PEYGAMBERİMİZİN ÜMMETE BIRAKTIĞI GÖREV

0

“Ümmet’in risâleti” ifadesi, Hz. Peygamber’in, elçilik görevinin tabii sonucu olarak “ümmete intikal eden tebliğ görevi” demektir. Konuya ait, Al-i İmran Suresi’ndeki âyetler ümmet-i Muhammed’in hayırlılık sebepleri olarak, bu manadaki risalet yani tebliğ görevine işaret buyurmaktadır. “İçinizden hayra çağıran, iyiliği önerip emreden ve kötülükten sakındıran bir topluluk (“ümmet”) bulunsun. İşte kurtuluşa erecekler onlardır.”

Allah elçisi peygamberlerin salavatullahı aleyhim ecmeîn tamamı, öğrendiklerini kendilerinden sonraki nesillere tebliğ/ulaştırma yükümlülüğünü ümmetlerine ana görev olarak tavsiye etmişlerdir. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz de İslâmî ilimlerin gelişmesini sağlayacak olan konuya ait tavsiyesini, Veda Hutbesi’nde ““… Burada bulunanlarınız, bulunmayanlara (duyduklarını) ulaştırsın…1 “… Zira olur ki, burada bulunanlarınız sözü kendisinden daha anlayışlı bir kimseye tebliğ etmiş olur.2

Ve yine Sözümü işitip güzelce belleyen ve bellediği gibi başkalarına ileten (tebliğ eden) kimsenin Allah yüzünü ağartsın!3 cümleleriyle genel ve resmi anlamda açıklamıştır.

Tebliğ/elçilik yükümlülüğünün sınırını da “Bile bile her kim bana isnad ederek yalan uydurursa, Cehennemdeki yerine hazırlansın!4 diye ortaya koymuştur.

ÜMMETİN TEBLİĞ GÖREVİ

Kutlu hayatında kimi sahabileri değişik bölgelere muallim ve mürşit olarak tebliğ ile görevlendirmiş olması, elçiler ve davet mektupları göndermesi gibi tarihi olaylar da göz önüne getirilince, ümmetin Risâleti/elçiliği diyebileceğimiz bir temel görev ve konum ortaya çıkmış olmaktadır.

Risâlet; peygamberlik, Allah elçiliği demektir ve Allah Teâla’nın irade ve seçimine bağlıdır. “Ümmet’in risâleti” ifadesi ise, Hz. Peygamber’in, elçilik görevinin tabii sonucu olarak “ümmete intikal eden tebliğ görevi” demektir. Konuya ait, Al-i İmran Suresi’ndeki âyetler ümmet-i Muhammed’in hayırlılık sebepleri olarak, bu manadaki risalet yani tebliğ görevine işaret buyurmaktadır.İçinizden hayra çağıran, iyiliği önerip emreden ve kötülükten sakındıran bir topluluk (“ümmet”) bulunsun. İşte kurtuluşa erecekler onlardır.”

Siz, insanların iyiliği için yeryüzüne çıkarılan en hayırlı topluluk/ümmetsiniz. Çünkü iyiliği tavsiye eder, kötülükten sakındırır ve Allah’a inanırsınız..”

ULEMANIN ANA GÖREVİ “TEBLİĞ ELÇİLİĞİ”

Ümmet-i Muhammed’in ve özellikle de ulema kadrosunun ana görevinin “tebliğ eçliliği” olduğu bu iki ayette açıkça belirtilmiş bulunmaktadır. Nitekim ümmet içinde veresetü’l-enbiyâ konumundaki alimlerin ise öncelikli sorumluluğudur. Musa Cârullah Bigiyef’in (v. 1949) pek yerinde ifâdesiyle Hz. Peygamber’den sonra, (peygamberlik sıfatı dışında) tebliğ görevi ümmete kalmıştır. Yani günümüz ümmetin risâleti dönemine dâhildir.5

Bigiyef, ümmet-i Muham­med’in özellik ve güzelliklerini, Peygamber’e verilen meziyetlerin ve görevlerin ümmete de verildiğini uzunca bir metin halinde kırka yakın yönden delillendirmiş ve konuyu “Hz. peygamberin bütün yetki ve sorumlulukları İslam Ümmetine miras kalmıştır” başlığı altında değerlendirmiştir. Neticeyi de farklı bir yönden şöyle ifade etmiştir: “Bugün ümmetin tamamının unuttuğu, yahut gaflet gösterdiği dinin tek bir kuralı mevcut değildir.”6 Yani ümmet-i Muhammed, Peygamber misyon ve mirasına ümmet olarak sahip bulunmaktadır.

Hz. Peygamber’den sonra peygamber gelmeyeceğine göre, ümmet son ümmettir. Onun risalet/elçilik görevi de bu sebeple Kıyamete kadar sürekli bir görevdir. Önceki ümmetlerin tebliğ görevleri bir sonraki Peygamber ve ümmetinin görevi devr almasına kadar idi. Fakat ümmet-i Muhammed’in elçiliği, yukarıda bazı sınır ve kurallarına işaret ettiğimiz çerçevede süreklidir.

Bu noktadaki ümmetten kaynaklanan tıkanıklık ve başarısızlık, doğal olarak sünnet’in bireysel ve toplumsal gelişimdeki yeri ve rolü üzerinde birtakım tereddütlerin doğmasına sebep olmuş gözükmektedir. Bu tereddütlerin, çıkış yolu arayışlarını peşinden getirmesi de pek tabiîdir.

İSLAM TARİHİNİN YALIN GERÇEĞİ

İslâm’ın ve insanlık tarihinin tanıklık ettiği yalın gerçek şudur: İlk insan, ilk peygamberdir. Sünnet kelimesi sözlük anlamıyla gidişât ya da hal ve gidiş demek olduğuna göre, onu biz Hz. Âdem’in hayat tarzı ve yaşam önderliği ile ilk kez hem bireysel hem de toplumsal boyutta tanımış olmaktayız. Yani insanoğlunun dünya macerâsının temelinde bir insan-peygamber’in yaşayış biçimi, yegâne gelişim etkeni ve öğesi olarak yer almaktadır. Dolayısıyla İlâhî irâdenin, Hz. Âdem’den beri bireysel ve toplumsal planda insanoğluna kazandırmak istediği değerleri, peygamberler aracılığı ve önderliği ile gerçekleştirdiği tarihi bir gerçek olarak ortadadır.

Bu gerçeği şöyle de ifade etmemiz mümkündür: Başlangıçtan beri bozulan veya olumsuz yönde değişen bireysel ve toplumsal yapı ve yaşayışlar, her defasında resûl veya nebî denilen bir Allah elçisinin örnek ve önderliğinde, tevhid’e endeksli ve inanç öncelikli bir söylem ve eylem uyumu içinde yenilenmiş ve söz konusu değişim, gelişime çevrilmiştir. Bu işlemin kaç kez tekrarlandığını yani bu alandaki sünnetullah’ın kaç defa hükmünü icrâ ettiğini bilememekteyiz. Bildiğimiz bu sünnetullah’ın son kez ve evrensel çerçevede Peygamber Efendimizin elçiliğinde ve öncülüğünde gerçekleştiğidir. Kendisinden sonra da yukarıda özetle işaret ettiğimiz sınırlar ve esaslar çerçevesinde onun ümmetinin bu tebliğ hizmetini “ümmetin risaleti” adıyla üstlenmesi hem tabii hem de yapısal bir durumdur.

Sahte peygamberlerin zaman zaman ortaya çıkması da ümmetin risaleti/elçiliği yükümlülüğünün bir başka yönden (beşeri) kanıtıdır. Ümmetin bu kutlu ve temel görevine gelişen şartlar ve teknikler çerçevesinde sahip çıkması, sahte ya da çakma girişimlerin de önünü kesecektir.

Dipnotlar: 1) Buhârî, ilim 9, 10, fiten 8, tevhîd, 24; Müslim, hacc 446; Ebû Dâvud, tetavvu’ 10; Timizî, hacc 1; Nesâî, hacc 111, İbn Mâce, mukaddime 18; Dârimî, menâsik 72; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 31, 32, V, 4, 37, 39, VI, 385,456. 2) Buhârî, fiten 8, ilim 9, hacc 132; Tirmizî, ilim 7. Pek tabiî bir gerçeği dile getiren bu hadiste ashâbı anlayışsızlıkla itham anlamı olduğunu ve dolayısıyla bu hadisin uydurma olduğunu iddia eden Fazlurrahman’ı (bk. Tarih Boyunca Islâmî Metodoloji Sorunu, s. 62-63 Ankara, 1997) anlamak mümkün değildir. 3) Ebû Dâvud, ilim 10; Tirmizî, ilim 7; İbn Mâce, mukaddime 18, menâsik 76; Dârimî, mukaddime 24; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I,37; III, 225; IV, 80, 82, V, 183. 4) Bk. Bu bölümün 3 nolu dipnotu (s. 41). 5) Konuyla ilgili detaylı bilgi için bk. Bigiyef, Kitâbü’s-sünne, (trc. M. Görmez), s.67-88 , Ankara, 2014. 6)a.g.e., s. 85.

Kaynak: Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, Altınoluk Dergisi, 380. Sayı

PAYLAŞ.

Bir yorum bırak

Önceki yazıyı okuyun:
ŞERRİN ANAHTARI

Hased, tedavisi mümkün olmayan en mühlik hastalıklardandır. Hasedci kimse başkasının iyiliğine ve elindeki nimete üzülür, hatta onun elden gitmesini ister....

Kapat