NAMLULAR ÇOCUKLARA ÇEVRİLDİĞİ ZAMAN

0

Müslüman demek insanlık hayrına yaşayan insan demektir. O tarafsız değil, âdil olmak, adâletin yanında yerini almak zorundadır. O hakikati yalnız bırakma suçunu işleyemez. Şikayet ve sızlanma makamında değil, imtihan dünyasında yaşıyoruz. Zaman boş durma zamanı değil, koşturma zamanıdır vesselam.

“İnsan insanın problemidir.”  “Şu halde ne yapmalı ey şark kavimleri?”

“Rahmeten lil âlemin”e özenip âlemlere rahmet olmak aklının kıyısından bile geçmemiş. Hâlbuki asaletler, meziyetler hep bundaydı.

Ufuk dar olunca, öte dünya gözden ırak tutulunca, insan duygu ve hayal dünyalarından mahrum olunca işte böyle bunalıyor. Tutuyor, melek-misal yavrulara silah doğrultuyor. Çocuklar o namlulara bakarken neler hissetti? Bir damlacık yüreklerinde ne kıyametler koptu? Kimsenin umurunda değil. Her beraber tiyatro seyrediyormuş gibi bir halimiz var.

NAMLU ÇOCUĞA ÇEVRİLİNCE

Namlu çocuğa çevrilince… Tetiğe basan “baba” olunca… Anne “yalnızlığa düşen karlar” gibi savrulunca… İnsan sorumluluk duygusundan mahrum olup duyarlılığını yitirince… Kişi “kara vicdanlı”ya dönüşünce… Kin denizi tusunamiyle din sahillerini yutunca yavrular nereye kaçsın be kardeşim?

Uçaklarla kelebekler nasıl çarpışır? Bunun izahı yapılabilir mi? Baba kurşunuyla, baba evinde, sabahın seherinde can vermek nasıl bir şeydir? Dalından koparılmış gül fidanı gibi düşmek halıların üzerine. Elini kolunu bir iki oynatıp hareketsiz kalmak, can vermek alkanlar içinde.

Bu trajediye yürekler dayanmaz. Bu tablo bize yakışmıyor. Âlemlere rahmet olanın ümmeti zahmete dönüşmemeliydi. Sıfırı da tüketip dipsiz kuyulara düşmemeliydi. Şanlı ‘Kitap’ böyle bir toplum inşa etmemeliydi.

İnsafın, merhametin, sabır denilen meziyetin, sükûnetin, şu bizim diyarda nâmı yok mu?

Derler ki, “yeryüzünün herhangi bir yerinde, herhangi bir cinayet işlense, o cinayetten büyük küçük bir kan damlası herkesin üzerine sıçrarmış.”

El hak. Doğrudur efendim, aynen öyledir. Bu cümlenin altına imzamı atarım.

Sular bulanırken, bin bir günahla hava zehirlenirken, toplum adım adım uçurumlara sürüklenirken fert ne yapıyordu. Abdestli namazlı Müslüman hangi oyunda oynaştaydı?

“Suçu toplum hazırlar fert işlermiş” efendim. Bataklık oluştuysa sivri sinek türeyecektir. Asıl soru şu: o bataklık oluşurken “müslüman duyarlılığı” hangi seviyedeydi. Verimli tarlalar bataklığa dönüşürken gören gözlere duman mı çökmüştü, perde mi inmişti? Daha temel soru şu: Müslüman “İslam” deyince ne anlıyordu? Kur’ân’ın bir ders kitabı değil de, bir müracaat kitabına dönüşmesine nasıl bakıyordu. Kur’ân’ın kenara itilmesi karşısındaki tavrı neydi? Yoksa “hiç bir şeyin farkında değil miydi?”

“HİÇ KİMSE BENİM GÜNAHIM YOK” DİYEMEZ!

Çocuklar hariç hiç kimse “olup-bitenlerde benim günahım yok diyemez.” “Hepiniz çobansınız, hepiniz güttüklerinizden sorumlusunuz” diyen bir peygamberin ümmeti, “neticenin vahametinden sorumlu değilim” diyemez. “İnsanım” diyen elbette aklını ve iradesini kullanacak, vicdanının gösterdiği istikamette sabırla ilerleyecektir. Söylenen sözleri akıl ve vicdan terazisinde tartacak hakkın, haklının ve adaletin yanında yerini alacaktır. Doğruya doğru yanlışa yanlış diyecektir. “Hakkın hatırı dostun hatırından üstündür” cümlesini düstur edinecektir.

Hey dost! Bilirsin; “dünyanın öteki ucunda bir günah işlense, bu ucunda bebekler daha çok ağlar”mış. Neden ağlar bebekler. “Bizim dünyamız, geleceğimiz kirleniyor” diye ağlar. Kuantum fiziği bunu kabul ediyor: Mekân içinde yer değiştirmeksizin eşya bir yerden bir yere nakledilebiliyor.

Kirli dünyanın oluşmasında çocukların zerre kadar payı yoktur. Çocuk, aramızda dolaşan masumiyetin adıdır.

Yaşını başına almış olanlar vazifesini yapsaydı namlu çocuklara doğrulmayacaktı. Her bir müslim kişi, vakit kaybetmeden başını iki elinin arasına alıp “el emru bi’lmarûf ve’n nehyi anil münker” benim neyim oluyor diye düşünmelidir. Her geçen gün çocuk acılarının ve kaygılarının çoğaldığı bir dünyada yapabileceğimiz bir şeyler mutlaka vardır diye düşünüyorum.

MÜSLÜMAN VURDUM DUYMAZ OLAMAZ

Özelde Türkiye, genelde İslâm dünyası ve bil umum insanlık ailesi günahlar, acılar kaygılar içinde bocalarken, cinayetler, aile faciaları, “türlü iğrenç ibtilalar” almış başını giderken etkili ve yetkili şahıslar, kurum ve kuruluşlar başta olmak üzere tüm mü’minler Müslüman duyarlılığını kazanmak zorundadır. “Bu acıları ve kaygıları durdurma, hayrı ve güzelliği çoğaltma noktasında benim yapabileceğim bir şey var mı” diye kendine sormalıdır. Cevabını bulup gereğini yapmalıdır. Müslüman vurdum duymaz olamaz. “Adam aldırma da geç git” diyemez.

İtiraf edelim; elbette istisnalar vardır ama, biz vicdanıyla yaşayan insanlar değiliz. Halbuki olan bize, bizim çocuklarımıza, bizim insanımıza oluyor. Bin bir acı, bin bir kaygı içinde nefes alamaz hâle gelenler kardeşlerimizdir. Facia tepe ardında değil kapı ardında yaşanmaktadır. Zehiri içen bizâtihî kendimiziz.

“Vazife küçükte olsa gerekeni yapmaktır.” Vazifesini yapmamış olanlar vicdanlarını asla susturamayacaklardır. Kurtulmak için kurtarma gayretinden başka yol yoktur. Hüner can yangınlarından bir can kurtarma gayretidir.

Müslüman demek insanlık hayrına yaşayan insan demektir. O tarafsız değil, âdil olmak, adâletin yanında yerini almak zorundadır. O hakikati yalnız bırakma suçunu işleyemez.

Şikayet ve sızlanma makamında değil, imtihan dünyasında yaşıyoruz. Zaman boş durma zamanı değil, koşturma zamanıdır vesselam.

Kaynak: İdris Arpat, Altınoluk Dergisi, Sayı: 386

PAYLAŞ.

Bir yorum bırak

Önceki yazıyı okuyun:
HER UMRE İÇİN MİKATA GİTMEK GEREKİR Mİ?

Her umre için mikata gitmek gerekir mi? Bir kimsenin umresini tamamladıktan sonra yeni bir umre yapabilmek için tekrar Harem bölgesi...

Kapat