OSMANLI PADİŞAHLARININ BİLİNMEYEN ÖZELLİKLERİ

0

Osmanlı’da gerek hânedan mensupları, gerekse diğer devlet adamları, husûsî bir eğitimle, yüklendikleri mes’ûliyeti deruhte edecek bir liyâkatte yetiştirilirlerdi. Bu zâhirî cihete ilâveten şunu da söylemek lâzımdır ki, Cenâb-ı Allah, kendi takdîrini onlara yâr ve yardımcı kıldığından, -bilhassa yükseliş devrinde- arka arkaya hem hânedan mensupları, hem de diğer devlet adamlarına müstesnâ kâbiliyet ve fıtratta evlâtlar ihsân etmiştir.

Denilebilir ki -istisnâsız- ilk Osmanlı pâdişâhları birer fevkaddehâ oldukları gibi, emirleri altındaki kumandanlar da kendileri ayarında birer liyâkat sahibiydiler.

İSLAM DÜNYASININ LİDERİ

Gerçekten, eğitim ne kadar mükemmel olsa da o eğitimi gören şahsın fıtraten zekâ, cesaret ve irâde gibi ilâhî bir mevhibe olan temel vasıfları mükemmel olmazsa, çok iyi bir netice elde etmek mümkün olamaz. Osmanlı’da zâhirdeki sebepler kadar ilâhî takdîre bağlı bu mânevî müessirler de atbaşı beraber yürüdüğünden, küçücük bir aşîret, bu ilâhî lûtuf sâyesinde kısa zamanda İslâm dünyasının lideri durumuna yükselmiştir. Onun Söğüt’teki temel atışıyla Rumeli’ye geçip Bizans’ı arkadan çevirmesi ve üzerlerine gelen Haçlılara karşı ardı ardına zaferler kazanıp Avrupa içlerine doğru ilerlemesi arasında takribî yarım asırlık bir zaman olduğu düşünülürse, bu yükselişin baş döndürücülüğü daha iyi anlaşılır. Sırf zâhirî sebeplerle böylesine sür’atli bir yükseliş ve ihtişâma nâil olunamayacağı, daha berrak bir sûrette kavranır.

Cihâna yön veren cihangirler, daha küçük yaşta, her biri devrin otoriteleri tarafından yetiştirilirdi. Mânevî dünyalarını tekâmül ettirmek için de zamanın mürşid-i kâmillerinden birinin terbiyesinde irşâd edilirlerdi. Osman Gâzi’den başlayarak bütün sultanlar, Hak dostları ve gönül erleri olan bir Şeyh Edebali silsilesine talebe olmuşlardır. Neticede kalplerinin kazandığı seviye nisbetinde, yani mânevî dirâyetleri ölçüsünde, dünyaya râm olmaktan sakınmışlar, canlarını ve mallarını “i‘lâ-yı kelimetullâh” uğruna fedâ etmişlerdir. Zâhirî ve bâtınî ilimlerde otorite olan kıymetli zâtlar, her zaman Osmanlı için bir istikâmet rehberliği yapmışlardır.

“KANGINIZ SAADETLÜ HÜNKARSINIZ?”

Bu rehberlik sâyesinde cihan pâdişahları, kendilerini tebaalarından farklı bir mevkîde görmemiş ve mağrur bir hükümdar değil, Allah yolunda fedâkâr bir nefer olmasını bilmişlerdir. Şu misâl, bu hakîkatin bâriz bir tezâhürüdür:

Dîvân-ı hümâyûn, haftada bir gün halkın şikâyetlerini dinlerdi. İstanbul fâtihi genç hükümdar Sultan Mehmed Hân’ın da bulunduğu böyle bir dinleme gününde dîvâna ayağı çarıklı bir köylü geldi. Sedirde oturan paşalar ve pâdişâhı bir bir süzdükten sonra kimin sultan olduğunu kestiremedi. Ve nasırlı ellerini beline koyarak:

“–Kangınız saâdetlü hünkârsınız?” diye sormak zorunda kaldı.

Bunun mânâsı, ne kıyafetinden ne de oturduğu yerden İstanbul fâtihi ve paşalarını, hâricî bir gözle ayırt etmenin mümkün olmadığı gerçeğidir. Nitekim bu tarihten sonra pâdişahların dîvâna katılmayarak müzâkereleri bir kafes arkasından dinlemeleri usûlü yerleşmiştir.

Fetihler sultânı Yavuz Sultan Selîm Han da, cihan çapındaki zaferleriyle mağrûr olmamış, nefsine dâimâ galebe çalarak hakîkî zaferin ancak bir velînin irşâdıyla gönül âleminde vukû bulacağını şu mısrâları ile ne güzel ifâde etmiştir:

Pâdişâh-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş,
Bir velîye bende olmak cümleden a‘lâ imiş…

Bu şekilde mânevî bir irşâd ile yetişmiş bulunan Osmanlı sultanları, Kur’ân-ı Kerîm’e dillere destan bir hürmet ve muhabbet göstermişlerdir. Bu ihtiram, devletin kuruluşuyla başlayıp, nihâyetine kadar devam etmiştir.

OSMANLI’YI YÜCELTEN HUSUS

Gerçekten Osman Gâzi’nin, misâfir olduğu Şeyh Edebali hânesinde Kur’ân-ı Kerîm bulunan odada ayaklarını uzatıp yatmayarak uykusuz sabahlaması, Yavuz’un mukaddes emânetlerin başında asırlarca kesintisiz bir şekilde devam edecek bir sûrette Kur’ân-ı Kerîm tilâveti an’anesini başlatması, bu hürmetin başlıca numûnelerindendir. Bu bakımdan Osmanlı, müstesnâ bir ilâhî lûtfa ve te’yîde mazhar olmuştur. Osmanlı’yı yücelten bu husus, hadîs-i şerîfte şöyle beyân edilmektedir:

“Şüphesiz ki Allah Teâlâ, bu kitâb (Kur’ân-ı Kerîm) sebebiyle (yani ona îman ve bağlılık bereketiyle) bâzı milletleri yüceltir, (bu istikâmetten uzak olan) diğer milletleri de alçaltır.” (Müslim, Müsâfirîn, 269)

Yavuz Sultan Selîm Hân’ın, mukaddes emânetleri büyük bir titizlikle İstanbul’a getirip muhâfazasını üstlenmesi, Osmanlı için mânevî bir bereket olmuştur. İstanbul, bu şeref ve bereketi hâlâ muhâfaza etmektedir.

Nâil olunan büyük nîmetlere ve sayısız zaferlere rağmen Osmanlı sultanları, ucub, gurur ve kibir gibi nefsânî temâyüllere kapılmayıp her şeyi Allah Teâlâ’dan bilmişlerdir. Pek muhteşem bir cihan saltanatı süren Kânûnî’nin şiirlerinde iç âlemini aksettiren şu hitâbı, bu hakîkati ne güzel sergiler:

“Ey Muhibbî! Sakın elindeki muhteşem saltanata ve kazandığın parlak zaferlere bakıp da gaflete düşerek «Benim gibisi yoktur!» deme!..”

TEVAZU ÖRNEKLERİ

Preveze’den sonra esir düşman kadırgalarını önüne katarak muhteşem donanmasıyla Haliç’e giren Barbaros Hayreddin Paşa’nın bu ihtişamlı zafer tablosu karşısında paşalarına:

“–Bize bu nîmetlere karşı fahır değil, şükür düşer!” diyen Kânûnî’nin, zâhirî sıfatı gibi mâneviyatı da muhteşemdi. Bunu anlamak için onun, tasavvufî gerçeklerle lebâleb dolu olan dîvânına bakmak kâfîdir.

Kânûnî’nin babası Yavuz Sultan Selîm Hân’ın Mısır’a girişi ile zafer dönüşünde İstanbul’a girişi de, ne kadar büyük bir tevâzû örneğidir. O, şöyle diyordu:

“Fânîlerin alkışları, zafer tâkları ve iltifatları bizi nefsimize mağrûr edip yere sermesin!..”

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Hak Dostlarının Örnek Ahlâkından 1, Erkam Yayınları

Paylaş.

Yorumlar