MÜSLÜMANLAR DİNİ NASIL YAŞIYOR?

0

Genellikle insanlar hep profesyonelliği hedeflerler. Hangi saha olursa olsun hedef, konusunda en üst bilgi ve donanımla mücehhez bir kişilik inşa etmektir. Bazen bir konuda uzmanlaşmak insanın yıllarını alır, ömürler bu uğurda harcanır.

Toplumlar yetiştirdikleri kaliteli insanların omuzları üzerine medeniyetlerini inşa ederler. İnsan yetiştirme çabası ürününü, onlarca yıllık çileli bir gayretin sonunda verir. Bazen daha da uzar bu süreç. Yıllar yıllar sonra devşirilecek bir meyveye yatırım yapmak genellikle hesapçı zihniyetlerin hedeflerini bulandırır. Fıtratı icabı “Acul” yani aceleci olan insan hep yakın hedeflerin talibidir.

“Dindarlık” diğer anlatımıyla “İnancını pratik hayata uygulama” ameliyesi de, uygulayıcısı insan olması sebebiyle “acelecilik” vasfından kendini kurtaramaz.

Mekândan münezzeh olan Allah’a ne bir adım yaklaşmak nede ondan uzaklaşmak mümkündür. Genç yüreklerin “Hemen her şey olup bitiversin!” heyecanı gelip bir ömür uzunluğundaki sabır sürecine çarpıp paramparça oluverir. “Yolun Yaratıcısı” insandan ani parlamaları, küçük zamanlara tıkıştırılmış özensiz birikimleri değil, sabır potasında imbiklenmiş “ruh kıvamı”nı istemektedir.

Tarihimizde ruhları sağaltma vazifesini yüklenmiş tekke ve dergâhlar “Çile, Erbain” gibi formlara bürünmüş eğitim metotlarıyla, saliklere sabrı hece hece talim etmişlerdir. Yürünecek yol, kat edilecek mesafe; başlangıcı itibariyle şehadet, son noktası ise “Razı oluş ve Razı kılış” zirvesinde son nefesi verme bahtiyarlığıdır. Binlerce yol kesici eşkıyanın etrafını çepeçevre kuşattığı bu yol ne bitesi, ne geri dönülesi bir mahiyet arz eder. Durmaksızın, beklemeksizin insanın takati nispetinde yol aldığı bir “Sabır Sürecidir” dindarlığı…

KUL OLMA KARARLILIĞI

Her konuda övülen hedef gösterilen “profesyonellik” mevzu dindarlık olduğu vakit farklı bir mahiyet arz edebilir. Hayatınızı inancınıza göre şekillendirmeye karar verdiğiniz, “kul olma” kararlılığınızı dua dua, tövbe tövbe “Arşın Eşiğine” sunduğunuz karar ve başlangıç anınız çok bereketlidir;

Her yana, her yöne imanınızın penceresinden bakarsınız. Yeni yeni öğrendiğiniz bütün bilgiler heyecandan kabına sığmayan kalbinizde reddedilemez bir nass halinde yer edinir. Yakaladığınız halin öncesinde yaşadığınız geçmişiniz derin bir pişmanlıkla hafızanızda canlanır. Etrafınızda sizin bulduğunuza dönüp bakmayan, yanından gafletle geçip gidenlere karşı önce acıma sonra hafif bir kızgınlık kaplar yüreğinizi…

Doğrularınızı tartışmazsınız, öğrendiklerinizi yaşamaktan kimsecikler sizi alıkoyamaz. Her ne kadar renkleriniz siyah ve beyaz kadar netse, ara renkler henüz skalanızda yer edinmese de hayat size güzeldir.

OLMASI GEREKTİĞİ GİBİ YAPABİLDİM Mİ?

Heyecanla uyanılan teheccütler, yolu gözlenen sohbetler, dost meclisleri, “yanlış yaparım.” korkusuyla oluşan tereddütler, “olması gerektiği gibi yapabildim mi acaba?” şeklinde sürekli tekrarlarla vesvese haline gelen titizlikler…

Bir bulut gibi kaplar imanınız hayatınızı ve başlangıç bereketinin rahmetiyle sırılsıklam olursunuz. Lakin ebedi hayatın meşakkatli imtihanları yeni başlamaktadır. Öncelikle etrafınızı saran anlayışsızlık ve anlamsız sağırlık ümitlerinizi soldurur. Gün içinde ibadetlerinize engel olmak için saçma sapan engeller üretenlerle karşılaşırsınız. “Her şey zamanında güzel, senin için henüz erken değil mi?” diye akıl verenleri mi ararsınız, “Kalp temizliği önemli, sen kalbini temiz tut!” çok bilmişliğiyle nasihate soyunanları mı?

Bir diğer handikabınız netice beklentisi olarak gelip dikilir karşınıza… Anlaşılmamak, saygı görmemek, sebebi belirsiz adı konulmamış düşmanlıklar belirir önünüzde. Yola çıkarken size çok hafif gelen yükünüz yol uzadıkça ağırlaşmaya başlar. Üstelik ufukta netice adına hiçbir şey de görünmez.

DİN İKİ TÜRLÜ YAŞANIYOR

Eski alışkanlıklar, her an aralarına dönmenizi bekleyen eğlenceli arkadaşlıklar etraftan size işveyle göz kırpar. Zaman uzar, yük ağırlaşır, engeller bir biri peşi sıra sökün eder.

İşte bu noktada önünüze iki yol çıkar. Birincisi amatör bir heyecanla başladığınız dindarlığınızda profesyonelleşmeye yönelmektir. Daha azıyla yetinmek, ölçüyü kaçırmamak, ötelemek, yavaş yavaş bazı şeylerden vaz geçmekle başlar bu süreç. Dün azimetlerle amel ederken bu gün ruhsatların araştırıcısı oluverirsiniz.

İkindi namazlarının sünnetleri “gayri Müekketlikten” hiç kılınmama noktasına taşınır. Bankaların önünden hızla geçerken telefon defterinizde banka müdürü dostlarınızın numaraları yekûn tutar. Daha “geniş” daha “relaks” bir mümine dönüşmeye başlarsınız.

Kandil geceleri, ramazan ayları eski yoğunluklarınıza dönüş imkânı hazırlar ama saman alevi gibi gelip geçici yönelişlerdir bunlar. “Dünyadaki nasibini de unutmayan” devlet yönetimi ve hukuki anlamda laikliğe sıcak bakmasa da kendi dünyasında çoktan sekülerliği ilan etmiş bir kıvamdır yaşanan.

İki arada bir derede çıkış yolları, mazeretler, ama’lar üretmek, yolda edindiğiniz biriktirdiğiniz şeylerin ayağınıza dolanması, ancak “Ümmet olma” kavramının alt başlığı olarak anlam kazanabilecek aidiyetlerin ön plana çıkıp elinizi kolunuzu bağlaması en acı sonuçlar olarak gelir dikilir önünüze! Peygamberler tarihini farklı bir gözle tetkik ettiğimizde görürüz ki; hiçbir Resul mazeret üretmemiş, ama’ları üzerine çıkarımlar yapıp kendince farklı yollar ihdas etmemiştir. İzinsiz tebliğ mekânını terk ettiğinde Hz. Yunus’u, Mısır’ın dış mahallelerinde kavgaya tutuştuğunda Hz. Musa’yı, can havliyle inkârcı oğluna sahip çıkarken Hz. Nuh’u, son noktada tövbeye yüzünü dönmüş, teslim olmuş, Hakk’ın hatırını en üst noktada tutar görürüz.

YUNUS’UN YOLU

İkinci yolsa Yunusça yaşanan bir yoldur. Kırk yıl bıkmadan usanmadan her gün dağdan odun hamallığı yapmak ve “Doğruluk Kapısı” bildiği eşikten odunun bile eğrisinin geçmesine müsaade etmemek, bir gün bile “Ben gönlü hikmetle dolup taşan biriyim, bu anlamsız sorumlulukları artık başkaları yapsın!” demeden, başı önde, gözleri yerde biteviye devam eden bir kıvam bulma serencamı… Hz. Bilal’in Hz. Hubeyb’in, Hz. Ammar’ın son nefeslerine kadar ilk günkü heyecanla yaşamaya devam ettikleri yaşam tarzı… Ara ara Koca Halife Ömer’in yaptığı gibi, Peygamber Sırdaşı Huzeyfet-ül Yemani’yi bir kenara çekip; “Ey Huzeyfe hele bak halime, yapıp ettiklerimi nasıl görürsün? Ömer’in hali nicedir?” diyerek kendini nifak konusunda muhasebe ettiği bir hayat şekli…

Eksilterek değil arttırarak, kurnazlaşarak değil derinleşerek, yıpranarak değil her gün tazelenilerek başarılan bir kıvamı tutturmak elbette ki zorların zoru. “Razı olmuş ve Razı kılmışların makamı” zaten sıradanlıkların ve sabırsızlıkların ulaştırmayı başaramayacağı kadar sarp ve yücedir.

İLK GÜNKÜ HEYECANLA

Ustaların işlenmesinde aciz kaldığı, murçların, çekiçlerin, keskilerin darbeleriyle titrediği mermerler, su damlalarının asırlık gayretleriyle, yumuşacık sabırlarıyla şekil alır da insanı hayrette bırakır. İlk günkü safiyetini bozmadan, sebeplere, neticelere takılmadan, yozlaşmadan, başkalaşmadan sadece üzerine düşeni yapmak ve teslim olmak, yerlerin göklerin var edicisine, Rahim, Rahman, Vedud ve Ğayur olan Mevla’ya hesapsız, kitapsız, beklentisiz teslim olmak ve başlangıç anındaki tazelikle, tükenmez sabırla yola devam etmek…

Kaynak: Hasan Tahsin Karaman, Altınoluk Dergisi, Sayı: 361

Paylaş.

Yorumlar

Önceki yazıyı okuyun:
SULTANAHMET CAMİÎ’NİN BİLİNMEYENLERİ

Araştırmacı-Yazar Fahri Sarrafoğlu, Erkam Radyo'da icra edilen "İstanbul'un Sırları" programında Osmanlı Sultanı 1. Ahmet tarafından yaptırılan Sultanahmet Camiî ile alâkalı...

Kapat