ŞEYTAN SİZİ ALLAHIN AFFIYLA KANDIRMASIN

0

Günahların kefareti için neler yapmalıyız? Allah’ın (c.c) rahmetine, affına mazhar olmak için neler yapmalıyız? Hangi vakitler duaların kabul olduğu kıymetli zamanlardır? Peygamber Efendimizin (s.a.v) tavsiyeleri nelerdir? Osman Nuri Topbaş Hocaefendi anlatıyor…

“…Sakın şeytan, Allâh’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın!” (Lokmân, 33)

Âyet-i kerîmede, samimiyet ve amel-i sâlih istiyor, tevbe istiyor Cenâb-ı Hak:

“Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının! Ne babanın evlâdı, ne de evlâdın babası nâmına hiçbir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki Allâh’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. Şeytan, Allâh’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın!” (Lokmân, 33)

Bazı kimseler; “Efendim, Allah Gafûru’r-Rahîm’dir…” Âmennâ ve saddaknâ!.. Fakat Cenâb-ı Hak senden amel istiyor. Tevbeni ispatlamanı istiyor. Onun için bir de kardeşler, seherler şart.

Cenâb-ı Hak:

وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالْاَسْحَارِ (“…Seher vaktinde Allahʼtan bağışlanma dileyenler.” [Âl-i İmrân, 17]) buyuruyor.

Seherlerde Cenâb-ı Hak kapılar açıyor. Ne kapısı açıyor? Af kapısı.

Affa ihtiyacımız var mı? Sonsuz…

Cenâb-ı Hak seherlerde uyanmamızı… Gündüzü ona göre ayarlayacağız, ona göre geceyi istikâmetlendireceğiz.

Yine Cenâb-ı Hak; “bilenler kim, bilmeyenler kim” (Bkz. ez-Zümer, 9) Orada Cenâb-ı Hak o havanın loş… Bir zuhurat veriyor kalbe, orada da;

“سَاجِدًا وَقَائِمًا” buyruluyor. Hakk’ı bilenlerden olabilmek. Kalp âlemi, kalp ufku açılıyor.

Üçüncü olarak da;

“سُجَّدًا وَقِيَامًا” buyruluyor. İbâdurrahmân, yani Allâh’ın rahmetinin tecellî ettiği gerçek kullar, “geceleri secde ve kıyam hâlinde olurlar” buyruluyor. (Bkz. el-Furkân, 64)

Efendimiz seherlerde uzun uzun teheccüd kılardı. Hattâ bu teheccüd namazını seferlerde bile aksatmazdı, o çöl seferlerinde bile.

Seherler, bir istiğfar zamanıdır.

Efendimiz:

“Îmânınızı yenileyin (buyuruyor) kelime-i tevhid ile.” (Ahmed, II, 359; Hâkim, IV, 285/7657)

“لَا اِلٰهَ اِلَّا اللهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ الْمُبِينُ” Îmânı yenileme akdidir.

Tefekkür edilecek. Cenâb-ı Hak bize en büyük nîmeti verdi; îman… Bu îmânı muhafaza edebilmek son nefese kadar. Bu kelime-i tevhîdi tekrarlayacağız. Gündüz de kelime-i tevhîdi yaşayacağız. Yaşanan, canlı bir kelime-i tevhîd olacağız.

Üçüncüsü; salevât-ı şerîfe var. Peygamber Efendimiz’le selâmlaşma. Ve Efendimiz’e kim daha çok salevât-ı şerîfe getirir? Muhabbeti olan getirir. İnsan muhabbet duyduğu kişiyi/şahsı unutmaz. Hattâ seherlerden ziyâde, gidip gelirken, yolda vs. hanımlar ev işlerini yaparken, ağızlar salevât-ı şerîfe ile ıslak olması…

Efendimiz;

“Ben Cuma günü doğrudan doğruya, Cuma’nın dışında melekle gelir, ben de icâbet ederim.” buyuruyor. (Bkz. İbn-i Mâce, Cenâiz, 65. Bkz. Ebû Dâvûd, Salât 201/1047, Vitir 26; Nesâî, Sehv, 46)

Yine seherlerde, havanın loş karanlığında kabir iklimine girebilmenin ön hazırlığı oluyor. Çare yok, mutlakâ gireceğiz kabir âlemine. Bu seherlerde kalkmak, bunun bir ön hazırlığı olmuş oluyor.

Nasıl vücudumuza maddî merkezler var; kalp, akciğer, karaciğer, mide vs… Bu mânâda seherlerde rûhânî merkezlerimiz var, letâifler var, bu letâifleri tezyîn edebilmek.

Âlemlerin Efendisi buyuruyor, Rasûlullah Efendimiz:

“Yeniden dirilme günü çok sıcak bir gündür. O gün ferahlamak için şimdiden oruç tut. Kabir yalnızlığı için gece karanlığında iki rekât teheccüd namazı kıl.” (Ebû Nuaym, Hilye, I, 165)

Yine Efendimiz buyuruyor:

“Aman gece kalkmaya gayret edin. Çünkü o, sizden önceki sâlihlerin ibadetiydi. Şüphesiz gece ibadetine kalkmak, Allâh’a yakınlıktır. (Bu ibadet) günahlardan alıkoyar. (Rûhâniyeti artırıyor çünkü.) Hatâlara keffâret olur, bedenden dertleri giderir.” (Bkz. Tirmizî, Deavât, 101/3549)

Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri, Allah dostu, vefatından sonra rüyada görüldü. Kendisini rüyada gören kimse:

“–Ne haber var ey Allah Rasûlü’nün torunu?” dedi. O da cevâben dedi ki:

“–Okuduğumuz ilmî ibareler kenarda kaldı. Tasavvufî işaretler, onlar da kenarda kaldı. Bize gecenin ortasında kıldığımız rekâtlardan başka bir şey fayda vermedi.”

Onun için teheccüdler çok mühim kardeşler! Onun için samimiyetle… Cenâb-ı Hak bizi seherlerde istiğfâra davet ediyor.

İkinci olarak, bu, Cennet’i kazananlar:

اَلْعَابِدُونَ: (“…İbadet edenler…” [et-Tevbe, 112]) İbadetlerde tâzim. Namazda öyle. Bir yasak savar gibi namaz istemiyor Cenâb-ı Hak. Huşû ile bir namaz istiyor. “…Secde et ve yaklaş.” (el-Alak, 19) buyruluyor.

Duâ edelim, Allah bize namazı çok sevdirsin ki cemaatle kılalım. Bilhassa sabah ve yatsı namazlarına, kısa gecelerde bile devam edelim.

Oruç öyle; oruç ayrı bir güzellik. Orucun bize iki faydası var en mühim: Biri; Allâh’ın nîmetlerini hatırlatıyor. Aç kalınca Allâh’ın nîmetlerini hatırlıyorsun. Yarım bardak suya hasret kalıyorsun, yarım dilim ekmeğe hasret kalıyorsun. Cenâb-ı Hak ne kadar ihsan sahibi!..

Bir de kendin aç kalıyorsun, fakirleri hatırlıyorsun.

Yusuf -aleyhisselâm- aç olarak dağıtırdı ki erzakları, açların hâlinden anlayayım diye.

Zekât, infak… Bunlar da… Zaten zekât fakirin hakkı, bizim malımız değil. Vermemek büyük bir gasp, Allah korusun, ağır bir ceza.

Sadaka var, infak var. Bu da Cenâb-ı Hakk’a yakınlığımız… Bunu da severek vermek. Çünkü Allâh’ın bir nîmeti. “Ben alırım” buyuruyor Cenâb-ı Hak. (Bkz. et-Tevbe, 104)

Burada Cenâb-ı Hak bizi malımızla test ediyor. Îman testi hâlindeyiz.

Ondan sonra:

اَلْعَابِدُونَ buyruluyor. “…Hamd edenler…” (et-Tevbe, 112)

Rasûlullah Efendimiz her sözüne bir hamd ile başlardı. Fâtiha-i Şerîfe de hamd ile başlıyor.

Hamd, tefekkürü gerektirir. Kur’ân-ı Kerîm’in 137 yerinde bizi Cenâb-ı Hak ilâhî azamet ve kudret akışlarını tefekküre davet ediyor. Kâinat, ilâhî bir vitrin. Kalp, burada her an değişik tecellîler seyreder. Kim ama? Kalbi olanlar, kalbi inkişâf ettirenler.

Her şey tefekküre bir davetiye. Bu tefekkürle kul, hamd hâlinde yaşar. Fâtiha’nın ilk âyeti hamd ile başlıyor. Onun şuuruna erer.

Âlimler nasıl olacak, ilim ehli?

Cenâb-ı Hak:

“…Allah’tan gereği gibi ancak (mârifet ve irfan sahibi) âlimler korkar…” (Fâtır, 28) buyuruyor. Çünkü ufuklar açılıyor.

Ondan sonra;

اَلسَّائِحُونَ buyruluyor. “…Oruç tutanlar…” (et-Tevbe, 112) O mevsime giriyoruz.

Bir de; “…Allah için seyahat edenler…” (et-Tevbe, 112) Bir de burada mühim bir işaret var. Abdullah bin Ömer -radıyallâhu anh- diyor:

“Namaz kılmaktan yay gibi olsanız diyor, oruç tutmaktan çivi gibi olsanız; haram ve şüphelileri terk etmedikçe, Allah ibadetlerinizi kabul etmez.” diyor.

Onun için ağzımıza giren lokmaya da çok dikkat etmemiz lâzım. Tıyb olacak, helâl olacak, Allâh’ın haram kıldığı bir şey karışmayacak.

Yine bu, oruçken yine, oruçlu incitmeyecek ve incinmeyecek. Bir câhille karşılaştığı zaman “selâmâ” diyecek, geçecek. (Bkz. el-Furkân, 63)

Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ın güzel bir, bize bir tebliği var; buyuruyor:

“Ne söylediğini, kime söylediğini, ne zaman söylediğini unutma.” diyor. Bu senin âhirette karşına çıkacak. “Ne söylediğini, kime söylediğini, ne zaman söylediğini unutma.” buyuruyor.

Ondan sonra;

اَلرَّاكِعُونَ السَّاجِدُونَ buyruluyor. “…Rükû ve secde hâlinde olanlar…” (et-Tevbe, 112) Namazdan bahsediyor. Çünkü namaz, 99 yerde geçiyor. Namaz çok mühim. Namazsızlık, bir felâket. Allah ile mü’min arasında bir bağlantı oluyor namaz.

Yine Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“Ey Âdemoğulları! Her secdeye gidişinizde güzel elbiseler giyin…” (el-A‘râf, 31) buyuruyor. İlâhî huzûra pasaklı olarak durmayın namaza buyuruyor. Kul daima tesettüre dikkat edecek, bir de ilâhî huzûra durduğunun farkında olacak.

İbrahim -aleyhisselâm- da kendisi, “Beni ve neslimi namaz kılanlardan eyle…” (İbrahim, 40) buyuruyor, huşû ile namaz kılanlardan.

Yine bu Sekar Cehennemi’ne düşenlere, Cennet’e girenler uzaktan sesleniyorlar:

“–Sizi Cehennem’e sokan nedir?” diyorlar. Beş şey sayılıyor. Birincisi:

“–Biz namaz kılanlardan değildik.” diyorlar.

İkincisi:

“–Merhametsizdik.” diyorlar. “Yoksulu doyurmazdık.” diyorlar.

Üçüncüsü:

“–Bâtıla dalanlarla beraberdik.” diyorlar.

Bugün maalesef televizyonun bazı programları, internet filân, modalar; bâtıla daldırıp götürüyor, âhireti unutturuyor.

“–Cezâ gününü de yalan sayardık.” Tabi kalp kararıyor.

“–Ölüm de geldi çattı.” diyorlar. (Bkz. el-Müddessir, 40-47)

Ondan sonraki madde:

“…Mârûfu emrederler, münkerden nehyederler…” (et-Tevbe, 112) Bu, Cennet’le müjdelenenler.

Cenâb-ı Hak:

“Sizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk bulunsun (diyor). İşte onlar, kurtuluşa erenlerdir.” (Âl-i İmrân, 104) buyuruyor. Yine;

“İnsanlar arasından çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. Mârufu emreder, münkerden nehyedersiniz…” (Âl-i İmrân, 110) buyuruyor.

Bir defa kendimizi ihyâ edeceğiz, bu şekilde evlâtlarımızdan başlayarak, âilemiz, akraba, civar civar, onları İslâm kültürüne davet edeceğiz.

Vazifemiz nedir o zaman? Allah Rasûlü’nün insanları nasıl eğittiğine dikkat etmemiz lâzım. Allah Rasûlü’nü seven, O’nun gibi insan yetiştirmeye gayret eder.

Ebû Bekir Efendimiz’den Habeşli Vahşî’ye kadar nasıl yetiştirdi Efendimiz? Bu câhiliyyenin yarı vahşî insanlarını nasıl bir eğitime tâbî tutuyor ki onlar gökteki yıldızlara döndü? Fazîletler medeniyeti inşâ ettiler?

Ashâb-ı Suffe de Efendimiz’in yaptığı eğitime, bizim için en güzel örnek. Câbir diyor;

“Gelip diyor, baktım diyor, Allah Rasûlü’nün midesi içine çökmüştü diyor, devamlı diyor, Kur’ân kültürünü tâlim ediyordu.” diyor.

Hattâ Ebû Talha diyor; “İki büklüm olmuştu.” diyor. (Bkz. Ebû Nuaym, Hilye, I, 342)

Abdullah ibn-i Mes’ûd, nasıl bir tâlim ki;

“Ağzımızdan giren lokmaların tesbihâtını duyar hâle geldik.” diyor.

Ben nasıl Allâh’a kul olurum derdindeydi ashâb-ı kirâm.

Hâlid bin Velid, İslâm orduları kumandanı. Vücudunda kılıç darbesinden boş yer yoktu. Vefat ederken kendi kendisini muhasebeye tuttu:

“Acaba ben niye yatakta ölüyorum dedi, niye ben yatakta ölüyorum âcizler gibi dedi. Ömrü kılıç şakırtıları arasında, at kişnemeleri arasındaki bir cengâverin ne hazindir ki yatakta ölmesi!..” dedi.

Her mü’min, kendisi “Ben Allah için ne yaparım?” onun derdindeydi.

Ondan sonra:

وَالْحَافِظُونَ لِحُدُودِ اللّٰهِ “…Allâh’ın hudutlarına dikkat edenler…” (et-Tevbe, 112)

Yani demek ki her hâlimizde Allah Rasûlü’nün hâline dikkat etmemiz… Muvaffakıyet anlarında taşmamak, şımarmamak.

Rasûlullah Efendimiz hep buyururdu:

اَللّٰهُمَّ لَا عَيْشَ إِلّٰا عَيْشُ الْآخِرَةِ

“Esas hayat âhiret hayatıdır.” (Buhârî, Rikāk, 1)

Mekke Fethi’ne girerken bu hadîs-i şerîfi okuyordu Efendimiz.

لَا عَيْشَ إِلّٰا عَيْشُ الْآخِرَةِ

Mekke Fethi’yle ilgili de bir şımarma gelmesin, Allâh’ın lûtfu çünkü.

Uhud’da çok zor anlar oldu. Açlık, soğuk vs. Ashâb;

“–Acaba Allâh’ın yardımı gelmeyecek mi?” diye içlerinde şüpheler gelmeye başladı. Yine Efendimiz:

“اَللّٰهُمَّ لَا عَيْشَ إِلّٰا عَيْشُ الْآخِرَةِ” buyurdu. Sabırdan sonra Allâh’ın gözükmez orduları geldi, zafer oldu.

Velhâsıl kardeşler! Zâhirî farzlar var, namaz, oruç, zekât gibi. Mânevî farzlar var; tefekkür, merhamet ve cömertlik.

Ne kadar merhamet ve cömertlik?

Ashâb-ı kirâm:

“–Yâ Rasûlâllah! Biz hepimiz cömerdiz.”

“–Yok.” diyor, akrabalarına şöyle böyle, yok diyor.

“–Nasıl yâ Rasûlâllah?” diyorlar.

“–Âm ve şâmil, bütün Allâh’ın mahlûkâtına şâmil merhamet.” buyuruyor. (Bkz. Hâkim, IV, 185/7310)

Kapındaki kediye, köpeğe, ne varsa hepsine şâmil.

Ashâb-ı kirâm bunu çok iyi yaşıyordu.

Seherlerin ihyâsı var.

Adâlet ve hakkı tutup tevzî etme var. İsterse oğlun olsun, baban olsun, kim olursa olsun, hakşinas olmak var.

Tevâzu sahibi olmak var.

El-Emîn, es-Sâdık olabilmek var.

Edep, hayâ sahibi olmak var.

Sabır var… Bunlar zâhirî farzlar.

Bir de bâtınî haramlar var. Onlardan kaçmak:

Gurur, kibir, haset, yalan vs…

İsraf, Allah korusun, bugün zamanımızda maalesef bu çok arttı. Bu aşağılık duygusunu geometri ile bertaraf etme gayretidir, bu da felâket.

Cimrilik var, kendine biriktirme. Hâlbuki mülk Allâh’ındır.

Haset, yalan vs. gıybet, bunlar da birer faciadır, yalan.

İnşâallah, Cenâb-ı Hak öyle bir Ramazân-ı Şerîf, üç aylar geçiririz ki -inşâallah- bu cemâlî hasletlerle müzeyyen oluruz, bu harâmî husûsiyetlerden de uzaklaşırız -inşâallah-.

MÜBAREK MEVSİM ÜÇ AYLAR

KALPLERİMİZİN SAÂDET SERMÂYESİ NEDİR?

OSMAN NURİ TOPBAŞ HOCAEFENDİ DİĞER SOHBETLER

Paylaş.

Yorumlar