MUHAMMED MASUM SİRHİNDİ HAZRETLERİ KİMDİR?

0

Altın Silsile’nin 24’üncü halkası, Muhammed Mâsûm Sirhindî Hazretlerinin hayatı…

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin üçüncü oğlu olup 1599 senesinde doğmuştur.

İmâm-ı Rabbânî Hazretlerinin bu oğlunda, yaşının küçüklüğüne rağmen yüksek bir istîdat, rüşd ve irşad kâbiliyeti gördüğü için, onun zâhirî ve mânevî terbiyesine daha çok îtinâ gösterdi. Ona:

“–Evlâdım, zâhirî ilimlerin tahsilini çabuk bitir ki bizim sizinle çok mühim ve ulvî işlerimiz var!” buyururdu.

Muhammed Mâsûm Hazretleri de daha çocuk yaştayken Kur’ân-ı Kerîm’i ezberleyip hâfız oldu. Genç yaşta bütün zâhirî ilimleri tamamladı. Gerçi tahsili esnâsında da mânevî hâlinin ıslâhıyla meşgul olduysa da, şer’î ilimleri okuduktan sonra bütün gayretiyle takvâya yöneldi; tasavvuf yolunda merhaleler katetti.

İMAM RABBANİ HAZRETLERİNİN OĞLUNA VERDİĞİ LAKAP

Muhterem babasının tâlimatlarına büyük bir dikkatle riâyet ediyordu. Günahlardan sakınma hususunda gösterdiği titizlik sebebiyle kendisine “Mâsûm” lâkabı verildi.

Babasının vefâtından sonra irşad makâmına geçti. 1658 senesinde hacca giderek mübârek beldelerin feyz ve rûhâniyetinden istifâde etti. Bir müddet Medîne-i Münevvere’de ikâmet ettikten sonra Hindistan’a döndü. Harameyn’de nâil olduğu ilham ve keşifleri, oğlu Muhammed Ubeydullâh’a anlattı. O da Hasenâtü’l-Harameyn ismiyle bunları Arapça olarak kaleme aldı.

Muhammed Mâsûm Hazretleri ömrü boyunca talebelerinin irşâdıyla meşgul oldu.

MUHAMMED MASUM HAZRETLERİNİN LAKABI

Âlimler, Muhammed Mâsûm Hazretlerine Urvetü’l-Vüskā lâkabını verdiler. Yani kendisine tutunulacak kuvvetli bir ip, sapasağlam bir kulp…

Şeyh Hazretleri, çok sayıda halîfe ve talebe yetiştirdi. Bunların büyük bir kısmını da uzak beldelere kadar gönderdi. Halîfeleri arasında, Horasan ve Mâverâünnehir’in en büyük şeyhi sayılan Şeyh Habîbullah Buhârî gibi herkesin kendisine mürâcaat ettiği meşhur sîmâlar vardı. Her gün sabah-akşam dergâhında fakir ve kimsesizlere yemek ikram edilirdi.

Ekber Şâh’ın torunu ve zamanın sultânı olan Âlemgîr Evrengzîb, Muhammed Mâsûm Hazretlerine intisâb etti ve üstâdının maddî-mânevî evlâdı olan oğlu Şeyh Seyfüddîn Hazretlerinin terbiyesinde kemâle erdi. Şeyh Seyfüddîn Hazretleri bu şehzâdeyi Hindistan’ın müslüman hükümdarı olarak yetiştirip Ekber Şâh’ın çıkardığı bid’at ve sapıklıkların tesirini tamamen sildirmek için hazırladı.

Muhammed Mâsûm Hazretleri, Sultan Âlemgîr’e mektuplar yazarak onu dâimâ istikâmet üzere olmaya ve Allah yolunda cihâda teşvik ederdi. Sultan da, üstâdının tâlimatlarına aşk ve şevkle uyarak İslâm’ı, iç ve dış tehlikelere karşı büyük bir azimle müdâfaa ederdi.

Hâce Mâsûm g müridlerine, bâzı şeyhlere ve idârecilere son derece âlimâne, ârifâne, edîbâne ve hakîmâne mektuplar yazmıştır. Kendisine sorulan ince meseleleri büyük bir vuk¯ufiyetle îzah etmiş, zaman zaman çok derin mevzulara girmiştir. Bâzen de muhterem babasının fikir ve beyanlarını şerh ve îzah etmiştir. Onun bu kıymetli mektupları, talebeleri tarafından 3 cilt hâlinde derlenmiş, daha sonra da neşredilmiştir.[1]

NAMAZ VE ZİKİR

Bütün Allah dostları gibi Muhammed Mâsûm Hazretleri de namaza ayrı bir ehemmiyet verirdi. Namazın ilk tekbirini imamla birlikte almayı, binlerce keşif ve kerâmete tercih ederdi. Namazı huşû ve huzurla edâ etmeyi, mânevî tecellîlerden daha kıymetli görürdü.[2] Bu sebeple birçok mektubunda namazın fazîletlerinden bahsetmiş ve onu hakkıyla edâ etmeyi tavsiye etmiştir. Bunlardan birinde şöyle buyurur:

“Namaz, kulu Cenâb-ı Hakk’a yaklaştıran en mühim ibadetlerin başında gelir. Namaz, sonsuz kudret sahibi Cenâb-ı Hak’tan bir nişan taşır. Namazdaki yakınlığı, başka bir yerde bulmak mümkün değildir. [Zira âyet-i kerîmede; «…Secde et ve yaklaş!» (el-Alâk, 19) buyrulmaktadır.]

Namazda, kul ile Allah Teâlâ arasındaki perdeler kalkar. Bunun için namaza «mü’minin mîrâcı» buyrulmuştur. Kişi namazı ne kadar huşû ile kılarsa, mîrâcı o kadar kâmil olur. Bu da, namaz kılarken Sünnet-i Seniyye’ye ne kadar riâyet edildiğine bağlıdır…

Namaz, sadece bildiğimiz şekillerden ibâret değildir. Namazın gayb âleminde bir hakîkati vardır ki, bütün hakîkatlerin üstündedir…”[3]

Muhammed Mâsûm Hazretleri evlâtlarını dâimâ zikre teşvik eder ve şöyle buyururdu:

“Kul, Hak Teâlâ’yı zikredince Cenâb-ı Hak da kulunu zikreder. Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyrulur: «Siz Ben’i zikredin ki Ben de sizi anayım!..» (el-Bakara, 152) Kul zikre devam ettikçe Cenâb-ı Hak da onu anmaya devam eder. Hakîkî sahip ve Mevlâmızın devamlı kulunu zikretmesinden ve böylece kulun da devamlı ilâhî feyizlere nâil olmasından daha büyük bir saâdet mi vardır?!”[4]

HAKKA VE HAYRA DAVET

Muhammed Mâsûm Hazretleri şöyle buyurur:

“…Bizim pîrlerimiz olan Nakşibendiyye şeyhlerinin yolları, Sünnet-i Seniyye’ye yapışmak ve bid’atlerden kaçınmaktır. Bu, Hâcegân büyüklerinin te’lif ettiği kitap ve risâlelerde de açıkça görülmektedir. Yine bu hak yol; iyiliği tavsiye etmek, kötülükten sakındırmak, Allah için sevmek, Allah için buğzetmek ve Allah yolunda cihâd etmektir ki bütün bunlar Peygamber Efendimiz’in sünnetidir, hattâ O’nun getirdiği dînin îcaplarından ve farzlarındandır. O hâlde emr bi’l-mârûf’u terk etmek; hak yoldan sapmak demektir…

Tasavvuf erbâbı, insanları selâmet ve hidâyete kavuşturacak ve bunun zıddı olan helâke sürükleyecek şeyleri açıkça îzah etmek için sayısız eserler kaleme almışlardır. Bir Hak dostu, talebesine şu nasihatte bulunmuştur:

«Muhabbet yolu çok incedir, hassâsiyet ve fedâkârlık ister. Bu sebeple herkese nasihat etmen ve kendin için de (nefsinin hîlelerinden, bilhassa da ucba sürüklenmekten) korkman gerekir!»…”[5]

MARİFETULLAH

Bu dünyada insandan istenen şey, ibadet ve kulluktur. Nihâî hedef ise kalbî merhaleler katederek mârifetullâh’ı elde etmek, yani Cenâb-ı Hakk’ı kalben tanıyabilmektir. Kul, bunun gayreti içinde olmalıdır. Asıl kerâmet de, kulun Kitap ve Sünnet istikâmetinde mesâfe alarak mârifetullâh’a nâil olmasıdır. Muhammed Mâsûm Hazretleri bu hususta şöyle buyurur:

“Mâlûmdur ki insanın yaratılışından maksat, Hak Teâlâ’nın mârifetini tahsildir… Bir mü’min mârifetullah yolunda mesâfeler almazsa, bu, büyük bir hazineyi elden kaçırmaktır. O kişi yaratılış maksadını yerine getirmemiş, bu hayatta kendisinden taleb edilen şeyi yapmamış, faydasız işlerle meşgul olmuş demektir. O, nefsânî arzularına ehemmiyet vermiş, kıymetli ömür sermâyesini ziyan etmiş, ömrünü mâlâyânî işlere sarf etmiştir. Kendisine lûtfedilen istîdâdı, maksadını elde etmek için kullanması mümkün iken âtıl bırakmıştır. Şu kısacık ömründe ebedî saâdete dâvet edildiği hâlde, onunla meşgul olmamıştır. O kişi, yarın bu dünyayı terk edip âhirete vardığında Cenâb-ı Hakk’ın huzûruna ne yüzle çıkacak!? Bu büyük gaflet ve ihmâli için nasıl bir özür ve bahâne bulacak!?

[Bu tür insanların kavurucu bir pişmanlık ateşiyle feryâd edecekleri, âyet-i kerîmede şöyle haber verilir:

“Onlar orada: «Rabbimiz! Bizi buradan çıkar da daha önce yapmakta olduğumuz amellerin yerine (Sen’in emrettiğin) sâlih amelleri işleyelim!» diye feryâd ederler. Size düşünecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Hem size uyarıcı peygamber de geldi! (Niçin inanmadınız?) O hâlde tadın (azâbı)! Zâlimlerin yardımcısı yoktur.” (Fâtır, 37)]

Şunu iyi bilmek lâzım ki Cenâb-ı Hakk’a vuslat, cennet nîmetlerinden çok daha lezzetlidir. O’nun cemâl-i ilâhîsinden uzak ve mahrum kalmak da en büyük hüsrandır. [Zira iki Cennet vardır. Birincisi, kulluğun mükâfat mekânı olan Cennet, ikincisi ise Cemâlullah cennetidir.]

Dünya, âhiretin imtihan mekânıdır. İnsan buraya bir sefere mahsus olmak üzere gelir. (Son nefese kadar imtihanı devam eder, sonra da ebedî bir hayat başlar.) Rabbimiz buyurur:

«Kim bu dünyada âmâ ise, o âhirette de âmâdır, hattâ daha da şaşkındır.» (el-İsrâ, 72)

Nakledildiğine göre İmâm Kuşeyrî Hazretleri, üstâdı Ebû Ali Dekkâk Hazretleri’ni vefâtından sonra rüyasında gördü. Üstâdı son derece mahzun olup gözyaşı döküyordu. İmâm Kuşeyrî Hazretleri:

«–Efendim, niçin muzdaripsiniz, yoksa tekrar dünyaya mı dönmek istiyorsunuz?» diye sordu.

Ebû Ali Dekkâk Hazretleri şu cevâbı verdi:

«–Evet! Tekrar dünyaya dönüp, her gün tek tek hâneleri dolaşarak kapılarını çalmak ve:

“–Ey insanlar! Sakın kerîm olan Rabbinizden gâfil kalmayın! Siz nasıl sonsuz bir kudretten gâfil kaldığınızın farkında mısınız?!” diye îkâz etmek istiyorum. Onlara, insanın, nereden gelip nereye gittiğini mutlakâ bilmesi gerektiğini iyice tembihlemeyi arzu ediyorum!»

O hâlde, bizim gibi gâfillere mutlakâ lâzım olan şey şudur ki, kıymetli ömrümüzü bu ulvî ve bediî mânâları kazanmak için sarf edelim. Şu fânî hayatta mârifetullâh’ı idrâk edebilmenin usullerini taleb edip sâlihlerden ve âriflerden bu muammânın îzâhını can kulağıyla dinleyelim. O feyzi nereden alırsak oraya koşalım. Her ne kadar bu kıymetli hazineyi lâyıkıyla elde edemesek de, hiç değilse ona vâsıl olma derdinden mahrum kalmayalım…

Hak yolcusuna lâzım olan, bu yoldaki gayretlerine hiç ara vermeden, daha ileri gitmek için dâimâ dertli ve gayretli olması, her an mes’ûliyet hissi içinde bulunmasıdır… Böyle olursa ümid edilir ki lûtuf ve ihsan denizi coşar ve âşık-ı sâdık bu dalgalardan kurtularak, mârifetten gönlünde bir pencere açılır ve Cenâb-ı Hakk’ı kalben tanımaya başlar…

Kıymetli dostlarımdan ricam şudur ki, bu uzak düşmüş âciz kardeşinizi duâlarınızdan mahrum bırakmayınız ve ilâhî mârifete nâil olması için niyazda bulununuz!”[6]

Yine Muhammed Mâsûm Hazretleri şöyle buyurur:

“İlâhî mârifet, keşif ve kerâmetlerden daha üstündür. Zira mârifet, ilâhî esrârı keşfetmektir; hârikulâde hâller ve kerâmetler ise yaratılmış varlıkların hâllerini keşfetmektir. O hâlde ilâhî mârifet ile kerâmetler arasındaki fark, Hâlık ile mahlûkun farkı gibidir. Sahih mârifet, îmânı kemâle erdirmeye ve terakkî ettirmeye yardımcı olur. Kerametler ise böyle değildir, insanın kemâle ermesi ona bağlı değildir… Keşif ve kerâmete tâlip olan kişi, küçük şeylere tâlip ve esir olmuştur. O, Cenâb-ı Hakk’a yakınlıktan ve O’nu kalben tanıyabilmekten nasipsizdir… Kişi kerâmet göstermek sûretiyle kendisini diğer insanlardan farklı görmeye başlarsa, kibir ve ucba sürüklenerek ibadet ve seyr u sülûkün faydasından mahrum kalır ve mârifet yolunu kendisine kapatmış olur.”[7]

Hayatın gençlik devresi, bu ulvî gâyeye vâsıl olmanın en güzel zamanıdır. Hazret bu hususta da şöyle buyurur:

“Yavrum! Ömrün en kıymetli zamanı, gençlik günleridir. İnsanın güçlü-kuvvetli, âzâlarının sağlam olduğu bu günler geçer ve ömrün en zayıf vakti gelip çatar. Ne yazıktır ki insanlar, en şerefli kazanç olan mârifetullâh’ı, gelip gelmeyeceği belli olmayan ihtiyarlık vaktine havâle ederler. Ömrün en şerefli vakitlerini, en rezil şey olan hevâ ve hevese sarf ederler. Unutma ki; «Yarın yaparım diyenler helâk oldu!»[8]

MUHABBETULLAH

Muhammed Mâsûm Hazretleri bir mektubunda şöyle buyurur:

“Bu bir köşede unutulmuşu hatırlayarak, kıymetli kardeşim Muhammed Hanîf ile gönderdiğiniz mektup geldi. Okuyunca çok sevindik. Ortağı ve benzeri olmayan Cenâb-ı Hakk’a vâsıl olma hususundaki gayret, aşk ve iştiyâkınızı hissedince, sevincimiz kat kat arttı. Bu âhir zaman fitne ve zulmeti içinde, Allah Teâlâ bir kulunun kalbine kendi muhabbetini yerleştirir ve kendi hicrânı ile onu yakarsa, bu ne büyük bir nîmettir! Bu nîmetin kıymetini bilip şükrünü edâ etmek, bu ilâhî ihsân ile sevinip huzur ve neşeyle dolmak lâzımdır. Himmeti kuvvetli tutarak; «Daha yok mu?» diye bu hâlin ziyâdeleşmesine gayret etmek zarurîdir. Aşk-ı ilâhî, en son dereceye yükselinceye ve mâsivâdan tamamen geçinceye kadar gayret etmek gerekir. Hakîkî sevgiliden (Allah Teâlâ’dan) başka hiçbir şeye gönül bağlamamak ve faydasız şeylerle uğraşmamak îcâb eder…

Ey mes’ut ve bahtiyar kardeşim! Allah Teâlâ’nın sevdiği kullarının yolunda yürümek arzusunda isen, bu yolun şartlarına ve edeplerine riâyet etmelisin! Bid’atlerden sakınmalısın! Zira bu yolun esâsı, bid’atlerden kaçınmaktır. Amel, fiil, söz ve ahlâkınız, takvâ ehli âlimlerin fetvâlarına uygun olsun! Sâlihlerin ahlâkını kendinize şiâr edinip fukarâya muhabbet besleyiniz! Uykuda, yemekte ve konuşmada îtidâl üzere olunuz! Seherde uyanık olmayı gücünüz yettiğince elden bırakmayınız! O vakitte namazı, istiğfârı ve gözyaşı dökmeyi ganimet biliniz! Sâlihlerle beraber olup sohbet etmeye istekli olunuz ve bunu hiç bırakmayınız! «İnsan, arkadaşının dîni üzeredir.» sözünü duymuşsunuzdur. Şunu iyi biliniz ki, âhireti ve ebedî saâdeti isteyenlerin, dünya lezzetlerine düşkün olması doğru değildir…”[9]

Yine Muhammed Mâsûm Hazretleri, fânî muhabbetlerden kurtularak ilâhî muhabbete teksif olmayı tavsiye eder ve şöyle buyururdu:

“Seyr u sülûk, riyâzat, mücâhede ve sıkıntı çekmekten maksat; Allah Teâlâ’dan başka her şeyin muhabbetinden kurtulmaktır. Bütün bu gayretler; kulluğun, aczin, zavallılığın meydana çıkması ve bir «hiç» olduğumuzun idrâk edilmesi içindir.”[10]

Zira buyrulur:

“Kim kendini tanırsa, Rabbini de tanır!” (Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, II, 361)

Yahyâ bin Muâz Hazretleri Allah muhabbetine nâil olabilmenin fazîletini beyan sadedinde şöyle buyurur:

“Senin Allâh’a muhabbetin ne kadarsa insanlar da sana o kadar muhabbet beslerler. Senin Allah’tan korkun ne kadarsa insanlar da senden o kadar korkarlar. Sen Allah Teâlâ ile ne kadar meşgul olursan insanlar da senin işlerinle o kadar meşgul olurlar.

Bir kişi, Allah Teâlâ’nın emirlerini yerine getirmekten dolayı sevinç duyarsa, bütün varlıklar büyük bir arzu ve sevinçle ona hizmet etmek isterler. Bir kişi Allah Teâlâ’yı zikir ve tefekkür eder ve buna sevinirse, bütün her şey ona bakarak huzur bulur ve sevinir. O hâlde bütün varlığınla Hak Teâlâ’ya yönel ve başka kimseye teveccüh etme! Nefsin de seni meşgul etmesin! Cenâb-ı Hakk’ın fazlından başka bir şeye güvenme!”[11]

KENDİ KUSURUNU GÖRMEK

Bir mü’minin tevâzû sahibi olabilmesi ve amellerini makbûl bir şekilde îfâ edebilmesi için acziyetini idrâk ederek kusurlarını görmesi lâzımdır. Zira kulluğun şiârı; acziyet ve noksanlıktır. Muhammed Mâsûm Hazretleri bu hususta şu güzel tavsiyelerde bulunur:

“Hem ibadet ve tâat üzere olun, hem de bu ibadetlerdeki kusurlarınız sebebiyle istiğfâr edin! Yaptığınız amelleri Allah Teâlâ’ya lâyık görmeyin! Büyüklerden biri şöyle buyurmuştur: « اِعْمَلْ وَاسْتَغْفِرْ : Amel-i sâlihler işle ve istiğfâr et!» İşte kulluk yolu budur![12]

“İnsanın kendisini kusurlu görmesi, amellerinin kıymetini artırır ve kabûl edilmelerini kolaylaştırır.”[13]

İnsanın başına gelen sıkıntıların sebebi de umumiyetle kendi kusurlarıdır. Akıllı insan, hoşlanmadığı bir şeyle karşılaştığında hemen kendisini kontrol ederek Cenâb-ı Hakk’a karşı kulluğunda bir noksanı olup olmadığına bakar. Şayet bir hatâsı varsa hemen onu düzeltmeye gayret eder. Muhammed Mâsûm Hazretleri bir defasında şu tavsiyede bulunmuştur:

“İdârecilerin zulmetmesinin sebebi, bizim amellerimizin kötülüğüdür. Nitekim «Amelleriniz sizin idârecilerinizdir!» denilmiştir. O hâlde kendinizi ıslâh edin, verâ ve takvâ yoluna gidin!”[14]

MUHAMMED MASUM SİRHİNDİ HAZRETLERİNİN VEFATI

Muhammed Mâsûm Hazretleri, vefâtının yaklaştığını anlayınca âhiret seferi için hazırlıklarını iyice artırdı. Bütün dünyevî alâkalardan tamamen el çekti. Cenâb-ı Hak’tan kendisini en yüce dostlarının arasına katması için devamlı duâ ediyordu. Çok sevdiği kıymetli kütüphânesini evlâtlarına, sevdiklerine, ihlâslı talebelerine ve lâyık olanlara kur’a ile taksîm etti.

Bir gün talebeleriyle hadis dersi yaparken ayağında şiddetli bir ağrı hissetti. Bu ıztırap, zamanla dizlerine ve bütün bedenine yayıldı. Rahatsızlığını etrâfındakilere hissettirmiyor, ıztırâbı şiddetlendiğinde ekseriyâ Kur’ân-ı Kerîm tilâvetiyle tesellî buluyordu. Cemaatle namazı kaçırmamaya dikkat ediyordu. O günlerde gönderdiği mektuplarda ekseriyetle:

“Fakir Muhammed Mâsûm dünyadan gidiyor. Son nefeste îmanla gitmesi için ona duâlarınızla yardımcı olun!” diye yazıyordu.

Vefâtı esnâsındaki son sözleri selâm oldu. “es-Selâmu aleyküm!” diyerek ebediyete irtihâl eyledi.

MUHAMMED MASUM HAZRETLERİNİN KABRİ NEREDEDİR?

Tarih 1668’i gösteriyordu. Sirhind’de defnedildi. Sultan Âlemgîr, kabri üzerine yüksek kubbeli bir türbe yaptırdı.

MUHAMMED MASUM HAZRETLERİNİN HİKMETLİ SÖZLERİ

  • “Şevk, büyük bir nîmettir. İşin esâsı, şevk ve muhabbettir. Terakkî ve Allâh’a yaklaşmak ona bağlıdır.”[15]
  • “Cenâb-ı Hak seni, dünyada yiyip içmek, uyumak ve zevk u safâ içinde yaşamak için yaratmadı. Asıl yaşama ve nîmetlerden istifâde etme yeri âhirettir. Sen asıl; tâat, kulluk ve kendini tanıman için yaratıldın!”[16]
  • “Cenâb-ı Hak bütün âlemlerden müstağnî iken insanları kendisine dâvet etmiş, ilâhî vuslata rehberlik etmiş ve kereminin çokluğundan, bu yolu kullarına açmıştır. Dâvet ve rehber varken Cemâl-i İlâhî’den uzak ve perdeli kalır, nefs ve hevânın bağından kurtulamazsak ne kadar yazık, ne kadar eyvah bize!”[17]
  • “Hakîkî sahibimiz olan Cenâb-ı Hakk’ın emirlerine boyun eğip itaat etmenin lezzeti, haramların lezzetinden daha fazladır. Bütün nîmetleri lûtfeden Mevlâmızın, bir kişiden ve onun amelinden râzı olması öyle büyük bir nîmettir ki, ona hiçbir nîmet denk olamaz. Aynı şekilde, Rabbimizin rızâsından uzak düşmenin elemine denk bir elem de yoktur.”[18]
  • “Kişinin, nefsânî arzularını tatmin etmek istemesi, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını terk etmesi demektir.”[19]
  • Attâr-ı Şiblî g kırk sene gözyaşı döktü ve başını kaldırıp semâya bakamadı. Niçin ağladığını sordular:

«–Kabir korkusundan ve kıyâmetin heybetinden ağlıyorum!» dedi. Semâya niçin bakamadığını sordular:

«–Günahlarımdan hayâ ediyorum. Çok günah işledim ve meclislerde çok gülüp kahkaha attım. Bundan utanıp semâya bakamıyorum!» dedi.”[20]

  • “Ömür birkaç gündür, ama ebedî mülk onunla elde edilir. O hâlde, kıymetli kardeşlerim ömürlerini beyhûde harcamasınlar!”[21]
  • “Hiçbir edep mahrûmu, Cenâb-ı Hakk’a vâsıl olamamıştır.”[22]
  • “Fânî nîmet ve lezzetlerin zararından kurtulabilmek, onları Allah Teâlâ’nın emir ve nehiyleri istikâmetinde kullanmaya bağlıdır. İlâhî hükümlere boyun eğilmezse, bu lezzetler zararlı olur, mûteber sayılmaz, semeresi de ilâhî gazap ve cezâdır. Hakîkî kurtuluş, bu fânî lezzetlere dalmaktan mümkün mertebe uzak durmaktır.”[23]
  • “İnsanoğlu malının az olmasından hoşlanmaz. Hâlbuki malın azlığı, hesâbın kısa ve kolay olmasını sağlar.”[24]
  • “Hak Teâlâ, uhrevî kurtuluşun esâsını, kat’î vahiyle sâbit olan şerîate bağlamıştır. Kendisine yaklaşmayı ise Sünnet-i Seniyye’ye uymaya bağlamıştır. «De ki: Eğer Allâh’ı seviyorsanız bana tâbî olun…» (Âl-i İmrân, 31) âyet-i kerîmesi bunu ifâde etmektedir.”[25]
  • “Bütün amel-i sâlihleri ve hayır işlerini yapmaya gayret etmek lâzımdır. Dedikodu ile hiçbir yol açılmaz.”[26]
  • “Mânevî hâllere ve vecdlere nâil olmak için uğraşan kişi, mâsivânın esiri olmuş demektir.”[27]
  • “Nefs-i mutmainne makâmına gelinceye kadar insan İslâm’ın ancak sûretini yaşayabilir. Meselâ namaz kıldığında ve oruç tuttuğunda, ancak bunların zâhirlerini ve sûretlerini yapmış olur. Nefs-i mutmainne seviyesine geldiğinde ise, dînin hakîkatine yükselir ve îman, namaz, oruç, hac, zekât ve diğer emirlerin hakîkatini yaşamaya başlar.”[28]
  • Ahmed Mukrî g şöyle buyurur: «Az konuşmaya riâyet edin, çok uyumayı ve çok gülmeyi de terk edin! Zira bunlar kalbi öldürür.»”[29]
  • “Dünya hayatı, his ve hareketten ibârettir. Kabirdeki berzah hayatı ise sadece histir, orada hareket yoktur. Allah Teâlâ, Hâkim-i Mutlak’tır, her yere muvâfık ve münâsip hareket bahşetmiştir. Kabir hayatında mutlakâ his lâzımdır. Zira elem ve lezzet için his şarttır. Harekete ise hiç lüzum yoktur. Lâkin dünya ve âhiret hayatı böyle değildir, onlarda ikisi de lâzımdır.”[30]
  • “Ruhlar âlemi ve berzah ile alâkalı hususlar çok nâziktir. O mevzularda zan ve tahmin ile konuşmaya cür’et etmemelidir. Naslarla sâbit olanlara icmâlen îmân edip tafsîlâtını Allâh’ın ilmine havâle etmelidir. Kabirde nîmet ve azap olduğuna îmân ederiz, tafsîlâta girmeyiz, zira bizden böyle bir şey istenmiyor.”[31]

[1] Bkz. Kişmî, Berekât, s. 342-370; Ebû’l-Hasan en-Nedvî, İmâm-ı Rabbânî, s. 190-191, 393-394; Cebecioğlu, İmâm-ı Rabbânî -Hareketi ve Tesirleri-, s. 176-178; Süleyman Kuku, Muhammed Ma‘sûm Fârûkî, İstanbul, ts.

[2] Muhammed Ma‘sûm, Mektûbât, I, 119, no: 156.

[3] Muhammed Ma‘sûm, a.g.e, I, 167, no: 230.

[4] Muhammed Ma‘sûm, a.g.e, III, 84, no: 145.

[5] Muhammed Ma‘sûm, a.g.e, I, 29-30, no: 29.

[6] Muhammed Ma‘sûm, a.g.e, I, 87, no: 102.

[7] Muhammed Ma‘sûm, a.g.e, I, 52, no: 50.

[8] Muhammed Ma‘sûm, a.g.e, I, 63, no: 65.

[9] Muhammed Ma‘sûm, a.g.e, I, 14-15, no: 14.

[10] Muhammed Ma‘sûm, a.g.e, I, 163, no: 230.

[11] Muhammed Ma‘sûm, a.g.e, II, 82, no: 110.

[12] Muhammed Ma‘sûm, a.g.e, I, 83, no: 92.

[13] Muhammed Ma‘sûm, a.g.e, III, 103, no: 225.

[14] Muhammed Ma‘sûm, a.g.e, III, 26, no: 34.

[15] Muhammed Ma‘sûm, a.g.e, III, 66, no: 119.

[16] Muhammed Ma‘sûm, a.g.e, III, 32, no: 45.

[17] Muhammed Ma‘sûm, a.g.e, III, 103, no: 191.

[18] Muhammed Ma‘sûm, a.g.e, I, 152, no: 211.

[19] Muhammed Ma‘sûm, a.g.e, III, 45, no: 67.

[20] Muhammed Ma‘sûm, a.g.e, I, 19, no: 18.

[21] Muhammed Ma‘sûm, a.g.e, I, 46, no: 38.

[22] Muhammed Ma‘sûm, a.g.e, I, 137, no: 182.

[23] Muhammed Ma‘sûm, a.g.e, I, 51, no: 49.

[24] Muhammed Ma‘sûm, a.g.e, I, 48, no: 42.

[25] Muhammed Ma‘sûm, a.g.e, I, 58, no: 57.

[26] Muhammed Ma‘sûm, a.g.e, I, 85, no: 99.

[27] Muhammed Ma‘sûm, a.g.e, I, 103, no: 128.

[28] Muhammed Ma‘sûm, a.g.e, I, 141, no: 186.

[29] Muhammed Ma‘sûm, a.g.e, II, 81, no: 110.

[30] Muhammed Ma‘sûm, a.g.e, I, 44, no: 34.

[31] Muhammed Ma‘sûm, a.g.e, I, 136, no: 182.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altın Silsile, Erkam Yayınları

ALTIN SİLSİLE

Paylaş.

Yorumlar