ÖLÜME TEBESSÜMLE BAKAN ‘MEZARLIK ŞİİRİ’

0

Ölüm, yoklukla varlığın sınırı… Uçurumdan aşağı düşerken, sanki her şey biterken, karanlık bir boşluğa durmaksızın yuvarlanırken en büyük varlıkla buluşmak… Ayakların yumuşacık çimenlere dokunması, aydınlıktan gözlerin kamaşması… Ölüm daha güzel nasıl anlatılabilir ki?

İlk gençlik yıllarımda, Safahat’a bilinen bazı şiirlerinden dolayı âşinaydım. Genellikle Millî Mücadele yıllarında yazılmış coşkun mısralardı bunlar… Çoğumuz, Âkif’i de, Safahat’ı da bunlardan ibaret sanır. Hâlbuki Safahat, adı üzerinde Âkif’in hayat safhalarının bize şiir lisânıyla yansımasıdır. O şiirlerde, hayatın her yönünü hâlis bir Osmanlı insanının gözüyle seyrederiz.

Safahat’ın sayfalarında gezinip Âkif’in adımladığı ıslak Arnavut kaldırımlarında yürürken, beni bu okuduklarımı yazıya dökmeye iten sâik, işte bu şiirdir: “Mezarlık”…

OSMANLI MEZARLIĞINDAKİ HUZUR

Bu sebeple yazılarıma bu şiirle başlamayı tercih ettim. Bu şiir ki; okuma sırası açısından sonlarda, kalbime verdiği his ise bir ilk heyecan… Ben, hayatımda ölüme, mezarlığa hiç böyle bakmadım, böyle bakan insanla ise herhâlde hiç konuşmadım. “Dünya, mü’minin zindanıdır.” hadîs-i şerîfini bana o kadar güzel anlattı ki; gözü ve gönlü asıl yurduna dönük, kâmil mü’minin hâlini… Evet, hepimiz mezarlık ziyaretinin önemini biliriz, ama hava almak için mezarlığa değil, piknik yerlerine gideriz. Mezarlık ziyaretleri hüzünlüdür, fânîliğin hüznünü yaşarız. Sonunda ölecek olduğumuzu hatırlarız, neşemiz kaçar. Gafletimize kızarız. Bunlar dahî güzeldir.

Ama Âkif’in bu şiirini okuduktan sonra ben, Osmanlı döneminden kalma mezarlıkların niçin bu kadar ferah, bu kadar sevimli, bu kadar huzurlu olduğunu anladım. Osmanlı’nın mezarları niçin şehir içine koyduğunu anladım. Onlar ölümden ürpermiyorlardı; ölüm, onlar için hayat kadar gerçekti. Ölümü bir hüzün sebebi değil; bir sevinç, bir ferahlık sebebi olarak görüyorlardı. İşte, sonlu değiliz, ebedîyiz. Bu dünya bir yalan, bu imtihanlar geçici, iyi ki âhiret var. “Asıl hayat, âhiret hayatıdır.” demedi mi zira o gül yüzlü?

MEZARLIĞIN KORKU VEREN YÜZÜNE DEĞİL KALBİNE BAK!

Ölüm, onlar için aslında bir doğumdu; doğumu süsledikleri gibi ölümü de süslediler. Ölüm, ebedî hayatımıza bir geçiş kapısıydı; onu servi ağaçlarıyla, saf mermerden mütevazı taşlarla güzelleştirdiler. Bu zihniyetin önünde eğilmekten kendimi alamıyorum.

Âkif’in en neşeli şiirinin bile hüzünle bittiğine çoğu kez şâhit olduğum için okuma sırası “Mezarlık” şiirine gelince bir eyvâh çekmiştim. Ama şiiri okuyunca ne kadar yanıldığımı fark ettim.

“Bakma kabristanın ancak sâha-i medhûşuna[1]  

Dur da bir müddet kulak ver, nâle-i hâmûşuna[2]   

Kalbi hiç benzer mi bak, sîmâ-yı heybet-pûşuna[3] 

Kim ki dalmıştır, hayatın seyl-i cûşâ-cûşuna[4] 

Can atar, bir gün gelir yorgun düşüp âgûşuna[5]

İfâdelerdeki letâfet, insanı büyülüyor. Mezarlığın korku veren yüzüne bakma, kalbine bak!. Mezarlığın kalbi, sâlihlerin ruhlarından başka nedir ki ve onların bulundukları cennet bahçelerinden başka… Sonunda yorgun düşüp bu hayattan onun kucağına yatacaksın. Doğumdan sonra annesinin kollarına bırakılan bir bebek gibi… Topraktan kaçma ey insanoğlu, o senin anan, onun bağrına yüz aklığıyla uzanmayı bil!

Böyle başlıyor şiir… Her mısra ayrı bir değer, ayrı bir hazine. Gönlün en müstesnâ köşelerinden süzülüp dile dökülmüş. Fakat her mısrâa değinmeye bu yazı kâfî gelmeyeceği için, en nâdîde olanlarını terennüm ederek devam edelim.

“Ey ademle varlığın ser-haddi, iklîm-i salâh!

Başlarında sermedî [6] bir sâye[7], bir müşfik cenâh[8]

Olmasan, bî-vâyeler[9] nerden bulur inşirâh!

Zıll-ı memdûdunda[10] var âsûde[11] bir reng-i felah.

Leyl-i dûra-dûruna[12] olsun fedâ, yüz bin sabah!”

ÖLÜM YOKLUKLA VARLIĞIN SINIRI

Şiir, dil olarak ağır, ama mânâ hafif mi ki, basit kelimelerle ifade edilsin. Ölüm, yoklukla varlığın sınırı… Uçurumdan aşağı düşerken, sanki her şey biterken, karanlık bir boşluğa durmaksızın yuvarlanırken en büyük varlıkla buluşmak… Ayakların yumuşacık çimenlere dokunması, aydınlıktan gözlerin kamaşması… Ölüm daha güzel nasıl anlatılabilir ki?

Öyle bir esenlik diyârı ki; üzerleri dâima gölgeli, şefkat kanatları üzerlerine gerilmiş. Gözümün önünden sıra sıra geçmekte Üsküdar’ın, Eyüp’ün mâneviyattan buğulanmış mezarlıkları. Ve gene farklı bir bakış: “Olmasan, kısmetsizler nerede bulur gönül huzuru”… Ölüm olmasa, mazlumlar nerede alacaklar haklarını, dâvâlar yarım mı kalacak? “Ey ebedî hayat!” diyor Âkif, uzayıp giden, karanlık görünen gölgen aslında rengârenktir. Bu bilinse, aslında sana yüz binlerce dünya hayatı fedâdır. Mezarlıkların sâkin, durağan, soğuk duruşunun altındaki bu renkli hayatı görmek, herhalde kalp gözünden başka bir şeyle mümkün değildir.

“Cevherin toprak değil, pek başka bir maden senin,

Âh bilmezler ki, üstünden geçerler senin,

Bin dimâğın içidir, özüdür her zerre toprağın senin

Öyle feyizli ki ey mârifet diyarı mayan senin

Gölgeliğinden çıkarken ruh olur her ten senin”

Âkif’in bütün gönül dünyası önümüze serilmiş. Bir mezarlığa bakarken neleri görüyorsa, şiirinde bir bir açığa çıkıyor. O toprak zannettiğimiz şeyin, aslında binlerce dimâğın kaynaştığı bir toplanma yeri olduğunu anlatırken, aslında yerin altının üstünden belki de daha canlı olabileceğini bildiriyor. Ve son mısra ile sözün darbesini vuruyor. Öyle bir marifet, öyle bir feyiz var ki sende, insanları tenden kurtarıp canlarını ruhlarını ortaya çıkarıyorsun.

OSMANLI’DAKİ EHL-İ İRFANIN ÖLÜME TATLI BAKIŞI

Âkif’in şiirleri, bir konu hakkında genel ifadelerle başlasa da genelde bir yaşadığı bir hâdiseye dayanır. Kendisini hislendiren ve bu hislerin ortaya çıkmasına vesîle olan duygulu bir hâdise… Âkif şiirine devam ederken aruzu düzyazı gibi kullanmanın kıvraklığıyla hadiseyi anlatır, sonra yavaş yavaş yaşadığı olaya yönelir ve okuyucusunu da yönlendirir.

“Sıkınca ruhumu bazen metâlibiyle[13] hayat

Olur yegâne mesîrem, mahalle-i emvât[14]

Hayattan bunalınca, hava almaya sâhile, ormana giden bizler için ne kadar acayip değil mi? Hayat rûhunu sıkınca mezarlığa giden Âkif!.. Ama işte bu, Osmanlı’daki ehl-i irfânın ölüme tatlı bakışıdır. “Dünya sıkınca, âhireti hatırla!” şiârı. Zaten diğer mısralarda Âkif:

“Dirilerin o gürültülü patırtılı muhîtinde

Yoktur, âhiretin ihtiyaçlardan uzak huzuru

Ne tertemiz toprağında bir hırs, bir zillet kiri

Ne de geçim telâşı toprağın derinlerinde”

diyerek durumu açıklar. Acaba kaç kere bu şekilde düşündük hayatı, kaç kere kabristan ziyaretiyle huzur bulduk. Safahat’ta her bir mısrâı okuduğumda daha iyi anladım ki; Âkif’i Âkif yapan ne şiiri, ne sanatıydı. Onun en büyük farkı, irfanı, takvâsı ve bunu mısralarında gösterebilmesiydi.

“Geçen sabah idi, Eyyub’a doğru çıkmıştım

Aşıp da sûrunu şehrin, atınca birkaç adım” deyip devam ediyor Âkif şiirine…

Demek ki bunca hissi uyandıran kabristan, sâlihlerin mekânı Eyüp kabristanı. Şiirin devamında Âkif, mısra mısra Eyüp kabristanını anlatır muhayyilesine dolan intibâlarla. Fakat birden ortamı daha da büyüleyici kılan bir şey fark eder:

“Fakat bu ilahî beste nereden aksediyor

Ki “ellezi halaka’l-mevte ve’l-hayâte…” diyor?

Nedir sükûnetin derinliklerinde böyle bir feryat?

Neşîde Yaradan’ın, kim okuyordu fakat?”

KABRİSTANDA YÜKSELEN KUR’ÂN SESİ

Kabristanda yükselen Kur’ân sesiyle bambaşka bir dünyaya gidiyor, şâirimiz… Âyet-i kerîmelerin tesiriyle dirilişi tasavvur ediyor, serviler, kitâbeler, mezarlar, hepsine birer birer can geliyor. Mahşer, gözünün önüne geliyor ve devam ediyor:

“Hayâle daldım; o füshat-serâ yı dûrâ-dûr

Göründü dîde-i medhûşa bir cihân-ı nüşûr!

Kefen be-dûş-i bekâ bî-nihâye ecsâdın,

O, dehri hîçe sayan, kârbân-ı ecdâdın,

(Hayale daldım: O büyük, o alabildiğine genişliği/ Göründü dehşete düşmüş gözlerime bir mahşer yeri/ Ebedîlik kefeni omzunda sayısız cesedin/ O, dünyayı hiçe sayan ecdâd kervanının)

Bu vecd hâlinden yavaş yavaş sıyrılan Âkif, gözlerini açtığında sorularının cevabını ileride duran bir kabrin yanında bulur.

Bu herc ü merc-i kıyâmet-nümûna hâkim olan

Hatîb-i âlem-i ulvî nihâyet oldu iyân:

Gözüm, uzaktaki bir medfenin ayak ucuna

Çöküp ziyâret eden, bir çocukla bir kadına

İlişti. Sonra biraz yaklaşınca, iyiden iyi

Tezâhür eyledi: Baktım, çocuk «Tebâreke»yi

Kemâl-i vecd ile ezber tilâvet eylemede;

Yanında annesi gözyaşlarıyle dinlemede.

Zemîne ra’şe verirken neşâid-i melekût,

Ne manzaraydı İlâhî o makber-i mebhût?

Çocuk hayâta, o makber de mevte bir levha.

Tezâd-ı kudreti gör.Bak şu levh-i zîrûha!

(Bu, kıyâmeti gösteren kargaşaya hâkim olan/ Ulvî âlemin hatibi göründü nihayet/ Gözüm, uzaktaki bir mezarın ayak ucuna/ Çöküp ziyaret eden bir çocukla kadına/ İlişti. Sonra biraz yaklaşınca iyiden iyi/ Tam belirdi: Baktım, çocuk «Tebareke»yi/ Büyük bir vecd ile ezbere okumakta/ Yanında annesi gözyaşlarıyla dinlemede/ Her yanı titretirken Allâh’ın âyetleri/ Ne manzaraydı İlâhî, o sessiz mezarın vaziyeti/ Çocuk hayata, o mezar da ölüme levha, / İlâhî kudretteki tezadı gör, bak şu diri tabloya)

MEZARLIKTA TEBÂREKE OKUYAN ÇOCUK

Mezarın yanında ezberden “Tebâreke” okuyan bir çocuk ve yanında annesi… İşte, bu şiirin varlık sebebi… Şiirin bu kısmına geldiğimde bana en çok tesir eden şey, ezberden “Tebâreke” okuyabilen ve bunu duyguyla tilâvet eden çocuk oldu. Hasta adam Osmanlı’nın son neslinin mânevî hâlinden biz ne kadar da bîhabermişiz. Bu çocuklar sonra adam oldular da Osmanlı’ya yeni bir can, yeni bir nefer oldular. Ya bizim nesillerimiz?

Şiir, çocuğun kabirden ayrılmasının ardından ortalığın tekrar eski sessizliğine dönmesiyle sona erer. Âkif’in mesîre alanı diye adlandırdığı istirahatgâhından ayrılması ve tekrar yaşadığı dünyaya dönmesi gerekmektedir. Pek çok şiirinde dert yandığı geçim telâşına… Biz ne zaman kabristanlarda dinlenip huzur bulacak derecede ruhumuzla buluşabileceğiz acaba?

“Şu mâsivâ denilen kayd-ı ukde ber-ukde

Kırılmadan olamaz ruh bir dem âsûde.

Fakat kırılmak için böyle bir zemîn ister…

Zemîn değil yalınız, kalb-i âhenin ister!”

(Şu masiva denilen kaydın binbir düğümü/ Kırılmadan, ruh, bir an olsun rahat ve huzur bulamaz/ Fakat kırılması için böyle bir ortam ister, /Ortam değil sade, demirden bir yürek ister.)


[1] Sâha-i medhûş: Dehşetli saha.

[2] Nâle-i hâmûş: Sessiz inilti.

[3] Sîmâ-yı heybet-pûş: Korku veren yüz.

[4] Seyl-i cûşâ-cûş: Daima coşan sel.

[5] Âgûş: Kucak.

[6] Sermedî: Dâimî.

[7] Sâye: Gölge.

[8] Cenâh: Kanat.

[9] Bî-vâye: Kısmetsiz.

[10] Zıll-ı memdûd: Uzayan gölge.

[11] Âsûde: Sâkin.

[12] Leyl-i dûra-dûr: Bitmeyen gece.

[13] Metâlib: İstekler.

[14] Mahalle-i emvât: Ölüler mahallesi.

Zeyneb DUMAN

Paylaş.

Yorumlar