Peygamberimiz Müminleri Nelere Benzetirdi?

Peygamberimizin söylediği yaprağı düşmeyen, bir Müslümana benzeyen ve her zaman meyvesini veren ağaç hangisidir? İbn-i Ömer (r.a) cevabı bilmesine rağmen neden sustu? Bu hadisten ne anlamalıyız? Peygamberimiz bir Mümini neden bir bal arısına benzetmiştir? Dr. Murat Kaya anlatıyor...

İbn-i Ömer (r.a) şöyle nakleder:

“Rasûlullah Efendimiz (s.a.v):

«‒Ağaçların içinden bir nev’i vardır ki yaprağı düşmez. O ağaç, kâmil bir müslümana benzer. Nedir o, söyleyin!» buyurdular.

Oradakiler kırlardaki ağaçları saymaya daldılar. Bunun hurma ağacı olduğu hatırıma geldiyse de söylemeye utandım. Ondan sonra:

«‒Yâ Rasûlullah, o hangi ağaçtır, bize söyleyebilir misiniz?» diye sordular.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v):

«‒Hurma ağacıdır.» cevabını verdiler. (Buhârî, İlim, 3)

BU HADİSTEN NE ANLAMALIYIZ?

İlmi sağlam bir şekilde nakletmek gerekir. Bir söz naklederken, kimin söylediğini, ne söylediğini, niçin ve nasıl söylediğini çok iyi zaptedip en sağlam şekilde aktarmak îcâb eder. Zira bu hassas noktada yapılan ufacık bir hatâ, ileri doğru büyüyerek gider ve bambaşka bir hâl alır.

İmâm Buhârî (r.a) bu rivâyetteki “Haddisnâ: Bize söyle!” kelimesine dikkat çekmektedir. Bu kelime hadis âlimlerinin en fazla kullandıkları bir tâbirdir. “Bana falan tahdis etti, söyledi” diyerek o hadîs-i şerifi nakleden râvîleri büyük bir dikkatle tek tek sayar ve sözün sâhibine kadar ulaşırlar. Burada hem ilmi alırken hem de naklederken çok hassas davranmak gerektiğine işaret ediliyor. Müslüman, fâcirin getirdiği habere hemen inanıvermez, onu araştırır. Rastgele her söze ve dedikoduya da inanmaz. Aldığı bilgiyi sağlam alır, verdiği bilgi sağlam olur, işini en güzel şekilde yapar. İnsan tanımaya ehemmiyet verir. İstifâde ettiği, peşinden gittiği ve iş yaptığı adamları iyi tanır. Tanımadığı bir kimseye îtimâd etmez.

Bu rivâyetten şunu da anlıyoruz ki bir hoca, talebelerinin ilmini ölçmek ve onları imtihan etmek için böyle sualler sorabilir.

HANGİ AĞAÇ MÜSLÜMANA BENZER?

Benzer bir rivâyette İbn-i Ömer (r.a) şöyle anlatıyor:

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in yanındaydık:

“–Söyleyin bakalım, müslüman kişiye benzeyen ağaç hangisidir. O ağaç yeşildir, yaprağını hiç dökmez, o şöyle şöyledir (diye o ağacın güzel vasıflarını saydılar. Sonra da:) «Rabbinin izniyle her an meyvesini verip durur» buyurdular.

Gönlüme o ağacın hurma olduğu geldi. Ancak baktım Hz. Ebû Bekir ve Ömer (r.a) konuşmuyorlar, ben de konuşmayı uygun görmedim. İnsanlar (isabetli) bir cevap veremeyince Rasûlullah Efendimiz (s.a.v):

“–O hurma ağacıdır” buyurdular.

Oradan ayrıldığımızda babam Hz. Ömer’e:

“–Babacığım, vallahi gönlüme o ağacın hurma olduğu geldi.” dedim.

“–Peki, niçin söylemedin?” dedi.

“–Siz konuşmayınca ben de bir şey söylemeyi uygun bulmadım.” dedim.

Bunun üzerine babam bana şöyle dedi:

“–Sen onu söylemiş olsaydın, bu benim için şundan şundan daha sevimli olurdu.” (Buhârî, Tefsîr, 14/1)

Burada vech-i şebeh yani benzetme yönü, hurma ağacının her parçasının bir iş için faydalı olması ve ondan istifâdenin dâimî olmasıdır. Aynen bunun gibi mü’min de her zaman ve her hâliyle Allah’ın kullarına faydalı olur.

Allah Rasûlü (s.a.v) bir defasında da mü’mini bal arısına benzetmişlerdir:

“Mü’min bal arısına benzer. Arı; dâimâ temiz olan şeyleri yer, temiz olan şeyler ortaya koyar, temiz yerlere konar ve nâzik davrandığı için konduğu yere zarar vermez, orayı kırıp bozmaz. Düştüğünde ise kırılmaz, bozulmaz.”

Bal arısı, son derece mâhir, hâzık, akıllı, faydalı, mütevâzı bir varlıktır. Geceleri bile çalışır. Hep temiz ve güzel şeyler yer. Gıdâsını çiçeklerin üzerinden toplar. Başlarındaki beye, yani idarecilerine itaat eder. Kimseye bir eziyeti, zahmeti ve zararı yoktur. Pis şeylerden uzak durur, başkasının kazancını yemez.

İşte mü’min de aynen bal arısı gibi helâl mal kazanır, helâl yiyecekler yer ve nezih mekânlarda bulunur. Bulunduğu her yerde gönlünden rahmet tevzî eder. Kimseyi incitmez ve kimseden incinmez. Bir hata yaptığında hemen doğruyu görüp kendini düzeltir, dâimâ şahsiyetini ve vakârını muhâfaza eder. Tevâzû sahibi olup herkesin iyiliği için çalışır. Zulümden, gafletten, fitneden, haramlardan, nefsin hevâ ve heveslerinden uzak durur.

İslam ve İhsan

KÂMİL BİR MÜ'MİNİN VASIFLARI

Kâmil Bir Mü'minin Vasıfları

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.