SAHİBÜL VEFA NE DEMEK?

0

Sahibül vefa ne demektir? Vefanın anlamı nedir? Vefa sahibi olmanın gereklilikleri nelerdir? Musa Topbaş Efendi’ye “Sâhibü’l-vefâ” denmesinin sebebi nedir? Osman Nuri Topbaş Hocaefendi  muhterem pederi Merhum Sâhibü’l-vefâ Hâce Musa Topbaş Efendi’yi anlatıyor…

Vefâ; gönüldeki sadâkat, teslîmiyet ve itaat hâlini, ne pahasına olursa olsun kaybetmemek, ahdini unutmamak, bir mevsim değil ömür boyu istikâmeti muhafaza edebilmektir. Sâhibü’l-vefâ, vefa sahibi anlamına gelmektedir.

Îman, ruhlar âleminde Rabbimiz’le yaptığımız ezelî ahde bu dünyada sadâkat göstermemizdir. Yani özü itibâriyle îman, bir nevî “ahde vefâ” işidir.

Bu vefâ ise, sadece verilen sözde durmaktan ibâret değildir. Vefâ; gönüldeki sadâkat, teslîmiyet ve itaat hâlini, ne pahasına olursa olsun kaybetmemek, ahdini unutmamak, bir mevsim değil ömür boyu istikâmeti muhafaza edebilmektir.

Cenâb-ı Hakk’a olan bu vefâ, O’na yakınlık derecelerine göre bütün yaratılanları da şümûlüne alır. Yani gerçek bir vefâ; Cenâb-ı Hakk’a olan şükran ve minnettarlık duygusunun bir neticesi olarak, en başta Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e, bütün nebîler silsilesine, Peygamber Efendimiz’in ehl-i beytine ve ashâbına, daha sonra ise îman nîmetinin bizlere kadar ulaşmasında hizmeti geçmiş olan bütün sâlih mü’minlere, gönüllerimizi irşâd eden mürşid-i kâmillere, ana-babaya, hısım-akrabaya, din kardeşlerine karşı hürmet, muhabbet, duâ ve teşekkür hissiyâtı içinde yaşamaktır. Bu hâli de geçici bir dönem için değil, hayatın iyi-kötü her gününde devam ettirebilmektir.

MUSA TOPBAŞ EFENDİ’YE “SÂHİBÜ’L-VEF” DENMESİNİN SEBEBİ

Muhterem pederim Mûsâ Efendi -rahmetullâhi aleyh-, sevenleri tarafından “sâhibü’l-vefâ” olarak adlandırılacak derecede müstesnâ bir “vefâ” duygusuyla temâyüz etmiş, örnek bir şahsiyetti. Onun vefâsı; sağ olanlar kadar, vefat etmiş olanları da şümûlüne alırdı. Nitekim kendilerindeki bu vasfın sayısız misallerinden biri sadedinde, bir gün Abdullah Sert Bey’e demişler ki:

“–Karacaahmed Kabristanı’nda, Yaman Dede ve Hattat Hâmid Aytaç Bey’in kabirleri vardır. Yaman Dede, Allah ve Rasûl’üne olan engin muhabbetiyle; Hâmid Aytaç Bey de İslâm harflerinin sanata aksedişi olan hüsn-i hat sahasındaki güzel hizmetleriyle, çok kıymetli insanlardı. Onların kabirlerine gidip bir bakınız. Şayet ihtiyaç varsa mezarlarının tanzimiyle alâkadar olalım.”

Abdullah Bey de gidip bakmış ve her iki kabrin de gayet muntazam olduğunu görüp Mûsâ Efendi’ye mâlumat vermiş.

AFYON’DAN BİR HATIRA

Yine Mûsâ Efendi -rahmetullâhi aleyh-, bir Anadolu seyahatlerinde, Afyon’un Çay ilçesinden geçerken yanındakiler:

“–Efendim, burada Emir Buhârî Hazretleri’nin hulefâsından Îsâ Dede medfundur.” deyince Hazret’in kabrini ziyarete gitmişler. Fakat orayı, etrafında birtakım mahlûkâtın dolaştığı, yıkık-dökük, perişan bir vaziyette bulmuşlar. Bunun üzerine Mûsâ Efendi Hazretleri mahzun bir şekilde:

“–Evlâdım, bakınız; bu zâtların, ümmete büyük hizmetleri olmuştur. Onlara hürmet göstermek, hâtıralarına sahip çıkmak lâzım.” buyurmuşlar. Konya’ya vâsıl olduklarında, mimar Mehmet Dolular Bey’e bu husustan bahsederek:

“–Mehmet Bey, siz mimarsınız; oraya gidin, bir bakın. Orayı bir elden geçirelim. Böyle mühim bir yerin şehrin içinde perişan hâlde kalması uygun olmaz, hem de o insanlara bir vefâsızlık olur bu.” demişler.

Mehmet Dolular Bey de, muhtemelen vakıfların uhdesinde bulunan bu yer için ilgili makamlardan resmî izinleri de alarak, çok güzel bir proje yapmış. Yıkık yerlerini, kapısını-penceresini tamir ettirerek bahçesini çimlendirmiş, çevre duvarlarını güzelce yaptırmış. Hem şehre bir güzellik verilmiş, hem de o mânevî büyüklere bir vefâ örneği sergilenmiş. Mûsâ Efendi -rahmetullâhi aleyh- daha sonra gittiklerinde, orayı bir gül bahçesi gibi bulup, huzurla ziyaret etmişler.

Ecdâdımız da geçmişlere vefâ hissinin devam etmesi için, kabristanları ekseriyetle şehir içlerinde ve câmi önlerinde yapmışlardır ki oradan gelip geçenler, hem mevtâlara bir Fâtiha okusunlar, hem de kendi istikballerini görerek tefekkür-i mevt imkânı bulsunlar.

“YIKIK, BAKIMSIZ VEYA İNŞAATI YARIM KALMIŞ BİR CÂMİ, KUR’ÂN KURSU VS. GÖRSELER…”

Yine Mûsâ Efendi -rahmetullâhi aleyh- bir yere giderlerken, yol üstünde; yıkık, bakımsız veya inşaatı yarım kalmış bir câmi, Kur’ân kursu vs. görseler; “Aman buralara bir el uzatalım!” derler, az veya çok, mutlaka bir katkıda bulunmaya gayret ederlerdi. Yani bir yerde eksik, noksan, yapılması gereken bir hizmet görseler; “Nasıl olsa ilgilenen birileri vardır.” demeyip muhakkak oraya yardımcı olmaya çalışırlardı.

DOKTORLARI ONDAN NASIL BAHSEDİYOR?

Mûsâ Efendi -rahmetullâhi aleyh-’in müstesnâ nezâket, zarâfet, kadirşinaslık ve vefâsını gösteren bir başka misâl de, kendisinin tedavisiyle meşgul olan bütün doktorlara, ayrı ayrı ve her sene bir hediye veya mektup göndermeleri idi. Bunu Medîne-i Münevvereʼde bulundukları zaman bile aslâ ihmâl etmez, gerekirse bizlere telefon ederek bu vazifeyi kendileri nâmına yapmamızı isterlerdi.

Nitekim doktorlarından biri, kendisini çok duygulandıran bu vefâkârlığı şöyle ifade etmişti:

“Ben bu kadar hasta tedâvi ettim. Hastalarımın bana tedâviden sonra teşekkür edip hediye verdikleri olurdu ama, bir sene sonra ve devam eden yıllarda bunu hatırlayıp da teşekkür eden insan, ilk defa gördüm.”

Yine merhum pederim Mûsâ Efendi, ben daha kundaktayken hizmetimi görmüş olan hemşireyi, elli beş sene sonra aratarak buldurmuş ve ona ikram ve ihsanlarda bulunmuştur.

SÂMİ EFENDİ HAZRETLERİ’NE OLAN VEFÂSI

Hele onun, muhterem üstâdı Sâmi Efendi Hazretleri’ne olan vefâsı, dillere destandı. Bayram günlerinde ilk ziyaret ettiği yer, Efendi Baba’nın hâne-i saâdetleriydi. Yine ilk olarak onun kurbanlarını kestirirdi. Sâmi Efendi Hazretleri’ne o kadar muhabbetliydi ki, Efendi Baba’nın sağlığında onun âile fertlerine nasıl büyük bir hürmetle hizmet ve ikramda bulunmuşsa, Efendi Baba’nın vefâtından sonra da büyük bir vefâ hissiyle aynı şekilde hürmet ve ikrama devam etmiştir.

Ondaki bu nevî hâller, âdeta Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz ve selef-i sâlihîn’in eşsiz sadâkat ve vefâsından birer akisti.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in hayatı, vefânın zirve misalleriyle doluydu. Nitekim Mekke’de zulüm gören müslümanların Habeşistan’a hicretinden yıllar sonra Necâşi’nin elçileri, Efendimiz’in huzûruna gelmişlerdi. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, onlarla yakından ilgilendi, hattâ bizzat hizmet etti. Ashâb, bu hizmeti kendilerine bırakmasını istediklerinde de, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şu mânidar cevabı verdi:

“–Bunlar Habeşistan’a hicret etmiş olan ashâbıma yer göstermiş, ikram etmişlerdir. Buna karşılık şimdi ben de onlara hizmet etmek isterim.” (Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, VI, 518, VII, 436)

Yine Mescid-i Nebevî’yi temizleyen bir siyâhî vardı. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onu bir ara göremedi. Merak ederek nerede olduğunu sordu. Vefât ettiğini söylediler. Bunun üzerine vefâ âbidesi olan Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Bana haber vermeniz gerekmez miydi?” buyurdu. Daha sonra; “Bana kabrini gösterin!” diyerek kabrine gitti, cenâze namazı kıldı ve onun için duâ etti. (Buhârî, Cenâiz, 67)

Peygamber Efendimiz’in ahlâkıyla ahlâklanarak O’nun gerçek vârisleri olan evliyâullah da; hayat şartları, makam-mevkîleri, sosyal statüleri değişse bile, gönüllerindeki vefâ hisleri hiçbir zaman değişmeyen, istikâmetleri aslâ sarsılmayan örnek şahsiyetlerdir.

Sâmi Efendi Hazretleri’nin buyurduğu gibi:

“İstikâmet sahibi, dağ gibi müstakîm olmalıdır. Çünkü dağın dört alâmeti vardır:

1) Sıcaktan erimez,

2) Soğuktan donmaz,

3) Rüzgârdan devrilmez,

4) Sel alıp götürmez.”[1]

Yani hayatın değişen şartları; onların yüksek karakterini bozamaz, gönüllerindeki vefâ hislerini yok edemez.

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-, Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ı gıyâbında medhederek şöyle buyurmuştur:

“Sen, şiddetli kasırgaların bile yerinden hareket ettiremediği, kuvvetli sarsıntıların bile yok edemediği yüce bir dağ gibiydin!”[2]

Merhum üstâdımız Mûsâ Efendi de ömrü boyunca sergilediği örnek davranışlarıyla bizlere, “sevenlerin vefâsının nasıl olması gerektiği” hususunda âdeta Hazret-i Ebû Bekir Sıddîk misâli bir muhabbet ve sadâkat muallimliği yaptı.

Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, halîfe olmadan evvel büyük bir tevâzu ve mahviyet içinde, yetim kızların koyunlarını sağar, onlara yardımcı olurdu. Halîfe olup bütün ümmetin yükü omuzlarına bindiği vakit, artık yetimlerin koyunlarını sağamaz diye düşünülürken, o mübârek sahâbî, aynı şekilde bu hizmetine devam etmiştir.

Yine Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, Allâh’ın affına nâil olmak ümidiyle; kendi öz kızına, Allah Rasûlü’nün mübârek zevcesine, ümmetin annesine iftirâ eden kimseyi affedip ona ihsanda bulunmaya devam etmiştir.

Sevenlerini de bu vefâ ufkuyla irşâd eden Mûsâ Efendi’nin üzerinde en çok durduğu hususlardan biri de, bir mü’minin ferdîleşme yerine ictimâîleşmesinin zarûrî olduğuydu. Zira insanlık cevherini ortaya koyan vefâ, kardeşliğin mâşerî vicdanda yaşanmasıdır. Bu sebeple Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ashâb-ı kirâma sık sık sorduğu:

“Bugün Allah için bir yetim başı okşadınız mı?

Bir hasta ziyaretine gittiniz mi?

Bir cenâze teşyîinde bulundunuz mu?

Bir yoksulu doyurdunuz mu?”[3] suâllerini, muhterem pederim de sohbetlerinde sık sık dile getirirlerdi. Böylece bizleri ashâb-ı kirâmın ictimâî kulluk gayretlerine ne kadar yaklaşabildiğimize dâir nefis muhâsebesine sevk ederlerdi. Bu hususta da bizlere örnek teşkil ederlerdi.

Nitekim Mûsâ Efendi -rahmetullâhi aleyh-, bir din kardeşinin hasta olduğunu duysa ilk fırsatta onu ziyaret eder, gidemeyecek durumda olursa, bir vekil göndererek şifâ dileklerini iletirdi.

Fıtratı, âdeta merhamet mayasıyla yoğrulmuştu. Fakir-fukarânın hasta olanları için açılmasına vesîle olduğu Hüdâyî Kliniği’nde tâkati yerinde olup da fiilen hizmet edemediğine üzülür ve bu hasret içinde:

“–Gücüm yerinde olsa, gider hastalara bil-fiil hizmet ederdim.” derdi.

Aynı merhamet duygusuyla:

“–Kimsesizleri barındırmamız ve onlara hizmet etmemiz îcâb eder. Aksi hâlde Hak katında mes’ûlüz.” diyerek yakınlarıyla beraber kurduğu Hüdâyî Huzur Evi de, onun engin şefkatinin diğer bir örneğiydi.

Her sene bir gelenek hâline getirerek köşkünün bahçesinde yapmış olduğu toplu düğünlerle nice genci, Kur’ân ve Sünnet ikliminde birleştirmiş, onların huzurlu bir âile yuvasına adım atmalarına yardımcı olmuştu. Yeni evlenenlere de şu mühim tavsiyede bulunurdu:

“Zevc ve zevce, birbirine karşı merhametli olmalıdır. Gerçek şefkat ve merhametiniz, Allah yolunda birbirinize destek olmanızla anlaşılır. Teheccüd ve sabah namazına birbirinizi uyandırmanız, hakikî merhametin bir işareti sayılır.”

Velhâsıl toplumda yardıma muhtaç kimler varsa, onların hepsi Mûsâ Efendi’nin rahmet dergâhı olan gönlünde idi. Rahmetli pederim onları düşünür ve gücü nisbetinde dertlerine dermân olmaya gayret ederdi. Fakirler, talebeler, dullar, yetimler, kimsesizler, garipler, çaresizler, mazlumlar, hastalar… Bunların hepsi için -imkânı ölçüsünde- ayrı ayrı bütçe tahsis ederdi.

Kendisinin zekât, hayır ve hasenat notlarını tuttuğu bir defterini hâlen saklarım. Muhterem pederim, ara sıra o defteri bana gösterir ve:

“–Bak oğlum, şu sayfa zekâtım, şu sayfa da hayrâtımdır. Nefis dâimâ insanı aldatır. Az bir hayrı çok gibi gösterir. Bunun için muhakkak zekât ve hayrâtınızı ayrı ayrı yazın. Hayrâtınız da -bilhassa zor zamanlarda- zekâtınızın çok çok ötesine geçsin!” tavsiyesinde bulunurdu.

Merhum üstâdımızın hayır ve hasenâtı, her zaman zekâtından kat kat fazlaydı. Bunu benimle paylaşmasının maksadı ise, ihvânı da aynı ölçülerde infâka teşvik etmekti.

Mûsâ Efendi -rahmetullâhi aleyh-, israftan sakınıp iktisatlı olmaya titizlik gösterirdi. Bunu bize de aşılamak için, henüz çocuk yaşlarımızda iken satın aldığımız bir portakal veya elmayı kaça aldığımızı sorar ve;

“–Çarşıdaki bütün fiyatlara baktınız mı?” derdi.

Turfanda sebze-meyveleri satın aldırmazdı. “Biz bir ay sonra, bollaşıp ucuzlayınca yeriz.” derdi. Bu hususta sadece Sâmi Efendimiz’e ikramı istisnâ tutardı. Bir sebze-meyve çıkar çıkmaz onu alıp güzelce paket yapar, Efendi Baba’nın hânesine gönderirdi.

İki liraya alınabilecek aynı kalitede bir şeyi, iki buçuk liraya almamızı israf sayardı. Bizlere, ne kadar imkân içinde olursak olalım, muhakkak iktisatlı davranıp paramızın artanını infâk etmemizi tembih ederdi. Kendine harcarken âdeta kılı kırk yarar, fakat Allah yolunda, alabildiğine cömert davranmaktan haz duyardı.

Benim, iyice eskiyip yıpranmış bir arabam vardı. Tamponları çürümeye başlayan bu arabayı, bir gün, üzerine bir miktar fark vererek değiştirdim. Bunun üzerine babamın yüzü asıldı ve bana;

“–Oğlum! O arabayı daha kullanabilirdin, niye erken davrandın?” diye sitem etti.

Yine muhterem pederim, kendini dâimâ toplumdan mes’ûl görür, muhtaçları kendisine zimmetli addederdi. Bizlere de bu şuur ve hassâsiyeti telkin eder, yalnız kavlî duâ ile iktifâ etmeyip fiilî duâ demek olan yardım seferberliğine de sevk ederdi.

Üstelik onun bu hassâsiyeti, sadece yaşadığı toplumla sınırlı kalmazdı. Merhamet, diğergâmlık, fedakârlık ve cömertlik zirvelerinde gezen gönlü, bütün İslâm âleminin ıztırapları ile muzdaripti. Ulaşılması imkânsız mekânlarda müslümanların başına gelen her felâketin sıkıntılarını kalben onlarla birlikte yaşardı. Bosna’dan, Kosova’dan, Azerbaycan’dan, Afganistan’dan, Filistin’den gelen imdat çığlıkları, ilk onun yüreğini kanatırdı.

El uzatma imkânı olduğu takdirde bunu çoğu kez kimseye hissettirmeden büyük bir ihlâs ile gerçekleştirirdi.

Nitekim bir sohbet meclisinden sonra, Bosna-Hersek’teki yaraların sarılması için yardım toplanmıştı. Herkesin kendi adına belli bir yardımda bulunduğu mecliste, o, büyük bir meblâğ uzatmış ve:

“–Bir Dost’un buraya verilmek üzere fakire emaneti!” diyerek takdim etmişti.

Basîret ehlinin dışında, orada bulunanlara bu ifade, verilen paranın meclise gelemeyen bir şahsın gönderdiği yardım intibâını uyandırmıştı. Hâlbuki onun emanet dediği -Allah bilir ama herhâlde- kendi malı, dost dediği de Cenâb-ı Hak’tı…

İşte Mûsâ Efendi -rahmetullâhi aleyh- yüksek fazîletlerine rağmen, dâimâ tevâzu, mahviyet ve hiçlik hâline bürünürdü. Her güzelliğin Hak’tan olduğunu bilir, maddî ve mânevî hiçbir nîmeti nefsine izâfe etmez ve her dâim hamd ve şükür hâlinde bulunurdu.

Şunu aslâ unutmamak îcâb eder ki, Cenâb-ı Hakk’a kulluk vazifelerimiz, sadece namaz, oruç ve hac gibi ibadetlerden, zâhirî, bedenî ve maddî vecîbelerden ibaret değildir. İslâm, hayatın her safhasını en güzel ölçülerle tanzim eder. İbadetlere ilâveten; akāid, ahlâk, muâmelât, ukûbat ve muâşerete de hassas ölçüler getirir. Bu sebeple hayatın ilâhî tanzîme uygun olması için, onun hiçbir safhasının ihmal edilmemesi gerekir. Çünkü şeytan ve nefis; bulduğu tek bir zaaf gediğinden girerek her şeyi mahvedebilir.

Bu itibarla kâmil bir mü’min, hayatının hiçbir safhasında İslâm’ın ölçülerine bîgâne kalmamalıdır. Bilhassa da mânevî terbiye yolculuğu olan tasavvufî hayatta…

Nitekim merhum pederim Mûsâ Efendi, mânevî ders almak için gelenlerin Hakk’a yakınlık durumunu yoklamak üzere, onlara evvelâ şu minvalde sualler sorardı:

‒Maddî ve mânevî ahvâlin ne durumda?

‒Geçimini nasıl temin ediyorsun? Kazancın helâl mi? Haram veya şüpheli bir vaziyetin var mı?

–Memursan, maaş aldığın vazifeni tam ve düzgün yapıyor musun? Mesâine dikkat ediyor musun? İhmalkârlık, iltimas, rüşvet vb. musîbetlerden kendini muhafaza ediyor musun?

–Esnaf isen, ticaretin nasıl? Alışverişinde bir yanlışlık var mı? Yalan, kandırma, gabn-i fâhiş, karaborsacılık ve benzeri haramlardan titizlikle sakınıyor musun?

–Alıp sattığın şeyler helâl mi, yoksa Allâh’ın yasak ettiği şeylerden mi?

–Fâizle iştigâlin var mı?

–Kirada mülkün varsa, ne tür işlerde kullanılmak üzere kiraya verdin? Kazancına buradan haram veya şüpheli bir şey bulaşıyor mu?

–İşveren isen, hak-hukuka riâyetin nasıl? Kul hakkına dikkat ediyor musun? Çalışanlarının haklarını, daha onların alın teri kurumadan, vaktinde veriyor musun?

–Çalışanlarını, bir kardeş olarak görüp onlara mûnis davranıyor musun? Onların sadece karınlarını doyurmakla yetinmeyip, mânen de doyurmaya gayret ediyor musun? Kendin bizzat örnek olarak; çalışanlarını ibadete, kulluğa, takvâya teşvik edebiliyor musun?

–İmkânın varsa; zekât, öşür, hayrat, sadaka, infak hususundaki fedakârlık durumun nasıl?

‒Aile hayatın nasıl? İlâhî tâlimatları aile fertlerine tâlim ve telkin edebiliyor musun? Bu hususta onlara güzel bir örnek teşkil ediyor musun?

–Anne-babanın durumu nasıl? Onların haklarına riâyet ediyor musun? Zira Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine «Üf!» bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle.” (el-İsrâ, 23)

Şayet anne-baban bakıma muhtaç hâlde iseler, onlarla yeterince alâkadar oluyor musun?

‒Sana Allâh’ın emâneti olan evlâtlarının eğitimi hususunda ne yapıyorsun? Onlara ne öğretiyorsun? Hangi kültürü veriyorsun? Çocuklarının ebedî istikballerine, dünyevî istikballerinden daha çok ehemmiyet veriyor musun? Evlâtlarına; niçin dünyada bulunduklarını, nereden gelip nereye gideceklerini, kimin mülkünde yaşadıklarını, bu cihânın bir imtihan mektebi olduğunu îzah edebiliyor musun?

–Evlâtlarının Kur’ân-ı Kerîm eğitimine ihtimam gösteriyor musun? Onları küçük yaşlarından itibaren namaza, câmiye, cemaate alıştırıyor musun?..

Velhâsıl Mûsâ Efendi -rahmetullâhi aleyh-, mânevî ders almak isteyenlere, evvelâ Kur’ân ve Sünnet ölçüleri içinde bir hayat yaşamalarını şart koşardı. Bu ahvâl düzgün olmadan, ders vermezdi. Bir misafire lokum ikram eder gibi, sadece ders kâğıdı verilip geçilmesini uygun bulmazdı.

Zira tasavvufun gayesi, kulluk hayatımızda şerîati kemâle erdirmektir. Böylece ilâhî emir ve nehiylere lâyıkıyla riâyeti temin etmektir.

Şerîat, İslâm binasının temelidir. Bir binanın temeli çürükse, istediğin kadar kat çık, bir depremde yıkılır gider. Zayıf bir temelin üzerine sağlam bir binâ inşâ edilemez. Bunun gibi, mânevî terakkî için de, muhakkak ki şerîat temelleri üzerinde bir kulluk hayatı yaşamamız elzemdir.

Bu hakîkate zıt bir şekilde, bilhassa günümüzde tasavvufî neşveye sahiplik iddiasıyla arz-ı endâm eden bazı çevrelerde, her şeyi kalbî ve bâtınî hükümlerden ibâret görüp, dînin zâhirî hükümleri diyebileceğimiz şerîati ihmâl etme gafletine, sıkça rastlanmaktadır. Şüphesiz ki bu hâl, tasavvufun özünden uzaklığın açık bir göstergesidir.

Bu gibi kimselerin; “Kalbin temiz olsun da, amelin az olsa da olur(!)” şeklinde, nefsânî tâvizlere kapı açan anlayışıyla, şerîatin hâdimi olan gerçek tasavvufun, hiçbir alâkası yoktur.

Tasavvuf; şer’î hükümleri hayatın her safhasında en makbul kıvamda yaşayabilmenin kalbî eğitiminden ibârettir.

Rabbimiz, gönüllerimize sevdiklerinin güzel hâllerinden hisseler ihsân eylesin. Sevip râzı olduğu sâlih kullarının, Allah yolundaki kıymetli hizmetlerini devam ettirmeye bizleri muvaffak kılsın. Cümlemizi takvâ üzere bir hayat yaşayıp son nefeste îmân selâmetiyle göçerek sâlihler zümresine katılan bahtiyar kullarından eylesin. Âmîn!..

Bu vesîleyle, merhum üstâdımız Mûsâ Efendi’nin azîz rûhu için bir Fâtiha-i Şerîfe, üç İhlâs-ı Şerîf ikram etmenizi, siz kıymetli kardeşlerimden istirhâm ederim.

Dipnotlar: [1] M. Sâmi Efendi, Yûnus ve Hûd Sûreleri Tefsîri, s. 145. [2] Ebû Nuaym, Mârifetü’s-Sahâbe, Riyâd, 1419, I, 264. [3] Bkz. Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 12.

MUSA TOPBAŞ (K.S.) KİMDİR?

Paylaş.

Yorumlar