NEBEVİ EĞİTİM METODU NASILDIR?

0

Rasûlullah Efendimiz, sahâbe-i kirâmı sohbetle yetiştirmiştir. Bu hususta pek çok misâl vardır. Bu sohbetler aynı zamanda Efendimiz’in nebevi eğitim metodunu da anlatır.

Kasîde-i Bürde şâiri Kâ’b bin Züheyr, Müslüman olmak üzere mescide geldiğinde, Fahr-i Kâinât Efendimiz ashâbına sohbet ediyordu. Kâ’b’ın ifâdesine göre Rasûlullah r halka halka oturan ashâbının arasında bulunuyor, kâh sağ tarafındaki sahâbîleriyle, kâh sol tarafındakilerle sohbet ediyordu. (Hâkim, III, 671)

İşte sohbet, Allah Rasûlü’nün hayatı boyunca en çok tatbik ettiği terbiye metodudur. Ancak Allah Rasûlü r îtidâl üzere hareket eder, bıkıp usanmasınlar diye, ashâb-ı kirâmın dinlemeye istekli olduğu vakitleri kollardı.[1]

ÜÇ KİŞİNİN HALİ

Ebû Vâ­kıd el-Ley­sî t an­la­tı­yor:

Bir gün mes­cid­de bir grup in­san­la be­ra­ber Allah Rasûlü’nün hu­zûrun­da bu­lu­nu­yor­duk. O es­nâ­da ka­pı­da üç kişi gö­rün­dü. Bi­ri içe­ri gir­me­den git­ti. Di­ğer iki­si ise içe­ri gi­rip Efen­di­miz r’in ya­nı­na ka­dar gel­di­ler. İç­le­rin­den bi­ri­si, hal­ka­da gör­dü­ğü bir boş­lu­ğa otur­du. Di­ğe­ri ise yer kal­ma­dı­ğı için ve kim­se­yi de ra­hat­sız et­me­mek dü­şün­ce­siy­le hal­ka­nın he­men ar­ka­sı­na otu­ru­ver­di.

Rasûlullah soh­be­ti­nin bir ye­rin­de şöy­le bu­yur­du­lar:

“Si­ze şu üç ki­şi­nin hâ­li­ni an­la­ta­yım mı? Hal­ka­ya otu­ran bi­rin­ci­si; Allah Te­âlâ’ya sı­ğın­dı. Allah da onu hi­mâ­ye­si­ne al­dı.

İkin­ci­si­ne ge­lin­ce; o kim­se Allah’tan ha­yâ et­ti, ede­be sa­rıl­dı. Allah Te­âlâ da o ku­lun­dan ha­yâ et­ti; onu azâ­bın­dan emin kıl­dı.

İçe­ri gir­me­yen di­ğe­ri­ne ge­lin­ce; o, bu mec­lis­ten yüz çe­vir­di. Allah da on­dan yüz çe­vir­di.” (Bu­hâ­rî, İlim, 8)

Demek ki sohbetlere devam etmek, Allah Teâlâ’nın hıfz u emânına sığınmak mânâsına da gelmektedir. Bu tür meclislerden yüz çevirmek ve ehemmiyet vermemek ise Allah’tan uzaklaşmaya sebebiyet verir.

MANEVİ SOHBETLER

Yine bir gün Rasûlullah, ashâbına sohbet ediyordu. Bu esnâda cennetle müjdelenen sahâbîlerden Sa’d bin Ebî Vakkâs t çok duygulandı ve:

“–Âh, keşke şimdi ölmüş olsaydım!” diye hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. O zaman Allah Rasûlü, bu mübârek sahâbîsini şöyle îkâz etti:

“–Ey Sa’d! Eğer sen cennetlik isen, hayatının uzun ve amellerinin sâlih olması, senin için daha hayırlıdır.” (Ahmed, V, 267)

Nebevî menbâdan feyz alan her mânevî sohbet de, mü’minleri böyle bir kalbî uyanıklık içinde tutarak ebedî hayata hazırlanmaya, günahlardan sakınmaya ve sâlih amellerle dolu bir hayat yaşamaya teşvik mâhiyetindedir.

HER FIRSATTA SOHBET

Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle anlatır:

Bir yemek dâvetinde Rasûlullah ile beraber bulunuyorduk. Kendisine etin kol tarafı ikram edildi. Allah Rasûlü etin kol tarafını severdi. Ondan bir lokma kopardıktan sonra şöyle buyurdu:

“Kıyâmet gününde insanların efendisi benim. Bu da neden biliyor musunuz? Allah Teâlâ gelmiş gelecek bütün insanları düz bir yerde toplayacak. Orası, bakan kimsenin bütün insanları görebileceği, seslenenin herkese sesini duyurabileceği bir yerdir. Güneş onlara yaklaşacak, insanlar sıkıntıdan ve kederden artık dayanamayacak hâle gelince birbirlerine:

«–İçinde bulunduğunuz sıkıntıyı, başınıza gelen hâli görmüyor musunuz? Hâlinizi Rabbinize arz ederek size şefaat edecek birini bulmayı düşünmüyor musunuz?» diyecekler…”

Fahr-i Kâinât Efendimiz, bu minvâl üzere devam ederek Şefaat-i Uzmâ’yı, yani kıyâmette bütün insanlığa edeceği en büyük şefaat hâdisesini anlattı. İnsanların peygamberlerine şefaat için mürâcaat edeceklerini, onların da bütün insanları kendisine göndereceğini haber verdi. (Buhârî, Enbiyâ 3, 9, Tefsîr 17/5; Müslim, Îmân, 327, 328; Tirmizî, Kıyâmet, 10)

Görüldüğü gibi Rasûl-i Ekrem Efendimiz, şefaat husûsundaki bu meşhur hadîs-i şerîfi, bir dâvet esnâsında ashâbıyla sohbet ederken îrâd buyurmuştur. Bu da, Allah Rasûlü’nün sohbetlerindeki tabiîliğin ve ashâbına uygun gördüğü her fırsatta ve her vesîleyle sohbet ettiğinin bir ifâdesidir.

RESULLAH’IN MİSAFİRLİKTEKİ SOHBETİ

Bedir Gazvesi’ne katılmış olan sahâbîlerden İtbân bin Mâlik şöyle anlatır:

Kendi kabilem olan Sâlimoğulları’na imamlık yapıyordum. Benim evimle onlar arasında bir vâdi bulunuyordu. Yağmur yağdığı zaman o vâdiyi geçip mescidlerine gitmek benim için çok zor oluyordu. Bu sebeple Rasûlullah’a gidip:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Gözlerim iyi görmüyor. Yağmur yağdığı zaman onlarla aramızdaki vâdinin deresi taşıyor, benim için onu geçmek çok güçleşiyor. Bu sebeple teşrîf edip evimin bir yerinde namaz kılsanız. Sizin namaz kıldığınız yeri namazgâh edinmek istiyorum.” dedim.

Rasûlullah: “–İnşâallah bu isteğini yerine getiririm.” buyurdu.

Ertesi sabah, güneşin yükseldiği bir vakitte, Rasûlullah Hazret-i Ebû Bekir ile birlikte evime geldi. İçeri girmek için izin istedi, verdim. İçeri girdi, daha oturmadan:

“–Evinin neresinde namaz kılmamı istersin?” buyurdu. Namaz kılmasını istediğim yeri gösterdim. Rasûlullah orada tekbir alıp namaza durdu. Biz de arkasında saf bağladık. İki rekât namaz kıldırdı, sonra selâm verdi. Biz de selâm verdik. Namazı bitirince Rasûlullah’a, kendisi için hazırlanmış olan hazire isimli yemeği ikram ettik. Efendimiz’in bizde olduğunu duyan mahalle halkının erkeklerinden bir grup geldi. Evde epeyce insan toplandı. İçlerinden biri:

“–Mâlik bin Duhşum ne yaptı, onu göremiyorum?” dedi. Bir başkası:

“–O, Allah ve Rasûlü’nü sevmeyen bir münâfıktır.” dedi.

Rasûlullah, derhal müdâhale ederek:

“–Öyle deme! Görmüyor musun o, Allâh’ın rızâsını dileyerek «lâ ilâhe illâllah» diyor.” buyurdu. Bunun üzerine o zât:

“–Allah ve Rasûlü daha iyi bilir. Ancak biz, Allâh’a yemin olsun ki, onun münâfıkları sevdiğini ve onlarla düşüp kalktığını görüyoruz.” dedi.

Rasûlullah, şöyle buyurdu:

“–Allah Teâlâ, rızâsını umarak «lâ ilâhe illâllâh» diyen kimseyi cehenneme haram kılmıştır.” (Buhârî, Salât, 45, 46; Ezân, 4, 5, 153, 154; Teheccüd, 25, 33, 36; Müslim, Îmân, 54, 55; Mesâcid, 263, 264, 265; Fedâilü’s-Sahâbe, 178)

Burada Peygamber Efendimiz’in ashâbıyla nasıl ilgilendiğini, onlar için ne gibi fedâkârlıklara katlandığını ve ashâb-ı kirâmın O’nun sohbet meclisine nasıl rağbet ettiğini görmekteyiz. Allah Rasûlü bu hâdisedeki tavrıyla ayrıca, sohbet meclislerinde mâlâyânî konuşmaların, gıybet, dedikodu ve ayıplama gibi günah sözlerin bulunmaması gerektiğini beyan buyurmuştur.

Rasûlullah hâdisenin sonunda, Allâh’ın rızâsını umarak “Lâ ilâhe illâllâh” diyen kişinin cehenneme haram kılınacağını müjdelemektedir. Bunun için her zaman ve mekânda “kelime-i tevhîd”in muhtevâsında yaşamamız zarûrîdir. Kelime-i tevhîdi yaşamak ise, Allah’tan uzaklaştırıcı her şeyden kaçınıp cemâlî sıfatların kalpte tecellî etmesiyle mümkündür.

Hadîs-i şerîfte buyrulur:

“Kimin son sözü; «Lâ ilâhe illâllâh: Allah’tan başka ilâh yoktur.» olursa, o kişi cennete girer.” (Ebû Dâvûd, Cenâiz, 15-16/3116; Ahmed, V, 247; Hâkim, I, 503)

Fakat son sözümüzün kelime-i tevhîd olmasını istiyorsak, hayatımızın her safhasını tevhîd muhtevâsında yaşamaya gayret etmemiz şarttır. Zira diğer bir hadîs-i şerîfte de şöyle buyrulur:

“Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle diriltilirsiniz!..” (Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, V, 663)

HİKMET DOLU SOHBETLER

Ebû Said el-Hudrî Peygamber Efendimiz’in hikmet dolu sohbetlerinden birini şöyle nakleder:

“Bir gün Rasûlullah bize ikindi namazını gün akşama iyice meyletmeden kıldırdı. Sonra ayağa kalkıp bir konuşma yaptı. Bu hitâbesinde, kıyâmet kopuncaya kadar olacak her şeyi bize haber verdi. Bunları hâfızasında tutan tuttu, unutan da unuttu.[2] Söyledikleri arasında şunlar da vardı:

«–Dünya tatlıdır, câziptir. Allah sizi dünyaya hâkim kılacak, onun nîmetlerini emrinize verecek ve nasıl amel edeceğinize bakacak.

Aman uyanık olun! Dünyaya karşı çok dikkatli olun, haramları ve dünyaya dalmayı terk ederek kendinizi onun şerrinden muhafaza edin! Aynı şekilde (fâsık ve dünyacı) kadınlara karşı da dikkatli davranıp kendinizi şerlerinden koruyun!»

Efendimiz’in sözleri arasında şu da vardı:

«–Aman uyanık olun! Kimse insanlardan korkarak, bildiği bir hakikati söylemekten geri durmasın!»

Ebû Saîd bunu söyleyince ağladı ve şöyle dedi:

“–Vallâhi öyle günler geldi ki bâzı şeyler gördük ve hakkı söylemekten korktuk. Rasûlullah r Efendimiz’in sözleri arasında şunlar da vardı:

«–Haberiniz olsun! Kıyâmet günü, her bir vefâsız için vefâsızlığı ve ihâneti nisbetinde bir bayrak dikilecektir. Devlet başkanının hâinliğinden daha büyük bir ihânet olmayacaktır. Onun bayrağı bel kısmına dikilir.»

PEYGAMBERİMİZİN İBRETLİK SÖZLERİNDEN BAZILARI

O gün ezberlediğimiz sözlerin bir kısmı da şöyleydi:

«–Haberiniz olsun! İnsanoğlu çok çeşitli tabakalar hâlinde yaratılmıştır:

Kimisi vardır, mü’min olarak doğar, mü’min olarak yaşar, mü’min olarak ölür.

Kimisi vardır, kâfir (bir muhitte) doğar[3], kâfir olarak yaşar, kâfir olarak ölür.

Kimisi vardır, mü’min olarak doğar, mü’min olarak yaşar, kâfir olarak ölür.

Kimisi vardır, kâfir (bir muhitte) doğar, kâfir olarak yaşar, mü’min olarak ölür.

Dikkat edin! İnsanların kimisi vardır yavaş öfkelenir, öfkesinden çabuk döner.

Kimisi vardır çabuk öfkelenir, çabuk sakinleşir; bu iki haslet birbirini dengeler, dolayısıyla medih veya zem söz konusu değildir.

Dikkat edin! Kimisi vardır, çabuk öfkelenir, geç sakinleşir.

Dikkat edin! Bunların en hayırlısı geç öfkelenip, çabuk sakinleşendir. Dikkat edin, bunların en şerlisi de çabuk öfkelenip geç sakinleşendir.

Dikkat edin! İnsanlardan kimisi borcunu güzelce öder ve başkasındaki alacağını da güzelce talep eder. Kimisi de borcunu güzelce ödemez, ancak alacağını isterken güzel davranır. Kimi de kötü talep eder, iyi öder, bunlar birbirlerini dengeler.

Dikkat edin! Bir kısmı da kötü öder, kötü talep eder. Dikkat edin! Bunların en hayırlısı, borcunu öderken de alacağını isterken de güzel davranandır. Dikkat edin! Bunların en kötüsü de kötü ödeyen, kötü talep edendir.

Dikkat edin! Öfke Âdemoğlunun kalbinde bir kordur. Öfkelenen kişinin gözlerinin kızardığını, boyun damarlarının şiştiğini görmez misiniz? Kim, öfkelenmeye başladığını hissederse, hemen yere yapışsın (otursun veya yatsın)!»

Biz bu esnâda gündüzün aydınlığı devam ediyor mu diye güneşe bakmaya başladık. Bunun üzerine Rasûlullah r:

«–Haberiniz olsun! Dünyanın ömründen geçen kısma nisbetle kalan kısım, şu gününüzün geçen kısmına nazaran kalanı gibidir.» buyurdu.” (Tirmizî, Fiten 26/2191; İbn-i Mâce, Fiten, 18; Hâkim, IV, 551/8543; Beyhakî, Şuab, VI, 309)

TALİM VE TERBİYEDE SOHBET USULÜ

Allah Rasûlü, ashâbını yetiştirme husûsunda olduğu gibi, Ehl-i Beyt’inin, yani âile efrâdının tâlim ve terbiyesinde de daha ziyâde sohbet usûlünü tercih etmiştir.

Rasûlullah, belirli vakitlerde âile fertleriyle münferiden veya toplu olarak sohbet eder, onların da ilâhî füyûzâttan istifâde etmelerini sağlardı. Efendimiz, bu âdetine hayatı boyunca düzenli bir şekilde devam etmiştir.[4]

EFENDİMİZ’İN KADINLARA SOHBETİ

Peygamber Efendimiz ümmetinin kadınlarına da vakit ayırır, onlara da sohbet ederdi. Bu husustaki bâzı rivâyetler şöyledir:

Bir ka­dın Rasûlullah’a gel­di ve:

“–Ey Al­lâh’ın Ra­sû­lü! Se­n’in söz­le­rin­den hep er­kek­ler istifâde ediyor. Biz­le­re de bir gün ayır­sa­nız da o gün top­la­nsak, Al­lâh’ın Sana öğ­ret­tik­le­rin­den bi­ze de öğ­ret­sen!” de­di.

Haz­ret-i Pey­gam­ber:

“–Pe­ki şu gün şu­ra­da top­la­nı­nız!” bu­yur­du.

Ka­dın­lar top­lan­dı­lar. Ne­bî r de gi­dip Al­lâh’ın ken­di­si­ne öğ­ret­tik­le­rin­den on­la­ra öğ­ret­ti. (Bu­hâ­rî, İlim, 36)

EFENDİMİZ’İN VAAZI

Hazret-i Câbir t anlatıyor:

“Rasûlullah ile birlikte bayram namazına katıldım. Efendimiz, hutbeden önce ezansız ve kāmetsiz olarak namaz kıldırdı. Sonra Bilâl’e dayanarak kalktı. Allâh’a karşı takvâ sahibi olmayı emretti ve O’na itâate teşvîk etti. İnsanlara sohbet ederek (ölüm, âhiret, cennet, cehennem gibi hususları) hatırlattı. Sonra oradan ayrıldı ve kadınların olduğu yere geldi. Onlara da aynı şekilde vaaz etti, hatırlatmalarda bulundu ve:

«–Allah için tasaddukta bulunun!..» dedi.

Bunun üzerine kadınlar ziynetlerinden, küpe ve yüzüklerinden tasadduk etmeye başladılar. Hazret-i Bilâl, elbisesinin kenarını tuttu, kadınlar da infâk ettikleri şeyleri onun içine attılar.” (Müslim, Iydeyn, 4; Buhârî, Iydeyn, 7)

ALLAH RASULÜ’NÜN SOHBET MECLİSLERİ

Allah Rasûlü’nün sohbet meclisleri vecd içindeydi. O konuşurken etrafındakiler pür-dikkat, can kulağıyla dinlerdi. Öyle ki, üzerlerinde târifsiz bir huzur, sükûn ve vecd hâli müşâhede edilirdi. O’ndan ashâbına akseden edep ve hayâ o derecedeydi ki, kendisine suâl sormayı bile -çoğu kere- cür’et telâkkî eder ve çölden bir bedevî gelerek Hazret-i Peygamber’le sohbete vesîle olsa da, O’nun feyz ve rûhâniyetinden istifâde etsek diye beklerlerdi.

Allah Rasûlü’nün sohbetlerinde nâil oldukları yüksek huzurun âdeta şartını beyan sadedinde de:

“Sanki başımızın üzerinde bir kuş var da kıpırdasak uçuverecek zannederdik.” derlerdi. (Bkz. Ebû Dâvûd, Sünnet, 23-24/4753; İbn-i Mâce, Cenâiz, 37; İbn-i Sa’d, I, 424)

Mâzisi itibârıyla câhiliye toplumundan gelen ashâb-ı kirâm, hidâyetle şereflenip Allah Rasûlü’nün feyizli sohbe­tleri ve mânevî terbiyesiyle gönüllerini arındırınca dünyanın en mümtaz insanları hâline gelmişlerdir. Onların, dillerde ve gönüllerde dolaşan fazîlet menkıbeleri, çağları ve iklimleri aşmıştır.

DİPNOTLAR

[1] Bkz. Buhârî, İlim 11, 12, Deavât 69; Müslim, Münâfikîn 82, 83; Tirmizî, Edeb 72.

[2] Bu hususta Huzeyfe t ise şöyle der:

“Rasûlullah r bir hutbe îrâd ederek o günden kıyâmete kadar olacak her şeyden bahsetti. Onu belleyen belledi, unutan da unuttu. Allah Rasûlü’nün haber verdiği ve fakat unutmuş olduğum o şeylerden biri vukûa gelince, öylesine canlı hatırlıyorum ki tıpkı, kişinin gördüğü bir şahsın yüzünü, o şahıs yokken hatırlamadığı hâlde bilâhare karşılaşınca hemen tanıyıvermesi gibi.” (Buhârî, Kader, 4; Müslim, Fiten, 23; Ebû Dâvûd, Fiten, 1/4240)

[3] Bu ifâde; “Doğan her çocuk (İslâm) fıtratı üzere saf ve tertemiz doğar. Sonra annesi babası onu yahudî, hristiyan veya mecûsî yapar…” (Buhârî, Cenâiz, 80; Müslim, Kader, 22, 23) hadîs-i şerîfine muhâlif değildir. Her çocuk, dalâlete, yani bâtıl yollara sürükleyen herhangi bir sebep olmadığı müddetçe hidâyeti kabûl edebilecek kâbiliyette doğar. Ancak anne-babası kâfir ise onu hidâyetten uzaklaştırıp küfre alıştırır. O da bülûğ çağına erdiğinde hayatına kâfir olarak devam eder. İşte hadîs-i şerîfteki; “kâfir olarak doğar” ifâdesinden, kâfir anne-babadan doğup hidâyeti bulamayan bu tür kimseler kastedilmektedir. Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Nûh dedi ki: «Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden hiç kimseyi bırakma! Zira Sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar; yalnız ahlâksız ve kâfir (insanlar) doğururlar (yetiştirirler)».” (Nûh, 26-27)

İmam Mâturîdî’ye göre Cenâb-ı Hak kullarına hayra da şerre de yönelebilecek cüz’î bir irâde vermiş ve onları Kitap ve Peygamber ile desteklemiştir. Kul bu irâdeyi hakka tevcih etmezse mes’ûl olur. Cenâb-ı Hak, “İlim” sıfatının muktezâsı olarak kulunun cüz’î irâdesini nerede kullanacağını bildiği için onun kaderini daha önceden yazmıştır.

[4] Bkz. Müslim, Radâ’, 46; Ebû Dâvûd, Nikâh, 38; Ahmed, VI, 107, 157; İbn-i Sa’d, VIII, 85.

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Sohbet ve Adabı, Erkam Yayınları

Paylaş.

Yorumlar

Önceki yazıyı okuyun:
PEYGAMBER EFENDİMİZ NASIL HEDİYELEŞİRDİ?

Hediyeleşmek bize neler kazandırır? Hediyeleşmenin önemi ve fazileti nedir? Hediyeleşmede hediye için belli bir ölçü konulmuş mudur? Hediyeyi hediye etmek...

Kapat