NEY’İN HİKÂYESİ

0

Mevlânâ’nın eserlerinde geçen ney, aslında “insan-ı kâmil”i temsil etmektedir. Sazlıktaki bir kamışın ney hâline gelene kadar geçirdiği devreler, insanın olgunlaşmasını, yani “nefsi tezkiye ve kalbi tasfiye” basamaklarını ifade eder.

Ney başlangıçta kamış olarak bulunduğu sazlıktan ayrılmış ve bu ayrılık, onun nasıl acı acı feryadına sebep olmuşsa; ruhlar âleminden gelip balçıktan yaratılmış bedene, yani ten kafesine giren “kâmil insan”da da o rûhânî âleme hasret başlamıştır. Bu hasreti; riyâzât, murâkabe, tefekkür, ilâhî aşk ve çilelerle yoğrulan insan olgunlaşır, seviye bulur; nihâyet “kâmil” hâle gelir.

Sazlık içindeki kamışlar arasından çıkarılan ney, usta bir el tarafından usûlüne uygun şekilde kesilir. İçi boşaltılıp, kurutulur. Daha sonra, ateşle delinerek baş ve son kısmına demir boğumlar yerleştirilir. Bir müddet bu hâlde bekledikten sonra ney; neyzenin nefesinden üflenen nefha ile dinleyenlerin kalbî seviyelerine göre[1] güzel sesler, hayret ve hikmetler yaymaya başlar.[2]

SIRLARI İFŞA ETME!

İnsan da kemâl yolunda hep bu safhalardan geçer. İnsan-ı kâmiller, diğer insanlar arasından belli kıstaslarla seçilirler. Nitekim peygamberlerin en büyük özelliklerinden birisi onların seçilmiş olmalarıdır. Daha sonra, çeşitli terbiye usûlleriyle onun dünyevî bağ ve endişelerden içi boşaltılır. Seyr ü sülûk yolunun sabrı gerektiren meşakkat, ibtilâ ve imtihanlarıyla karşılaşır ve “vahy”in izini takip etme neticesinde olgunlaşır. Sonunda Allâh’ın sanat, hikmet ve kudretinin tecellî ettiği bir vâsıta hâline gelir. İnsanlar ondan sâdır olan derûnî hikmetlere râm olur ve vuslat yolunda mesâfe almaya başlarlar.

İnsanlarla ortak kaderi paylaşan ney’in ortaya çıkışı ve onlar tarafından keşfedilişi hakkında, Mevlevî kaynaklarda şu temsîlî hikâye nakledilir:

Peygamber Efendimiz, Allâh’ın kendisine ihsan ettiği esrar ve hikmet denizinden bir damlasını, ilmin kapısı Hazret-i Ali’ye de emanet eder ve:

“-Bu sırları sakın ifşâ etme!” diye sıkı sıkı tenbihler.

Hazret-i Ali, kendisine tevdî edilen bu emânete tahammül edemez, altında iki büklüm olur. Sahralara düşer. Derûnunda sakladığı esrarı bir kör kuyuya döker. Vaktolur kuyu suyla dolup taşar. Kuyudan taşan bu sular, çevresini zamanla bir sazlık hâline çevirir ve burada kamışlar biter. Bu sazlığın rüzgarda hoş nağmeler çıkardığını farkeden bir çoban, bunlardan bir tanesini keser ve ondan “ney” yapar. Fakat ney’den çıkan bu ses, o kadar içli ve yanıktır ki, herkes bu sesin derin, duygulu ve yakıcı nağmelerine meftun olur. Onunla ağlar, onunla gülmeye başlar. Çobanın ünü kısa zamanda yayılır ve Arap kabileleri bu çobanı dinlemek için etrafında toplanmaya başlarlar. (Ahmed Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, II, 440)

İşte Mevlânâ’nın Mesnevî’si, kulaklardaki bu hoş nağmelerin ve taşıdığı esrarın yazıya dökülmüş şeklidir. Bu yüzden Mesnevî’yi okuyanlar, mânâlar içinde derinleştikçe pek çok esrar ve hikmet ihtiva ettiğini ifade etmek mecbûriyetinde kalmışlardır.[3] Engin bir deryâyı sadece bir damlada seyredebilen Hazret-i Mevlânâ, her biri bir damla mâhiyetindeki bu beyitlerde bizlere vüs’atımıza göre âdeta birer deryâ, hattâ okyanus sergilemektedir. Bu kadar derin mânâlar ve hikmetler ihtivâ ettiği hâlde Mevlânâ sırrını arzu ettiği ihâtada ortaya dökememenin feryadı içindedir. Bu istikâmette Mesnevî’nin ilk muhatabını düşünerek bir keresinde:

“–Ben, bu Mesnevî’yi Hüsâmeddin’e göre yazdım!” demişler; bir keresinde de:

“–Ben, Mesnevî’yi hülâsâ olarak yazdırdım. Eğer esrar ve hikmetleri biraz daha şerh edecek olsaydım, onu kırk merkep zor taşırdı.” buyurarak Allâh’ın ilim ve hikmet denizinin nihâyetsizliğine işaret etmişlerdir.

Mev­lâ­nâ âşı­ğı bir mü­te­fek­kir, on­da­ki de­rû­nî hâl­le­rin id­râ­kin­de in­san­la­rın ek­se­ri­si­nin ac­ziyet için­de ol­du­ğu­nu ifâ­de sa­de­din­de şöy­le der:

“–Biz, Mev­lâ­nâ Ce­lâ­led­dîn’in vec­di­nin fer­yatla­rı­nı din­le­dik. Dal­dı­ğı hu­zur de­ni­zi­nin de­rin­lik­le­ri­ni gör­me­mi­ze im­kân yok. De­ni­zin tâ di­bin­den sıy­rı­lıp, su­yun yü­zü­ne ne vur­du ise onu gö­rü­yo­ruz. Biz Haz­ret-i Mev­lâ­nâ’nın aş­kı­nı de­ğil, sa­de­ce aş­kı­nın di­le ge­len feryatlarını el­de et­tik. Pel­tek di­li­miz­le an­lat­ma­ya ça­lış­tı­ğı­mız, bü­tün bun­dan ibâ­ret. Hu­zur de­ni­zi­ne yal­nız o dal­dı. Bi­ze vec­di­nin fır­tı­na­sın­dan çı­kan ses­ler kal­dı. Hey­hât! Onu Mev­lâ­nâ zan­ne­di­yo­ruz.”[4]

MUSİKİDE ÖZÜ KORUMAK

Bu konuyla ilgili olarak Ba­hâ­ed­dîn Nak­şi­bend -kud­di­se sir­ruh-’un mü­rid­le­rin­den Ho­ca Mi­sâ­fir şöyle der:

“–Ho­ca Ba­hâ­ed­dîn Haz­ret­le­ri’nin hiz­me­tin­dey­dim ve mû­si­kî­ye düş­kün­düm. Bir­gün mü­rid­ler­den bir­ka­çıy­la bir ara­ya ge­le­rek bir­ta­kım mû­si­kî âlet­le­ri bu­lup Ho­ca Haz­ret­le­ri’nin mec­lis­le­rin­de mû­si­kî ic­râ et­me­yi ve böy­le­lik­le onun bu mev­zu­da­ki fi­kir­le­ri­ni öğ­ren­me­yi dü­şün­dük ve öy­le de yap­tık. Ho­ca Haz­ret­le­ri ise bi­ze en­gel ol­ma­dı­lar ve şöy­le bu­yur­du­lar:

«Biz bu işi yap­ma­yız; ama in­kâr da et­me­yiz!»”

Şâh-ı Nak­şi­bend -kud­di­se sir­ruh-’un bu sö­zü, nef­sâ­ni­ye­te dö­nüş­me­si müm­kün ve muh­te­mel olan bu sa­ha­da ih­ti­yat­lı ol­ma­nın za­rû­re­ti­ne işâ­ret et­mek­te­dir. Ni­te­kim gü­nü­müz­de, bu den­ge­yi ko­ru­ya­ma­yan ki­mi çev­re­le­rin, ta­sav­vu­fun özün­den uzak­la­şa­rak işi sa­de­ce mû­si­kî­den ibâ­ret gör­dük­le­ri mü­şâ­he­de edilmesi münâsebetiyle, bu ko­nu­da­ki has­sâ­si­ye­tin ne ka­dar önem­li ol­du­ğu, da­ha iyi an­la­şıl­mak­ta­dır.

Hazret-i Mevlânâ’nın hayatının “piştim ve yandım” devresinde daha çok müşâhede edilen vecd ve istiğrak hâli esnasında, sokaktan geçerken duyduğu kuyumcunun altını dövmesi gibi muhtelif seslerin âhengi bile ona Allah’ı hatırlatıyor ve cezbeye gelmesine sebep oluyordu. Bu hâl, onun yüksek ruhuna mahsus, engin derinlik, duyuş ve sırlardan neş’et eden bir keyfiyet olduğu için, Mevlânâ’nın ahenkli seslerle (mûsikî ile) ilgili bu meczûbiyeti, umûma misal teşkil etmez.

DİPNOTLAR

[1] Mevlânâ hazretleri, “Ney”in, insanların kalplerine göre farklı tesirler meydana getirdiğini, yine onun dilinden şöyle anlatmaktadır:

“Ben her cemiyette, her mecliste inledim, durdum. Kötü huylu olanlarla da, iyi huylu olanlarla da düşüp kalktım. Herkes kendi anlayışına göre benim yârim oldu. Fakat içimdeki esrârı araştırmadı.”

Mevlânâ hazretleri, başka bir beytinde, kendi sırlarını paylaşabileceği, kâmil bir insan arayışını şöyle dile getirir:

“İçimi dökecek, beni anlayacak bir kişinin hasretiyle gidiyorum!..”

[2] İs­lâm, in­san ta­bi­atın­da mev­cud olan özel­lik­le­ri red­det­me­yip, on­la­rı mü­kem­mel bir sû­ret­te ni­zam­la­yan yü­ce dîn­dir. Pek çok be­diî sa­nat gi­bi, mû­si­kî de in­sa­noğ­lun­da­ki fıt­rî hu­sû­si­yet­le­rin te­zâ­hür şe­kil­le­rin­den bi­ri­dir. Dolayısıyla onun da di­ğer hu­sû­si­yet­ler gi­bi ne ta­mâ­men red­di ve ne de ol­du­ğu gi­bi kabulü müm­kün­dür. Ancak insanda meydana getirdiği tesirler ve icrâ ediliş şekilleri düşünülerek hayır veya şerde kullanılmasına göre hüküm beyan edilebilir.

[3] Aslen hıristiyan iken, Mesnevî vesîlesiyle hidâyete eren rahmetli Farsça hocam Yaman Dede’ye:

“–Siz, niye Mevlânâ ve Mesnevî’den bu kadar çok bahsediyorsunuz?” diye sorulduğunda, O da:

“–Oğlum, benim elimden Mevlânâ tuttu ve Hazret-i Peygamber’in kapısına götürerek hidâyetime vesîle oldu. Beni ateşten kurtaran birisini bu kadar anmam çok mu?” derdi.

[4] Nû­ret­tin Top­çu, Mev­lâ­nâ ve Ta­sav­vuf, s. 139

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Âb-ı Hayat Katreleri, Erkam Yayınları

Paylaş.

Yorumlar

Önceki yazıyı okuyun:
YENİ NESİL DİNLER

Geleneksel dinlerin ensesinde ‘yeni nesil’ dinler var artık: piyasa dini, serbest pazar dini, sanal din, tekno-din vb. Bunların kitapları, peygamberleri,...

Kapat