler ettik, Allah’tan büyük ihsanlar bekliyoruz” cevabını alınca, “Nefsimi yed-i kudretinde tutan Allah’a yemin ederim ki; hesaptan kurtulmaktan başka bir şey istemiyorum” diyordu. Yine, “N’olaydı, bir saman çöpü olsaydım, anam beni doğurmasaydı, şey’i mezkûr olacağıma nesyen mensiyya olsaydım” derdi. Etrafındaki insanlara daima “Hesaba çekilmezden önce kendi nefsinizi hesaba çekin, amelleriniz tartılmadan kendiniz tartın ki yanılmayasınız “ diye nasihatta bulunurdu.

Bu mahalde bir de Amir b. el-As’a bakalım. O hal-i ihtizarda sıkıntı çekenleri kınardı. “Ölümden niye bu kadar korkuyor, rahmet kapısından niye ürküyorsunuz, ölümsüzlüğe kavuşup ebedî nimetlerle perverde olacaksınız, Dünya sıkıntısından kurtulup rahata erecek. Nebiler Nebisinin turfanda hurma yediği sofraya ulaşacaksınız, ızdırabınız nedendir?” derdi.

Kendisi de o hal ile hallendikçe sıkıntı çekiyor, ağlıyordu. Oğlu başkalarını kınadığı şeye kendinin de müptela olduğunu hatırlatınca da şöyle diyordu:

“Oğlum, ölümü anlatamam sana. Hayatımda üç devir vardır; önceleri Allah Resûlü’nün baş düşmanıydım, O sadık dostlarını Habeşistan’a gönderince Necaşi’nin fikrini bozmak ve Müslümanları yurdundan çıkarmasını sağlamak için becerikli bir kafir olarak ben gittim. Bedir’de ve Uhut’ta karşısına çıktım. Karşısına çıkmak için de vesile arardım. O zaman ölseydim vay halime!

“Kalbim İslam’a ısındı, Resûlullah’a gittim, bana kucak açtı, benden hoşnuttu. Keşki o zaman ölseydim, beni eliyle yıkasaydı, namazımı kılıp benim için mağfiret dileseydi, keski ölseydim o zaman!”

“Ondan sonra ayrı bir devir oldu. Dünyaya karıştık, siyasî çekişmelerle birbirimize düştük, şu anda bir ipeğin çalılar üzerine atılıp çekilişi gibi ızdırap duyuyorum. Yer beni sıkıyor gibi, biraz sonra 60-70 yıllık bir ömrün hesabını vermeye çıkacağım. Karınca kadar vücudumla tınas tınas yığınların sayılması istenecek, “mükellef bir kul olmanın hesabını ver” diyecek Mevla.” Bu sözleri söyleyen Amr, duvara doğru dönüp hıçkıra hıçkıra ağlıyordu; çünkü bu manada ağlamak çocuk değil büyük adam işiydi.

Yeniden gönül dünyamıza dönüp, Hak ve hakikat kapısında direnmez, kafamız çatlayacak’ hale gelmezsek, rahmet kapıları açılmaz, cennet ikliminden rıza meltemleri esmez.

Hepimiz birtakım vazifelerle mükellefiz. Teker teker idaremiz altında bulunanlardan, namaz kılmayan yakınlarımızdan, İslam’dan habersiz dostlarımızdan, memleketimizdeki İslam’a karşı olan alakasızlıktan Allah’a hesap vereceğiz.

“Bütün sırların ortaya döküleceği gün” gelecektir. Burada vazifemizin ağırlığını hissedelim, burada titreyelim, ürperelim, sıkıntı ve çile çekelim ki öteler ötesinde “emn ü eman” içinde olalım. Allah yar ve yardımcımız olsun.

Kaynak: Mustafa Avcı, Altınoluk Dergisi, 1986 – Ağustos, Sayı: 6

PAYLAŞ.

Bir yorum bırak

Önceki yazıyı okuyun:
DİYANET’TEN KUR’AN-I KERİM VE MEALLERE YAKIN TAKİP

Diyanet İşleri Başkanlığı, İslam dininin temel nitelikleri açısından sakıncalı olduğu tespit edilen Kur’an-ı Kerim ve meallerin basım ve yayımının durdurulmasına,...

Kapat