PEYGAMBERİMİZİN HAYATINDAN HAYÂ ÖRNEKLERİ

0

Hayâ ne demektir? Hayânın çeşitleri ve mertebeleri nelerdir? Azhap Suresi hangi hadise üzerine inmiştir? Peygamberimizin hayâsı nasıldı? Peygamberimizin hayatından hayâ örnekleri…

Hayâ; rücû, utanma, ayıplanan bir şeyin korkusuyla insanda hâsıl olan mahcûbiyet hissi gibi mânâlara gelir.

HAYÂ ÇEŞİTLERİ

Hayâ iki kısımdır. Birisi, Yüce Allah’ın herkese doğuştan bahşettiği fıtrî hayâdır. İnsanlar arasında edep mahallini açmaktan utanmak bu kısma girer. Diğeri de terbiyeye bağlı îmânî hayâdır ki mâsiyet ve günah olan kötü işlerden mü’mini alıkor. Buna göre hayâ, kötü ve çirkin sayılan şeylerden uzak durmak, tavır ve davranışlarda ölçülü olmak, herhangi bir işte haddi aşmamaktır. İbn-i Mesut’un (r.a.) naklettiği şu hadis-i şerif bu tür hayâyı îzâh etmektedir:

“Bir gün Peygamber Efendimiz:

«– Allah’tan hakkıyla hayâ edin!» buyurdu. Biz:

– Ey Allah’ın Resûlü! Elhamdülillâh Allah’tan hayâ ediyoruz, dedik. Bunun üzerine Efendimiz şu açıklamayı yaptı:

«– Söylemek istediğim, sizin anladığınız hayâ değildir. Allah’tan hakkıyla hayâ etmek; başı ve üzerindeki azaları, bedeni ve ondaki âzaları muhâfaza etmeniz, ölümü ve toprakta çürümeyi hatırlamanızdır. Âhireti dileyen, dünyanın zînetini terkedip âhireti bu hayata tercih etmelidir. İşte kim bu söylenenleri yerine getirirse, Allah’tan hakkıyla hayâ etmiş olur.»” (Tirmizî, Kıyâmet, 24)

HAYÂNIN MERTEBELERİ

Hayânın pek çok mertebesi vardır. En yüksek mertebesi, kişinin zâhiren ve bâtınen Allah’tan hayâ etmesidir. Yâni her an Allah Teâlâ’nın huzûrunda bulunduğu hissini taşımasıdır.

Hayâ, kötülüklerden ve her istediğini yapmaktan alıkoyan insanî bir duygu ve takvânın ayrılmaz bir parçasıdır. Dolayısıyla kul, hayâ sâhibi olmadıkça takvâ sâhibi olamaz.

Hayânın îmân ile de sıkı bir alâkası mevcuttur. Bu ikisi dâimâ bir arada bulunurlar. Nitekim Peygamber Efendimiz; “Hayâ îmândandır.” buyurmuştur. (Buhârî, Îmân, 3) Onlardan biri zâil olunca diğeri de gider. (Hâkim, I, 73) Hayâ ve edep noksanlığı, îmân ve din noksanlığından kaynaklanır.

Allah hayâ sâhibi kullarını sevmekte ve Kur’ân-ı Kerîm’de onları şöyle methetmektedir; (Zekât ve sadakalarınızı), kendilerini Allah yoluna adadıkları için yeryüzünde kazanç peşinde dolaşamayan fakirlere verin! Bilmeyen kimseler, iffet ve hayâlarından dolayı onları zengin zanneder. Sen onları sîmâlarından tanırsın. Çünkü yüzsüzlük ederek ısrarla insanlardan bir şey isteyemezler. Hiç şüphesiz ki Allah, yaptığınız her hayrı bilir.” (el-Bakara 2/273)

ALLAH’IN EN SEVDİGİ İKİ HASLET

Resûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- Cenâb-ı Hakk’ın hayâ ehlini sevdiğini Eşec el-Asarî’ye söylediği şu sözle beyân buyurmuştur; “Muhakkak ki sende Allah’ın sevdiği iki haslet var: Hilim ve hayâ!” (İbn-i Mâce, Zühd, 18)

Hayâ sâhibi olmayan ve hayâsızlığın şuyû bulmasını (yaygınlaşmasını) isteyenleri ise Cenâb-ı Hak şu şekilde îkâz etmektedir; “Şüphesiz çirkin söz ve fiillerin inananlar arasında yaygınlaşmasını isteyenler için dünyâda da âhirette de pek elem verici ve can yakıcı bir azab vardır.” (en-Nûr 24/19)

Hayâsızlığın toplumda şuyû bulmasını isteyenler, o cemiyete karşı en büyük saygısızlığı yapmış olurlar. Böyle davrananlar, kendileri de zararların en büyüğüne uğrarlar. Çünkü hayâsızlık bir helâk sebebidir.

Bütün Peygamberlerin tebliğdeki asıl hedefi, tevhid inancını yeryüzüne hâkim kılmak ve ahlâklı bir cemiyet tesis etmektir. İnsanlığa güzel ahlâkı tâlim etmek ve onun en müessir örneklerini göstermek için görevlendirilen Efendimiz, hiç şüphesiz insanlar arasında hayâ duygusuna en fazla sâhip olanı idi. O, peygamberliğinden önce, ahlâksızlığın bütün insanlığı sardığı bir devirde dahî bu ulvî haslet ile temâyüz etmişti. Bunun en güzel örneklerinden birisi şudur:

Kâbe yeniden inşâ edilirken Fahr-i Kâinât Efendimiz, amcası Abbâs ile birlikte taş taşıyordu. Abbâs (r.a.), taşların çıplak omuzunu incitmemesi için Allah Resûlü’ne:

– İzârını (alt elbiseni) omuzuna koy, dedi. Efendimiz (insanlardan uzak oldukları bir yerde) izârını omuzuna koymak istediği sırada yere yığıldı ve gözlerini semâya dikerek amcasına:

“– Bana izârımı göster!” dedi. Hemen onu alıp üzerine örttü. (Buhârî, Hac, 42)

O zamanki toplumda elbisesiz dolaşmak gâyet normal kabul edilmesine rağmen, Allah Resûlü hiçbir zaman hayâ sınırları dışında bir tutum sergilememiştir. Hadiste de kaydedildiği gibi amcasının teşviki ile böyle bir durumla karşı karşıya kaldığında ise Allah Teâlâ tarafından muhâfaza edilmiştir.

PEYGAMBERİMİZİN HAYÂSI NASILDI?

Efendimiz’in hayâsı ile alâkalı olarak Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.) şöyle der:

“Nebiyy-i zî-şân Efendimiz örtünme çağına girmiş bir genç kızdan daha hayâlı idi. Hoşlanmadığı bir şey gördüğünde bu durum, mübârek vech-i pâkinden hemen anlaşılırdı.” (Buhârî, Menâkıb, 23)

Yine Efendimiz:

“Hayâ ancak hayır kazandırır.” (Buhârî, Edeb, 77)

“Hayânın hepsi hayırdır.” (Müslim, Îmân, 61) buyurarak ümmetinin, davranışlarını hayâ ile tezyîn etmesini isterdi. Hayâsızlıkla yapılan bir işin lekeleneceğini ve hoş karşılanmayacağını, hayâ ile güzelleştirildiğinde ise herkes tarafından hüsn-ü kabul göreceğini beyân ederdi. (Tirmizî, Birr, 47)

Hangi sebepten kaynaklanırsa kaynaklansın, hayâ duygusu tamamen hayırdan ibaret olup insana ancak güzellikler bahşeden bir fazîlettir. Bu asil duygunun, insanın hakkını elde etmesine engel olan çekingenlik, medenî cesaretten mahrûmiyet, korkaklık ve beceriksizlik gibi menfî sıfatlarla hiçbir alâkası yoktur. Nitekim Ensâr kadınları Allah Resûlü’nün mübârek huzûruna gelerek, kendilerine has mahrem meseleleri sorarlardı. Ayşe (r.a.) şöyle der;

“Ensâr hanımları ne iyi kadınlardır. Hayâları, onları dînî meseleleri derinlemesine öğrenmekten alıkoymamıştır.” (Müslim, Hayz, 61)

Hak Teâlâ, Habîb-i Ekrem Efendimiz’in hayâ âbidesi olduğunu âyet-i kerîmesinde şöyle beyân eder:

“Ey imân edenler! Peygamber’in evlerine rastgele girmeyin. Ancak yemek için size izin verilir de girecek olursanız, (erkenden gelip) yemeğin hazırlanmasını beklemeyin. Dâvet edildiğiniz zaman girin, yemeği yer yemez dağılın da lafa dalmayın.”

“Çünkü bu hareketiniz Peygamber’e sıkıntı veriyor, fakat o size bunu söylemekten hayâ ediyor. Hâlbuki Allah hakkı söylemekten aslâ çekinmez.” (el-Ahzâb 33/53)

AZHAP SURESİ’NİN İNİŞ SEBEBİ – AZHAP SURESİ HANGİ HADİSE ÜZERİNE İNMİŞTİR?

Hz. Enes, bu âyetin nüzûl sebebini şöyle anlatıyor:

Resûlullah Efendimiz, Zeynep (r.a.) ile evlendikleri zaman annem Ümmü Süleym (r.a.) bana:

– Resûlullah’a bir hediye takdîm etsek, dedi. Ben:

– Bir şeyler hazırla götüreyim, dedim. Bunun üzerine hurma, yağ ve keş getirdi. Bir tencereye koyarak bunlarla yemek yaptı ve benimle gönderdi. Resûlullah’a götürdüğümde:

“– Yemeği bırak.” buyurduktan sonra; “Bana falancaları çağır.” diyerek teker teker isimlerini söyledi. Ayrıca; “Kime rastlarsan çağır.” diye emretti. Emri yerine getirdim, sonra döndüm. Ev insanlarla dolmuştu. Efendimiz elini yemeğin üzerine koydu ve Allah’tan başka kimsenin bilmediği (yani duyulmayacak şekilde) bir şeyler söyledi. Sonra cemaati onar onar çağırdı. Herkes o yemekten yiyordu. Allah Resûlü yiyenlere:

“– Yemeğe Allah’ın ismini zikrederek başlayın ve önünüzden yiyin!” buyurdu. Bu hâl herkesin yemeğini yiyip dağılmasına kadar devam etti. Sonunda bir kısmı çıktı, bazıları da kalıp sohbete devam etti. Efendimiz aslında onların çıkmalarını bekliyordu. Biraz daha bekledikten sonra çıkıp diğer bir hücre-i saâdetine doğru yürümeye başladı. Az sonra sohbete dalanlar da gitti. Hemen çıktım ve Allah Resûlü’ne:

– Davetliler gitti artık, dedim. Resûl-i Ekrem evine geri döndü… Bundan sonra bu âyet nâzil oldu. (Buharî, Tefsir, 33; Müslim, Nikâh, 89)

Peygamber Efendimiz, düşüncesizlik ederek evinde oturup gereksiz yere sözü uzatan kimselere, yeni evlendiği bir zamanda dahi hayâsından dolayı bir şey söyleyememiş ve kendiliğinden gitmelerini bekleyip sabretmiştir. Ancak Cenâb-ı Hak, sevgili Resûlü’ne sıkıntı verilmesinden hoşlanmadığı için hemen o anda, bütün mü’minlere de hitâb eden bir îkâz inzâl buyurmuş ve kullarından, Habîb-i Edîbi’ni hiçbir sûrette incitmemelerini istemiştir.

Tâif kuşatması sonrasında vukû bulmuş olan şu hâdise de Resûl-i Ekrem Efendimiz’in yüksek hayâ duygusunu göstermesi açısından zikre değerdir. Bir grup süvarisiyle başarılar kazanan Sahr (r.a.) isimli sahâbî, bazı esirler almış ve İslâm’dan kaçan Süleymîler’e âit bir suyu da Efendimiz’den isteyerek, oraya kavmiyle birlikte yerleşmişti. Daha sonra aldığı esirlerden birisinin yakını olan Muğîre bin Şu’be, Resûlullah’a gelip:

– Ey Allah’ın Resûlü! Sahr (r.a.), halamı esir etti. Hâlbuki halam Müslüman olmuştu, dedi. Allah Resûlü onu çağırıp:

“– Ey Sahr, bir kavim Müslüman olduğunda artık kanlarını da mallarını da korumuş olurlar. O halde Muğîre’ye halasını iâde et.” buyurdu. O da iâde etti. Bir müddet sonra Süleymîler de Müslüman oldular ve Sahr’a (r.a.) gelip suyu kendilerine iâde etmesini istediler. Sahr (r.a.) kabul etmeyince Resûlullah’a başvurup:

– Ey Allah’ın Resûlü biz Müslüman olduk, suyumuzu iâde etmesi için Sahr’a geldik fakat kabul etmedi, dediler. Resûl-i Ekrem Efendimiz Sahr’ı tekrâr çağırdı ve:

“– Ey Sahr, bir kavim Müslüman olunca malları ve kanları korunmuş olur. O hâlde bunlara sularını geri ver.” diye emredince Sahr (r.a.):

– Başüstüne ey Allah’ın Resûlü, diyerek emr-i peygamberîye bütün varlığıyla teslîm oldu.

Hâdiseyi anlatan sahâbî Resûlullah’ın bu esnâda, önceden verdiği bir şeyi geri almak mecbûriyetinde kaldığından dolayı, son derece hayâ duyduğunu ve mübârek yüzünün bir genç kızın yüzü gibi kızardığını ifâde etmektedir. (Ebû Dâvûd, Harâc, 34-36)

Resûlullah sâhip olduğu ulvî hayâ duygusu sebebiyle bir kimsenin yüzüne nazarlarını dikmez, dikkatlice bakmazdı. (Münâvî, V, 224)

İki cihan güneşi Efendimiz, hep güzellikler içinde yaşamıştır. Yalnız bulunduğu anlarda bile kendisinden, hayâ sınırlarını aşan herhangi bir hareket sâdır olmamıştır. Ashâbının da aynı hâl üzere olmasını isteyen Efendimiz, onları hayâya ve bunun bir mütemmimi olan tesettüre dâvet etmiştir. “Allâh, kendisinden hayâ edilmeye insanlardan daha lâyıktır.” (Ebû Dâvûd, Hammâm, 2) buyurarak açıkta ve gizlilikte devâmlı edep üzere bulunmayı tavsiye etmiştir. Diğer bir hadislerinde de:

“Çıplaklıktan sakınınız! Yanınızda sizden hiç ayrılmayan (melekler) vardır. Bunlar ancak ihtiyaç giderirken ve kişi hanımına yaklaştığı anda ayrılırlar. Onlardan utanınız ve onlara iyi davranınız.” buyurmuştur. (Tirmizî, Edeb, 42) Bu rivâyetlerde açık bir şekilde görüldüğü gibi dâimâ ihsân duygusu içinde yaşayan Resûl-i Ekrem Efendimiz, esâsında Allah’tan hayâ etmekte ve her ânını edep üzere yaşamaktadır. Müslümanlara da her an hayâ üzere bulunmalarını tavsiye etmektedir. Nitekim Efendimiz birgün, izârsız olarak açık alanda gusleden bir kimseye rastlamış, bunun üzerine minbere çıkarak:

“– Allah çok hayâlı ve çok gizlidir. Bu nedenle hayâyı ve örtünmeyi sever. O hâlde biriniz gusledeceği zaman örtünsün.” buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, Hammâm, 1)

İslâm’ın insanları ulaştırmak istediği rûhî kıvâm, onların her an ihsân duygusu ile dolu olmalarıdır. Gizlide ve açıkta Allah’tan hayâ duymak da bu duygunun bir netîcesidir. Allah Teâlâ’nın her an kendisini görmekte olduğunu bilen bir kimse, büyük bir edep ve hayâ üzere yaşar. Dikkatli davrandığı için de yanlış bir hareketi görülmez. Bu, hayânın en yüksek noktasıdır.

“HAYÂ ETMEDİKTEN SONRA İSTEDİĞİNİ YAP!”

Utanma duygusu, ilk insandan beri var olagelmiştir. İlk Peygamberlerden itibaren bu duygunun önemi üzerinde durulmuş, hakkındaki ilâhî buyruk hiç değişmemiştir. Bu hakîkati Resûl-i Ekrem Efendimiz şöyle ifâde etmiştir:

 “İlk Peygamberlerden îtibâren halkın hatırında kalan bir söz vardır; «Hayâ etmedikten sonra istediğini yap!»” (Buhârî, Enbiyâ, 54; Edeb, 78)

Nesilden nesile aktarılarak gelen bu hikmet, utanma duygusunun insanı fenâlıklara dalmaktan alıkoyduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Şu hâlde, Allah’tan ve insanlardan utanan bir kimsenin, nefsinin istediği her hareketi yapması mümkün değildir. Utanma duygusuna sâhip olmayan bir kimsenin ise önünde hiçbir engel yoktur. Dolayısıyla öyle bir kimse, her türlü çirkinliği kolayca yapabilir.

Ancak insan ne yaparsa yapsın, bir gün bunların hesabını muhakkak verecektir. Bu sebeple yapacağı işi iyi düşünmelidir. Şayet bu iş Allah’tan ve insanlardan utanacağı bir şey değilse, onu gönül hoşluğu ile yapmalıdır. Yaptığı takdirde Allah’tan ve insanlardan utanacaksa onu da kesinlikle terk etmelidir. Allah Resûlü, bu sözleriyle bizlere bir davranış ölçüsü vermektedir. Kısaca ifâde etmek gerekirse, Resûlullah’ın sünnetini aynen tâkip etmek en emin ve en kısa yoldur. Çünkü o, hayâ âbidesi olarak bizim için eşsiz bir hayat rehberidir.

[1] Allah Teâlâ’ya duyduğu engin hayâsı sebebiyle Efendimiz, O’nun huzûrunda yeni doğmuş bir hilâl gibi iki büklüm dururlardı.

Kaynak: Üsve-i Hasene, Erkam Yayınları

PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN HAYATI

Paylaş.

Yorumlar

Önceki yazıyı okuyun:
KİBİR VE GURURUN ZARARLARI

Kibir ve gururun zararları nelerdir? Tevâzûda aşırıya kaçmak, kişiyi ya zillete ya da dolaylı bir kibre götürür. Asıl tevâzû, mânen...

Kapat