MÜŞRİKLERİN KUR’ÂN’A KARŞI TAVIRLARI NASIL OLDU?

0

İslâm, müşriklerin nefsânî hayatlarına son veriyor, haktan, adâletten, kıyâmetten, yeniden dirilip hesap vermekten, yapılan kötülük ve haksızlıkların cezâsız kalmayacağından bahsediyordu. Kâfirler bu durumdan çok rahatsız oldular. Üstelik İslâm, müşriklerin ilâhlarını bâtıl addediyordu. Bunlara ilâveten Allâh Rasûlü’nün getirdiği “Büyük Haber” ile Mekke sarsılmaya başlamıştı. Nebe Sûresi’nin ilk âyetleri, bu dehşetli manzarayı şöyle tasvîr eder:

عَمَّ يَتَسَاءَ لُونَ عَنِ النَّبَاِ الْعَظِيمِ اَلَّذِى هُمْ فِيهِ مُخْتَلِفُونَ

“Birbirlerine neyi sorup duruyorlar? Hakkında ihtilâf edip durdukları o büyük ve müthiş haberi (mi?)(en-Nebe, 1-3)

İnsan, hakka ve hakîkate meyyâl olarak yaratılması sebebiyle, kalben meçhûle rızâ göstermez. Dâimâ mâlûma koşar. Bu bakımdan bilmediği ve bilemeyeceği şeyler onu muzdarip kılar. Öteden beri beşeriyeti, -peygamberlerle irşâd olunmalarına rağmen- ölüm meselesi çok meşgul etmiştir. Zihinlerde zehirli bir yılan gibi çöreklenen ve zaman zaman korkunç iz’âc (ıztırap) halkalarıyla kımıldayan bu soru, türlü telâkkî ve ifâdelerle susturulmak, bastırılmak, şuuraltına hapsedilmek istenmiştir. Fakat herkesi, hayat mevzuundan daha üstün ve ateşli bir girdap hâlinde saran ölüm vâkıası, -istisnâsız- başlara çökecek çetin bir hakîkat olunca, onu mâlûma bağlamak beşerî gâyelerin en başında gelir.

  Beşer düşüncesiyle kavranmasına imkân bulunamayan bu istikbâl düğümünü, ancak vahyin kudreti çözebilir. Bütün peygamberlerin bilhassa Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in verdiği bu istikbâl haberi, teşekkürlerle, minnetlerle karşılanması îcâb ederken -ne yazık kı- insanlık şeref ve haysiyetinden uzaklaşmış birtakım kimseler tarafından alaylar, hakâretler, iz’âclar ve bîgâneliklerle mukâbele görmüştü. Yaratılış hikmet ve gâyesinin zıddına bir hayat yaşayan müşrikler ve münkirler, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vahiy yoluyla bildirdiği âhiret haberini hayret ve şaşkınlıkla karşılamış, nefsânî yaşayışlarına ters düşen bu ebedî kurtuluş dâvetine müthiş bir inat ve yüz kızartıcı bir menfîlikle sırt çevirmişlerdi.

Kur’ân-ı Kerîm, âhiretten, “nebe-i azîm: büyük haber” diye bahsetmiştir. Bunun sebebi ve hikmeti pek açıktır. Çünkü insanlar -hayat şartları ne olursa olsun-, ölüm karşısında müşterek bir ıztırap duyarlar. Bütün hayat yollarının döne dolaşa ölüm ufuklarında kayboluşu, özellikle îmansız gönülleri derinden derine sızlatır. Yaşayanlar için ölümden ehemmiyetli bir hâdise olmadığı için buna dâir haberin de azametinin kavranması îcâb eder. Nitekim bunu lâyıkıyla idrâk edebilenler, fânî ve geçici nîmetleri bırakmışlar, yalancı istikbâlden, gerçek ve ebedî istikbâle yönelmişlerdir. Ölümden ibret alınmayarak yaşanan hayat, karanlık bir musîbet âleminden farksızdır. Saâdet yıldızı, güzel yaşanmış bir hayâtın sonunda gelen ölümle doğar. Bundan dolayıdır ki İslâm dîni, ölümü dâimâ hatırlayıp ona hazırlıklı bulunmayı tavsiye etmiştir.

Kur’ân’ın, âhiret ve ölüm gibi hevâ ve heveslerine muhâlif beyanlarından rahatsız olan kâfirler, Peygamber Efendimiz’den onu hoşlarına gidecek şekilde değiştirmesini istediler. Allâh Rasûlü’ne gelerek:

−Bize, içinde Lât ve Uzzâ’ya ibâdeti terk etmemizin emredilmediği bir Kur’ân getir. Eğer Allâh Sana böyle bir Kur’ân indirmiyorsa Sen böyle bir Kur’ân söyle veya Allâh’ından Sana geleni bu şekilde değiştir; azâb âyeti yerine rahmet âyeti koy, harâmın yerine helâli, helâlin yerine harâmı koy!” dediler.

Bu kimseler hakkında şu âyet-i kerîme nâzil oldu:

وَاِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ اَيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذِينَ لاَ يَرْجُونَ لِقَاءَ ناَ ائْتِ بِقُرْاَنٍ غَيْرِ هذَا اَوْ بَدِّلْهُ قُلْ مَا يَكُونُ لِى اَنْ اُبَدِّلَهُ مِنْ تِلْقَاءِ نَفْسِى اِنْ اَتَّبِعُ اِلاَّ مَا يُوحَى اِلَىَّ اِنِّى اَخَافُ اِنْ عَصَيْتُ رَبِّى عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ

“Âyetlerimiz onlara açık açık okununca, (öldükten sonra) Biz’imle karşılaşmayı ummayanlar: «Bundan başka bir Kur’ân getir veya bunu değiştir.» dediler. De ki: «Onu kendiliğimden değiştiremem, ben ancak bana vahyolunana tâbî olurum. Ben Rabbime karşı gelirsem, büyük günün azâbına uğramaktan korkarım.»” (Yûnus, 15) (Vâhidî, s. 270; Alûsî, XI, 85)

Müşrikler ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Müslümanlara revâ görülen zulüm işkence, baskı ve eziyetler günden güne artıyor, Mekke’de hayat tahammül edilemez bir hâl alıyordu. Bunun üzerine diğer müslümanlar gibi Hazret-i Ebû Bekir de hicret etmek üzere Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den izin istemiş ve kendisine izin verilince, Habeşistan’a doğru yola çıkmıştı.

Bir-iki gün gittikten sonra Kâre kabîlesinin reisi İbn-i Değine ile karşılaştı.

İbn-i Değine:

−Ey Ebû Bekir! Senin gibi bir zât ne yurdundan çıkar ne de çıkarılır. Vallâhi, sen kavminin ve kabîlenin zînetisin! İyilik işler, akrabâlarını koruyup gözetirsin. İşini görmekten âciz olanların yükünü taşırsın! Geri dön, sen benim himâyemdesin.” dedi.

Hazret-i Ebû Bekir de İbn-i Değine ile birlikte Mekke’ye geri döndü. Mekke’ye girdiklerinde, İbn-i Değine himâyesini bütün Kureyşlilere îlân etti.

Buna karşılık Kureyşliler, İbn-i Değine’ye bâzı şartlar ileri sürdüler:

−Ebû Bekr’e söyle, Rabbine ibâdetini evinin içinde yapsın! Orada istediği kadar namaz kılsın, Kur’ân okusun, fakat evinden başka yerde açıktan namaz kılıp Kur’ân okuyarak bizi rahatsız etmesin! Çünkü biz onun, kadınlarımızı ve çocuklarımızı meftûn etmesinden endişeleniyoruz.” dediler.

İbn-i Değine müşriklerin bu isteklerini Hazret-i Ebû Bekr’e söyledi. O da muvâfakat etti. Evinin önünde bir namazgâh yaptı. Orada namaz kılıp Kur’ân okumaya başladı. Rikkat-i kalbiyye sâhibi, yufka yürekli bir zât olduğu için Kur’ân-ı Kerîm’i okurken hüzünlenir, gözyaşlarına mânî olamazdı. O, Kur’ân-ı Kerîm okurken müşriklerin çocukları ve kadınları başına toplanıp hayran hayran dinlemeye başladılar. Bu hâl Kureyş müşriklerini korkuttu. Bunun üzerine İbn-i Değine’ye mürâcaat ederek, ondan Hazret-i Ebû Bekr’in böyle yapmasına mânî olmasını veyahut üzerinde olan himâyesini kaldırmasını istediler.

O da:

–Ey Ebû Bekir! Ya evinde oturup sesini çıkarma ya da benim himâyemden çıktığını îlân et.” dedi.

Bunun üzerine Ebû Bekir Sıddîk -radıyallâhu anh-, Allâh’a tevekkül ederek şu teslîmiyet dolu cevâbı verdi:

–Himâyeni sana iâde ediyorum. Bana Allâh’ın himâyesi kâfîdir.” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 45; İbn-i Hişâm, I, 395-396)

Arap cemiyeti edebiyâta son derece düşkün olduğu için, fasîh ve belîğ bir sözden son derece müteessir olur ve ona fevkalâde rağbet ederdi. Öyle ki, yerine göre sâdece bir beyit bile, bâzılarını göklere çıkarırken, bâzılarını da yerin dibine geçirmeye kâfî geliyordu. Müşrikler, zaman zaman kendilerini bile teshîr eden Kur’ân üslûbunun son derece tesirli olmasını göz önünde bulundurarak kendilerince bâzı tedbirler alıyorlardı. Kur’ân’ın okunmasını ve dinlenmesini yasaklayan müşrikler, bir şekilde Kur’ân okunduğunda ise insanların o ilâhî kelâmı işitip de gönüllerinin meyletmesine mânî olmak için gürültü çıkarıyorlardı. Cenâb-ı Hak bunu âyet-i kerîmede şöyle bildirmektedir:

وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لاَ تَسْمَعُوا لِهذَا الْقُرْاَنِ وَالْغَوْا فِيهِ لَعَلَّكُمْ تَغْلِبُونَ

“İnkâr edenler: «Bu Kur’ân’ı dinlemeyin; okunurken gürültü çıkarın; belki üstün gelirsiniz!» dediler.” (Fussilet, 26)

Âlemlerin Efendisi -aleyhissalâtü vesselâm-, kavminin kendisine revâ gördüğü her türlü eziyet ve zulme rağmen yine de onlara İslâm’ı teblîğ etmekten, onları ebedî kurtuluşa dâvetten geri durmuyordu. Müşrikler ise Araplardan hac, umre veya başka bir maksatla Mekke’ye gelenleri şehrin dışında karşılayarak, Peygamber Efendimiz’e yaklaşmamaları ve O’nun söylediklerini dinlememeleri husûsunda onları îkaz ve hattâ tehdid ediyorlardı. Allâh Rasûlü’ne delilik, sihirbazlık, kâhinlik gibi vasıflar yakıştırarak, kendilerinin bile inanmadıkları bu iftirâlarla Mekke’ye gelenleri O’ndan uzak tutmaya çalışıyorlardı.

Tufeyl bin Amr Mekke’ye gelince, Kureyş’in ileri gelenlerinden birkaç kişi yanına varıp:

–Ey Tufeyl! Sen şâir birisin ve kavmin içinde hatırı sayılan mûteber bir adamsın. Memleketimize geldin ama, aramızda çıkan şu adama dikkat et! O’nun durumu bizi sıkıntıya düşürdü. Cemiyetimizi ve işlerimizi darmadağın etti. Sözü sihir gibi tesirli olup insanın babasıyla, kardeşiyle ve hanımıyla arasını açıyor. Başımıza gelen bu hâlin, senin ve kavminin başına da gelmesinden korkarız. O’nunla aslâ konuşma ve kendisinden hiçbir şey dinleme!” diye telkinde bulundular.

Bu telkinlerin tesiri altında kalan Tufeyl, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den bir şey dinlememeye ve O’nunla hiç konuşmamaya karar verdi. Hattâ Mescid-i Harâm’a vardığı zaman, Allâh Rasûlü’nün söylediklerini işitmemek için kulaklarına pamuk tıkadı. Daha sonra ise, içinde bulunduğu durumu kendisine yakıştıramayarak:

–Yazıklar olsun bana! Ben akıllı ve şâir bir kimseyim. Sözün güzelini de çirkinini de iyi bilirim. O hâlde şu adamın söylediğini dinlememde ne mahzur olabilir ki? Güzel ise kabûl eder, çirkin ise reddederim.” diye düşündü ve orada bekledi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ayrılıp evine gittiğinde o da arkasından gitti ve:

–Yâ Muhammed! Kavmin bana Sen’in hakkında şöyle şöyle dedi. Beni o kadar korkuttular ki, sözlerini işitmeyeyim diye kulaklarıma pamuk bile tıkadım. Sonra Allâh’ın yardımıyla sözünü dinlemeye muvaffak oldum. Sen şu dâvânı bana bir anlatır mısın?” dedi.

Tufeyl devamla şöyle der:

–Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bana İslâm’ı anlattı, Kur’ân okudu. Vallâhi ben hiçbir zaman Kur’ân’dan daha güzel bir söz, İslâm’dan daha güzel bir dîn işitmemiştim! Hemen müslüman olup Allâh’tan başka hiçbir ilâh bulunmadığına şehâdet ettim.

Tufeyl -radıyallâhu anh-, Peygamber Efendimiz’in yanında birkaç gün kaldıktan sonra izin istedi ve teblîğ niyetiyle kabîlesine döndü. İnsanlara delîl olarak kullanabileceği bir kerâmeti olması için Rasûl-i Ekrem Efendimiz’den Allâh’a duâ etmesini istedi. Allâh Rasûlü’nün duâsı bereketiyle, önce iki gözünün arasında kandil gibi bir nûr peydâ oldu. Sonra da kendi talebiyle bu nûr, yüzünden ayrılıp değneğinin ucuna geçti. Bu şekilde kavminin yanına dönerek şehâdet mertebesine nâil oluncaya kadar teblîğ ve cihâd ile meşgûl oldu.(İbn-i Hişâm, I, 407-408; İbn-i Sa’d, IV, 237-238.)

Tufeyl -radıyallâhu anh-’ın dâvetine ilk icâbet eden kimse, ençok hadîs rivâyet eden meşhur sahâbî Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- olmuştur. (İbn-i Hacer, el-İsâbe, II, 226.)

Kur’ân-ı Kerîm karşısında bu kadar menfî tavır takınmalarına rağmen müşrikler vicdanlarıyla baş başa kaldıklarında hakîkati teslîm ediyor, Kur’ân-ı Kerîm’i gizli gizli dinlemekten kendilerini alamıyorlardı. Bu sefer de başka bir bahâne bularak:

وَقَالُوا لَوْلاَ نُزِّلَ هذَا الْقُرْاَنُ عَلَى رَجُلٍ مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ

“«Bu Kur’ân, iki şehirden bir büyük adama indirilse olmaz mıydı?» diyorlardı.” (ez-Zuhruf, 31)

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i hak peygamber ve Kur’ân-ı Kerîm’i de hak kitap olarak vicdânen kabûl ettikleri hâlde nefsâniyetleri tasdiklerine mânî oluyordu. Kur’ân’ın Allâh’ın kitâbı olduğunu kabûl ediyorlar fakat -hâşâ- Allâh’ın irâdesine ve takdîrine yanlışlık izâfe ediyorlardı. Onların, nefsâniyet bürümüş ve hakîkate perde olmuş akıllarınca, Kur’ân, zengin olmayan, yetim ve öksüz birine değil; ya Mekke’nin zenginlerinden Velîd bin Muğîre’ye ya da Tâif’in zenginlerinden Amr bin Umeyr’e indirilmeliydi.

Nitekim Velîd bin Muğîre şöyle demişti:

−Kureyş’in büyüğü ve efendisi olan ben, yahut Sakîf’in ulusu Amr bin Umeyr dururken, Kur’ân Muhammed’e mi inecek?!..” (İbn-i Hişâm, I, 385)

Hâlbuki kulların Hak katındaki kıymeti, ne zenginlikle ne de soylulukladır; ancak takvâ iledir. Kaldı ki, Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, soy cihetiyle de onların en şereflisi idi.

KAYNAK: Osman Nuri TOPBAŞ, Hazret-i Muhammed Mustafa-1, Erkam Yayınları, İstanbul

Paylaş.

Yorumlar