Peygamber Efendimiz'in Eşsiz Sabrı

Peygamber Efendimiz’in Her Hâlükârda Teblîğe Devâm Edişi

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kavminin bütün ezâ ve cefâlarına rağmen hakka dâvetten bir an olsun geri durmuyordu. Her fırsatta insanları hidâyete çağırıyor, muhâtabının durumuna göre farklı usûllerle muâmele ediyordu.

Kureyşlilerin en güçlülerinden ve sırtı yere getirilemeyen pehlivanlarından olan Rükâne, birgün Mekke vâdilerinden birisinde Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e rastlamıştı. Peygamber Efendimiz ona:

−Ey Rükâne! Sen hâlâ Allâh’tan korkmayacak ve İslâm’ı kabûl etmemekte direnip duracak mısın? Gel müslüman ol! diyerek, kendisini İslâm’a dâvet etti.

Rükâne:

−Yâ Muhammed! Sen beni güreşte yenersen Sana îmân ederim!” dedi.

Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

−Ben gâlip gelirsem söylediklerimin hak olduğunu kabûl eder misin? diye sordu.

Rükâne:

“−Evet Sen beni yenersen ben ya İslâm’ı kabûl ederim ya da şu koyunlarım Sen’in olur! Ben Sen’i yenecek olursam Sen şu peygamberlik işinden vazgeçersin!” dedi.

Güreşe tutuştular. Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onu tutar tutmaz yere yıkıverdi. Rükâne kendisini savunmaya kâdir olamadı.

−Yâ Muhammed! Bir daha güreşelim!” dedi.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- tekrar güreşti ve onu yine yendi.

Rükâne:

“−Ey amcamın oğlu! Haydi bir kez daha güreşelim?” dedi.

Üçüncü kez de sırtı yere gelen Rükâne yine îmân etmedi.

Varlık Nûru, Rükâne’nin îmân etmemesinden ve bu arada sarf ettiği bâzı sözlerden çok müteessir oldu. Ona:

−Al git davarlarını! buyurdu.

Bunun üzerine Rükâne:

−Vallâhi Sen, benden daha hayırlı ve daha şereflisin!” dedi.

Rükâne -radıyallâhu anh- seneler sonra Mekke’nin fethinde müslüman olmuş, Medîne’ye giderek oraya yerleşmiştir. (İbn-i Hişâm, I, 418; İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, II, 236)

Bir defâsında da Ezd-i Şenûe kabîlesinden Dımâd bin Sa’lebe, umre yapmak için Mekke’ye gelmişti. Dımâd, hekimliğe özenen, akıl hastalarına okuyup üfleyen ve ilim elde etmeye çalışan bir kimseydi. Müşriklerin “Muhammed mecnundur!” dediklerini duyunca kendi kendine:

−Ben gidip şu zâtı bir göreyim. Belki Allâh O’na benim vesîlemle şifâ verir.” diyerek müşriklerin meclislerinden kalktı. Peygamber Efendimiz’e varıp:

–Yâ Muhammed! Ben deliliği tedâvi ederim. İstersen Sen’i de tedâvi edeyim. Belki Allâh Sana şifâ verir!” dedi.

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Dımâd’a şöyle mukâbelede bulundu:

–Hamd, Allâh’a mahsustur. Biz O’na hamd eder, yardımı ve affı da O’ndan dileriz. Nefislerimizin şerrinden Allâh’a sığınırız. Allâh’ın hidâyete erdirdiğini saptıracak yoktur. Dalâlete düşürdüğünü de hidâyete erdirecek yoktur. Ben şehâdet ederim ki Allâh’tan başka hiçbir ilâh yoktur. O birdir, tektir. O’nun eşi ve ortağı yoktur. Yine şehâdet ederim ki Muhammed O’nun kulu ve Rasûlü’dür.

Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sözleri Dımâd’ın çok hoşuna gitti ve:

–Ben hiçbir zaman, bundan daha güzel bir kelâm işitmedim! Sen şu sözlerini bir daha tekrarlar mısın?” dedi.

Fahr-i Kâinât Efendimiz sözlerini tekrarladı. Dımâd bu inci gibi güzel sözleri iki kere daha tekrar ettirdikten sonra:

–Vallâhi ben kâhinlerin, sihirbazların, şâirlerin, her türlü insanın sözünü dinledim. Fakat Sen’in şu söylediklerin gibi hiçbir söz işitmedim. Bunlar belâgat ve fesâhat deryâsının en kıymetli incileridir. Elini ver de sana bey’at edeyim!” dedi ve müslüman oldu.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

–Kavminin adına da bey’at eder misin? diye sordu.

Dımâd:

–Kavmim adına da bey’at ediyorum!” dedi. (Müslim, Cum’a, 46; Ahmed, I, 302; İbn-i Sa’d, IV, 241)

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Dımâd -radıyallâhu anh-’ın müslüman olmasından sonra hemen kavmi adına da ondan bey’at aldı. Böylece onu, kavmine İslâm’ı teblîğ etmek için elçi ve muallim olarak vazîfelendirdi.

KAYNAK: Osman Nuri TOPBAŞ, Hazret-i Muhammed Mustafa-1, Erkam Yayınları, İstanbul

İslam ve İhsan

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.