SÂLİH ZATLAR İNSANDAN ÜMİT KESMEZ

0

Güzel ahlâkın hizmette ne büyük bir tesir husûle getirdiğini gösteren şu misâl, ne kadar da ib­ret­li­ktir.

Ra­ma­zân-ı Şe­rîf’te va’z u na­sî­hat için Er­zu­rum’un bir kö­yü­ne dâ­vet edi­len İbrahim Hakkı Hazretleri’ni alıp kö­ye ge­tir­mek üze­re, üc­ret kar­şı­lı­ğın­da bu iş­le­ri ya­pan gayr-ı müs­lim bir hiz­met­çi, bir at ile gön­de­ril­miş­ti. Yola çıkıldı. Fakat binit bir tane olduğundan İbrahim Hakkı Hazretleri, Ömer -radıyallâhu anh-’ın Kudüs’e giderken, kölesiyle nö­bet­le­şe de­ve­ye bin­me­si hu­sû­sun­da­ki ahlâk-ı hamîdesini tat­bik et­ti. Gayr-ı müs­lim hiz­met­çi bu­na her ne ka­dar:

“–Köy­lü­ler bu du­ru­mu işi­tir­ler­se, be­ni azar­lar­lar; üc­re­ti­mi de ver­mez­ler!” di­ye îti­raz et­tiyse de, Haz­ret:

“–Ev­lâ­dım, son ne­fes­te hâ­li­mi­zin ne ola­ca­ğı meç­hul! Sen köy­lü­le­rin se­ni azar­la­ma­sın­dan en­di­şe edi­yor­sun, ben ise Al­lâh’ın hu­zû­run­da ve­ri­le­cek olan bü­yük he­sap­tan kor­ku­yo­rum!..” buyurup ata binme işini sıraya koydu.

Hik­met-i ilâ­hî, tam kö­ye gi­re­cek­le­ri es­nâ­da sı­ra hiz­met­çi­ye gel­di. Köy­lü­ler­den kor­kan adam­ca­ğız, hak­kın­dan ferâgat et­ti­ği­ni be­lir­te­rek, ata Haz­ret’in binmesini ıs­rar­la istediy­se de İb­ra­him Hak­kı Haz­ret­le­ri:

“–Sı­ra se­nin­dir!” de­di ve atın önün­de yü­rü­ye­rek kö­ye gir­di.

Halk bu hâ­li gö­rün­ce, he­men hiz­met­çi­nin et­ra­fı­nı sar­dı ve:

“–Vay den­siz! Genç­li­ği­ne bak­ma­dan ata ku­rul­muş, şu ak sakallı ih­ti­yar üs­tâ­dı yü­rüt­mek­te­sin ha!” şek­lin­de sert ifâ­de­ler­le azar­la­ma­ya baş­la­dı­lar. İb­ra­him Hak­kı Haz­ret­le­ri me­se­le­yi îzah edince azarlamaktan vaz­geç­ti­ler.

O sı­ra­da köy­lü­ler­den bi­ri hiz­met­çi­ye:

“–Be adam! Bu kadar fazîleti gör­dün ve yaşadın! Bâri müslüman ol!” dedi.

Hizmetçi, birkaç dakikalık sükûttan sonra oradakilere şu ibretli cevabı verdi:

“–Eğer si­zin dî­ni­ni­ze dâ­vet edi­yor­sa­nız, as­lâ! Ama şu mü­bâ­rek zâ­tın dînine dâvet ediyorsanız, o dîne daha yoldayken îmân ettim bile!..”

En­gin gö­nül­lü bir Hak dos­tu ta­ra­fın­dan ser­gi­le­nen bu mi­sâl, bir hi­dâ­yet ve rah­met üs­lû­bu­dur. İn­sa­na, da­ha zi­yâ­de onun özü­ne îti­bâr ede­rek dav­ran­mak, bir mâ­nâda ya­ra­tı­la­na, Ya­ra­tan’ın merhamet na­za­rıy­la ba­ka­bil­mek­tir. Bu­nun için sâ­lih gö­nül­ler, in­sa­na, Al­lâh’ın yer­yü­zün­de­ki “ha­lî­fe”si ol­du­ğu şu­uruy­la na­zar eder­ler. Ve yi­ne ona ilâ­hî bir sır üf­len­di­ği­nin[1] id­râ­kiy­le yak­la­şır­lar. On­lar, gü­nah­lar­la ne ka­dar kir­len­miş bu­lu­nur­sa bu­lun­sun, özün­de­ki mü­kem­mel­li­ğe ba­ka­rak gü­nah­kâ­ra sırt­la­rı­nı dön­mez­ler. O sâ­lih zât­lar, in­san­dan ko­lay ko­lay ümit kes­mez, ay­rı­ca onun da ümi­di­ni yitirmemesini telkin ederler.

[1] Bkz. el-Hicr, 29; Sâd, 72.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hizmet, Erkam Yayınları

Paylaş.

Yorumlar

Önceki yazıyı okuyun:
ZİKİR VE TEFEKKÜRÜN EN BEREKETLİ VAKTİ

Günün en kıymetli kısmı, gecenin üçte ikisinden sonrasına tekâbül eden seher vakitleridir. Seher vakitleri, zihnin meşgalelerden uzak olduğu, kalbin durulup...

Kapat