PEYGAMBERİMİZ’İN YÜZÜNÜ NASIL GÜLDÜRECEĞİZ?

0

Bizler, ümmetin derdiyle dertlenip Allah Rasûlüʼnün emânetine ne kadar sahip çıkabilirsek; Efendimizʼin mübârek sîmâsı da bizden yana o kadar mütebessim olacaktır. Fakat -Allah korusun- bizler enâniyet girdaplarına kapılıp nefsânî çekişmelerle din kardeşliği hukukunu çiğnersek; bu defa Oʼnun rakîk ve latîf rûh-i saâdetleri, bizler sebebiyle incinecek, mahzun ve mükedder olacaktır.

Cenâb-ı Hakkʼın rızâsına, hoşnutluğuna, rahmetine ve yakınlığına tâlip isek kendimize sormalıyız:

“‒Gönlümüz, müʼmin kardeşlerimizin derdiyle ne kadar dertleniyor? Bize emanet olarak verilen imkânlarımızdan nefsimize ne kadar; muhtaçlara, yoksullara, mahrumlara ne kadar sarf ediyoruz?..”

Peygamber Efendimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Dikkat edin! Ben hayatımda sizin için bir emniyet vesîlesiyim. Vefât ettiğimde ise, kabrimde: «Yâ Rabbi, ümmetim, ümmetim!..» diye ilk Sûr üfleninceye kadar nidâ edeceğim…” (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, c. 14, s. 414)

PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN EN BÜYÜK DERDİ

Yani Allah Rasûlüʼnün en büyük derdi, ümmetinin huzuru ve ebedî kurtuluşuydu. Ömrü boyunca olduğu gibi, şimdi de berzah âleminde biz ümmetini dilinden ve gönlünden düşürmeyen Rasûlullah –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz’e aynı aşk ve muhabbetle mukâbele edebilmek, O’na ümmet olmakla şereflenen her müʼminin vefâ borcudur.

Peki bu hususta biz ne durumdayız? Efendimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem– kıyâmete kadar kabrinde biz ümmeti için duâ ederken, bizim arzu, istek ve hedeflerimiz ne kadar “nefsî nefsî” bencilliğini izhâr ediyor, ne kadar “ümmetî, ümmetî” diğergâmlığını sergiliyor?

Rasûlullah –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimizʼin biz ümmeti için yaptığı pek çok duâsındaki arzularının tahakkuku yolunda, hangi gayreti kendimize vazife edinebildik? Nebevî bir arzunun gerçekleşmesi uğruna hangi dünyevî arzumuzdan ferâgat edebildik?

ÜMMETİN DERTLERİYLE İLGİLENİYOR MUYUZ?

Ümmet-i Muhammedʼin maddî ve zâhirî ihtiyaçlarıyla birlikte, mânevî ve îmânî dertlerinin ne kadarıyla alâkadar olabildik?

Milletimizin dîn, îman ve ahlâk alanında yaşadığı dehşetli erozyonu durdurabilmek için, hangi mücâdelenin gayretini kuşanabildik?

Efendimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem-, sevinçte ve kederde, zaferde ve mağlûbiyette, bollukta ve darlıkta dâimâ “asıl hayatın âhiret hayatı olduğu”nu vurgulamış ve:

“…Allâhʼım! Bizi dînimizde musîbete uğratma! Dünyayı en büyük düşüncemiz ve gâyemiz, ilmimizin ulaşabileceği son nokta kılma!..”[2] niyâzında bulunmuşken; bizim dert ve endişelerimizin ağırlık kısmını, dînî ve uhrevî meseleler mi teşkil ediyor, yoksa gündelik dünyevî telâşlar ve gelgeç nefsânî ihtiraslar mı?..

ÜMMETİN DERTLERİ GÜNDEMİMİZİN KAÇINCI SIRASINDA?

Gündemimizi meşgul eden sayısız telâş ve endişe içinde “son nefes” endişesi, “âhiret” endişesi ve “ümmet-i Muhammed”in dertleri kaçıncı sırada yer alıyor?..

Unutmayalım ki, Peygamber Efendimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in biz ümmetiyle ilgili bütün beyanları, hepimize, muazzam bir mes’ûliyet ufku telkin ediyor. Biz de O “raûf ve rahîm” Peygamberʼe vefâ göstererek ümmetin dertleriyle dertlenmeli, Efendimizʼin gül yüzünde bir tebessüm olabilmenin gayretiyle çırpınmalıyız.

YARDIM ETMEYEN MÜSLÜMANLAR, BÜYÜK BİR GÜNÂHA GİRERLER

İslâm âlimleri, yeryüzünün herhangi bir bölgesinde zulüm gören, esir olan veya ezilen din kardeşlerine yardım etmeye muktedir olup da yardım etmeyen müslümanların, büyük bir günaha girecekleri hususunda ittifak etmişlerdir.

Bugün Myanmar, Sûriye, Afrika ve diğer İslâm beldelerindeki din kardeşlerimizin içler acısı hâli, bizim için ilâhî bir imtihan tablosudur!..

PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN YÜZÜNÜ NASIL GÜLDÜRECEĞİZ?

Bizler, ümmetin derdiyle dertlenip Allah Rasûlüʼnün emânetine ne kadar sahip çıkabilirsek; Efendimizʼin mübârek sîmâsı da bizden yana o kadar mütebessim olacaktır. Fakat -Allah korusun- bizler enâniyet girdaplarına kapılıp nefsânî çekişmelerle din kardeşliği hukukunu çiğnersek; bu defa Oʼnun rakîk ve latîf rûh-i saâdetleri, bizler sebebiyle incinecek, mahzun ve mükedder olacaktır.

Nitekim Rasûlullah –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz, kalb-i şerîflerini titreten bu endişeyi, biz ümmetini îkaz sadedinde şöyle ifâde buyurmuşlardır:

“Ben âhirete sizden önce gideceğim ve sizin için hazırlık yapacağım; sizin Allah yolundaki hizmetlerinize şâhitlik edeceğim. Buluşma yerimiz Kevser Havuzuʼnun yanıdır. Ben şu bulunduğum yerden Kevser Havuzuʼnu görmekteyim. Ben sizin Allâh’a şirk koşmanızdan korkmuyorum. Ama dünya hırsından dolayı birbirinizle didişip çekişmenizden korkuyorum.” (Buhârî, Megâzî 17; Müslim, Fezâil 31)

O’NUN ŞEFAATİNE MUHTACIZ

Unutmayalım ki mahşerin o dehşetli gününde, Rasûl-i Ekrem –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimizʼin “şefâat-i uzmâ”sına muhtâcız. Oʼnun “Hamd Sancağı” altında toplanıp “Havz-ı Kevser”inde ferahlanmaya muhtacız. Yani Oʼnun yakınında bulunmak ve Oʼnunla beraber olmak, en hayatî zarûretimiz.

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Altınoluk Dergisi, 2014 – Nisan, Sayı: 338, Sayfa: 032

Paylaş.

Yorumlar

Önceki yazıyı okuyun:
SÜNNETİ TERK ETMEK DİNİN YOK OLMASININ BAŞLANGICIDIR!

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i tanımanın ve O’na muhabbetin en büyük delîli, O’nun sünnetini güzelce tatbik edebilmektir. Kalplerde muhabbet-i Muhammedî olmadan...

Kapat