NEBEVÎ TERBİYEDE USÛL: SOHBETLER

0

Seyr u sülûkte tatbik edilegelen umûmî ve husûsî pek çok terbiye usûlü vardır. Bu usûllerden biri de “sohbet”lerdir. Osman Nûri Topbaş Hocaefendi’nin “sohbet” hakkında kaleme aldığını yazının bir kısmını sizinle paylaşıyoruz.

Vaaz ve nasihatlerin en bereketli zeminleri de tasavvufî sohbetlerdir. “Sahâbî” ve “sohbet” kelimelerinin aynı kökten gelmesi de, bu hususun ehemmiyetini açıkça ortaya koymaktadır. Zira sahâbeyi sahâbe yapan en mühim vesîlelerden biri, onların Peygamber Efendimiz’in sohbetinden istifâde etmiş olmalarıdır. Bu sebeple “Sohbet, bir Sünnet-i Müekkede’dir.” [1] diyebiliriz.

Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Sen öğüt ver (vaaz ve nasihatte bulun)! Çünkü nasihat (ve hatırlatma) mü’minlere fayda verir.” (ez-Zâriyât, 55)

Allah Rasûlü –sallâllahu aleyhi ve sellem- Efendimiz, her sahâbînin eline birer kitap-defter vermedi. Bunlardan ziyâde, sohbete ve kalbî beraberliğe ehemmiyetverdi. Ashâb-ı kirâm da mânevî hâllerini doğrudan doğruya Efendimiz  –sallâllahu aleyhi ve sellem-’in sadır âleminden aldılar. Mânevî in‘ikâs ve insibağ neticesinde, gönülleri rûhâniyet-i Rasûlullâh ile doldu.

Zira huşû içinde icrâ edilen sohbetlerde, söz ve bilginin beraberinde, gönüllerden gönüllere bir enerji transferi, yani feyz ve rûhâniyet akışı da vâkî olmaktadır. Daha önce de ifâde ettiğimiz gibi, sahâbeyi sahâbe yapan en mühim sırlardan biri, Efendimiz –sallâllahu aleyhi ve sellem-’in bu feyizli sohbetlerine mazhar olmuş bulunmalarıdır. Nitekim sohbetin bu husûsiyeti sebebiyledir ki, sahâbeden sonra gelen sâlih zâtların hiçbiri -onlardan daha fazla ibadet etse bile- Peygamber sohbetine nâil olmuş bulunan sahâbî derecesine yükselemez.

YOLUMUZ SOHBET ÜZERİNE KURULUDUR

Peygamber Efendimiz’den sonra da sohbet, hemen hemen bütün tarîkatlerde ve bilhassa Nakşîlikte, kalpten kalbe feyz nakli için husûsî bir ehemmiyete sahip olmuştur. Nitekim Şâh-ı Nakşibend –rahmetullahi aleyh-:

“Bizim terbiye yolumuz, sohbet üzerine kuruludur.” buyurmuştur.

Sohbet ve zikir meclisleri, ilâhî rahmet ve sekînetin âdeta sağanak hâlinde yağdığı, dünyadaki cennet bahçeleridir. Ebû Hüreyre ve Ebû Saîd el-Hudrî -radıyallahu anh, Peygamber Efendimiz –sallâllahu aleyhi ve sellem-’in şöyle buyurduğuna şâhitlik ederler:

“Bir topluluk, Allah –azze  ve celle- Hazretleri’ni zikretmek üzere oturduklarında, mutlakâ onları melekler kuşatır,  ilâhî rahmet kaplar, üzerlerine sekînet iner ve Allah Teâlâ onları, katında bulunan üstün kulları (nebîler ve büyük melekler) arasında zikreder.” (Müslim, Zikir, 39)

Burada zikredilen sekînet hususunda Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: 

“Îmanlarını bir kat daha artırsınlar diye mü’minlerin kalplerine sekîneti indiren O’dur…” (el-Fetih, 4)

Cenâb-ı Hak, üzerlerine sekînet indirdiğinde, sohbete gelen mü’minlerin, din, îman, hidâyet ve basîret üzere sebatları artar, vakarları ziyâdeleşir, mânevî bir heybet kazanırlar. Böylece İslâmî emirlere karşı itaat ve bağlılıkları kuvvetlenir, Allâh’a ve Rasûlü’ne olan tâzim
ve muhabbetleri daha da ziyâdeleşir. Neticede mânevî huzur, sükûn ve yakîne ererler.

Gayret ehli müʼminleri görüp onların îman heyecanından ve takvâ hassâsiyetlerinden hisse almak ve bu sâyede gaflet uykusun­dan uyanmak, çok büyük bir nîmettir. Bu hâl, âdeta enerjisi tükenen bir âletin yeniden şarj olması gibi, mânevî bir diriliş ve feyz vesîlesidir. Bu sebepledir ki mânevî terbiye yolu olan tasavvufta da, sâlihlerle beraberliğin asgarî ölçüsü olmak üzere, belli aralıklarla bir araya gelmek demek olan “sohbet”lere devam etmek, son derece mühim bir kâidedir.

Dipnotlar: [1] Sünnet-i Müekkede: Peygamber Efendimiz -sallâllahu aleyhi ve sellem-’in devamlı olarak yaptığı, sırf bağlayıcı ve kat’î bir emir olmadığını göstermek için nâdiren terk ettiği; farz ve vâcip olmayan amelleri.

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Altın Silsile, Altınoluk.

Paylaş.

Yorumlar