OSMANLI’NIN İNSANI YAŞATAN KURUMU

0

Hazret-i Pey­gam­ber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve O’nun seç­kin sa­ha­bî­le­ri­nin yü­rü­dü­ğü yo­lu tâ­kip et­mek­te bü­yük bir di­râ­yet ve has­sâ­si­yet gös­ter­miş olan Os­man­lı­lar, ken­di dö­nem­le­ri­ne ge­lin­ce­ye ka­dar bel­li bir öl­çü­de de­vam et­miş olan va­kıf te­sis et­me fa­zî­le­tin­de zir­ve­ye ulaş­mış­lar­dır.

Ger­çek­ten va­kıf­lar, ge­rek kemiyet ve ge­rek­se keyfiyet iti­bâ­rıyla en bü­yük ge­liş­me­yi Os­man­lı dev­rin­de gös­ter­miş­tir. Os­man­lı­lar­da va­kıf, millet sâ­ye­sin­de ka­za­nı­lan ser­ve­ti, tek­rar o top­lu­mun is­ti­fâ­de ve hiz­me­ti­ne su­nan bir ve­fâ mü­es­se­se­si ola­rak or­ta­ya çık­mış­tır. Bun­lar, meş­rû yol­lar­dan edi­nil­miş mâ­lî im­kân­la­rı, sırf ken­di­si ve âi­le­si­ne tah­sis et­mek yerine, umûmun is­ti­fâ­de­si­ne sunarak Allah rı­zâ­sı­nı ka­zan­ma gâ­ye­siy­le vü­cut bul­muş müesseselerdir.

Derûnî ve yüce hislerle İslâm’ı en güzel bir şekilde anlayıp yaşayan bu aziz millet, yüreğindeki engin şefkat ve merhameti bütün cihâna vakıflar vâsıtasıyla sergilemiştir. Onlar, kurdukları binlerce vakıfla toplumu bir ağ gibi örmüş ve âdeta sarılmadık yara bırakmamışlardır.

OSMANLI MEDENİYETİ “VAKIF MEDENİYETİ”

Ak­la ge­le­bi­le­cek her sa­ha­da va­kıf te­sis eden Os­man­lı­lar, ken­di me­de­ni­yet­le­ri­ni âde­ta bir “vakıf medeniyeti” te­lâk­kî et­ti­re­cek öl­çü­de ha­yır ve ha­se­nât zen­gin­li­ği or­ta­ya koy­muş­lar­dır. Ger­çek­ten va­kıf­lar, Os­man­lı Me­de­ni­ye­ti’nin bir alâ­met-i fâ­ri­ka­sı sa­yı­la­bi­lir.

Bu hu­sus­ta o kadar ilerleme kaydedilmiştir ki, sa­de­ce in­san­la­rın ih­ti­yaç­la­rı­nı dik­ka­te al­mak­la ye­ti­nil­me­miş, va­kıf mü­es­se­se­sin­de kök­le­şen İs­lâ­mî mu­hab­bet, merhamet ve şef­kat, hay­van­la­rı ve bit­ki­le­ri bi­le şümûlüne alacak kadar genişlemiştir. Ya­ra­lı kuş­la­ra, has­ta hay­van­la­ra ve göç ede­me­miş olan ley­lek­le­re bak­mak için te­dâ­vi mer­kez­le­ri ku­rul­muş ve bun­la­rın mas­raf­la­rı bu mak­sat­la ku­ru­lan va­kıf­lar­ca kar­şı­lan­mış­tır.

Bu­nun­la alâ­ka­lı ola­rak Os­man­lı top­rak­la­rın­da ge­çir­di­ği za­man zar­fın­da gör­dük­le­rinden dolayı hay­retler için­de ka­lan Fran­sız Comte de Bon­ne­val, şaşkınlık için­de:

“Os­man­lı ül­ke­sin­de, ve­rim­siz ağaç­la­rın sı­cak­tan ku­ru­ma­sı­na mey­dan ver­me­mek üze­re her gün su­lan­ma­la­rı için iş­çi­le­re pa­ra vak­fe­de­cek ka­dar çılgın Türk­ler bi­le gör­mek müm­kün­dür.” de­miş­tir.

vakıff

Va­kıf te­si­si, mâ­ne­vî bir ol­gun­luk te­zâ­hü­rü ol­du­ğun­dan, bu fa­âli­yet, mür­şid-i kâ­mille­rin ir­şad ve rû­hâ­ni­ye­tin­den lâyıkıyla is­ti­fâ­de edebilen top­lu­luk­lar­da çok da­ha ge­niş bir sû­rette ger­çek­leş­miş­tir. Çün­kü di­ğer­gâm­lık, cömertlik, ihlâs ve samîmiyet -kâmil mânâsıyla- rûhî olgunlaşmanın bir neticesidir. Osmanlı ictimâî hayâtında tekkeler birer mânevî terbiye merkezi olarak, oldukça yaygın bir müessese idi. Buralar, halkın “şifâhî kültür”ü aldığı ve ah­lâ­kî ol­gun­luk ka­zan­dı­ğı bi­rer mer­kez du­ru­mun­day­dı. O kay­nak­tan taşan mâ­ne­vî feyz de, va­kıf te­si­si­ni, ic­ti­mâî da­yanış­ma ve yar­dım­laş­ma­yı had saf­ha­ya ulaş­tı­ran cid­dî bir mü­es­sir­di.

ECDADIN HAYIR MÜESSESELERİ

O de­re­ce­de ki, bu fe­yiz­li ha­yır fa­âliyetlerinin ne­ti­ce­si olan mü­es­se­se­le­rin pek ço­ğu, nice ih­mâ­le rağ­men hâ­lâ var­lı­ğı­nı sür­dür­mek­te ve bu­gün­kü ce­mi­ye­timizin bile ya­ra­la­rı­nı sar­mak­ta en esas­lı mü­es­sir­ler­den bi­ri ola­rak hizmetine de­vam et­mek­te­dir. Ha­kî­ka­ten câ­mi­ler, çeş­me­ler, as­ke­rî kış­la­lar, has­ta­hâ­ne­ler, hat­tâ iç­ti­ği­miz su­lar ve da­ha isim­le­ri­ni sa­ya­ma­dı­ğı­mız ni­ce ha­yır hiz­met­le­ri, mübârek ecdâdımızdan bu­gü­ne ka­lan mu­az­zez emâ­net ve hâ­tı­ra­lar­dır.

Os­man­lı’da va­kıf­lar ara­cı­lı­ğıy­la ya­pı­lan ha­yır hiz­met­le­ri­nin tat­bi­kâ­tın­da ri­âyet edi­len en mü­him hu­sus­lar­dan bi­ri de, yar­dım eden ve edi­le­nin bir­bir­le­ri­ni ta­nı­ma­ma­la­rı­dır. Bu sâ­ye­de ha­yır sahip­le­ri ri­yâ ille­tin­den kur­tu­lup da­ha mak­bûl olan gı­yâ­bî du­âlar­dan da his­se­dâr ol­muş­lar­dır. Ay­rı­ca bu yar­dım, mes­cid­ler ve tek­ke­ler vâ­sı­ta­sıyla tev­zî edil­di­ğin­den, hal­kın inanç dün­ya­sı­nın güç­len­me­si­ne de ve­sî­le ol­muş­tur.

VAKIF İNSANLAR

Os­man­lı Dev­le­ti’nde ku­ru­lan va­kıf­la­rın ger­çek ade­di­ni tes­pit ede­bil­mek çok zor­dur. An­cak bun­la­rın 26.300 ka­da­rı tes­pit edi­le­bil­miş­tir ki, bu sa­yı da ec­dâ­dı­mız­da­ki di­ğergâmlı­ğın ve hizmet rûhunun ihtişâmını gös­ter­me­si ba­kı­mın­dan hay­li ib­ret­li­dir.[1] Ayrıca bu vakı­fların 1.400 ka­da­rı­nın ha­nım­lar ta­ra­fın­dan ku­rul­muş ol­ma­sı da, dik­kat çe­ki­ci­dir.

Al­lâh’ım! Biz­le­re lûtfetti­ğin emâ­net­le­rin hak­kı­nı lâyıkıyla edâ edebil­me­yi ve Ya­ra­tan’dan ötürü ya­ra­tı­lan­la­ra hiz­met eden “va­kıf in­san”lar­dan ola­bil­me­yi cümlemize na­sîb ey­le! Âmîn!..


[1] “Osmanlı Devleti’nde vakıf kuran biri, vakfının şartlarını ihtivâ eden vakfiyesini kadıya tescil ettirdikten sonra İstanbul’da Defterhâne’nin ilgili bürolarına kaydettirirdi. Defterhâne sicillerine işlenen bu vakfiyeler, bugün Ankara’da Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi’nde bulunmaktadır. Bu arşivde yirmi altı bin üç yüz vakfiye vardır. Ancak muhtelif vilâyet mahkemelerine âit bütün Şer’iyye sicilleri ve Tahrir defterleri tarandıktan sonradır ki, Osmanlı döneminde kurulmuş vakıfların sayısı yaklaşık olarak bilinebilir.” (Bkz. Prof. Dr. Ziya Kazıcı, İslâmî ve Sosyal Açıdan Vakıflar, İstanbul 1985, s. 43-44)

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hizmet, Erkam Yayınları

Paylaş.

Yorumlar

Önceki yazıyı okuyun:
İNLEYEREK AĞLAYAN HURMA KÜTÜĞÜ

Zikrin en bereketli vakti, seherlerdir. Cenâb-ı Hak gecenin bu vaktinde îfâ edilen zikre, sâir zamanlardakinden daha fazla kıymet vermektedir. Seherleri...

Kapat