MİRAÇ KANDİLİ SOHBETİ

2

Osman Nûri Topbaş Hocaefendi’nin, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Miraç ve namazdan bahsettiği sohbetini istifadenize sunuyoruz…

  • 2019 MİRAÇ KANDİLİ SOHBETİ

  • 2018 MİRAÇ KANDİLİ SOHBETİ

 

MÎRAC KANDİLİ SOHBETİ (02 Nisan 2019)

Muhterem Kardeşlerimiz!

Cenâb-ı Hak… Rasûlullah Efendimiz’in kendi indindeki yüksek değerini bildiren pek çok âyet-i kerîmeler vardır. Biz, Cenâb-ı Hakk’ın en büyük lûtfuna müstağrak durumdayız. Cenâb-ı Hak 124 bin küsur peygamber içinde en büyük Peygamber’e bizi lûtfen, bize -elhamdülillâh- nasîb etti, ümmet-i Muhammed olduk. Sayısız âyet-i kerîmelerden biri de:

“Andolsun size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntıya uğramanız O’na çok ağır gelir. O size çok düşkündür. Mü’minlere karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.” (et-Tevbe, 128)

Bu gece de -inşâallah- muhabbetimizi yeniden bir tazeleme gecesi. Hulûlü ile müşerref olduğumuz Mîrac Kandili, Kadir Gecesi gibi, peygamberler arasında yalnız Efendimiz’e lûtfedilmiş bir gecedir. Diğer peygamberlerde Kadir Gecesi veyahut da Mîrac hâdisesi yoktur. Yalnız Efendimiz’e mahsustur.

124 bin küsur peygamber içinde yalnız Cenâb-ı Hak Peygamber Efendimiz’in hayatına yemin ediyor “لَعَمْرُك” buyuruyor. “O’nun hayatı üzerine yemin olsun…” (Bkz. el-Hicr, 72) buyuruyor.

Yani O’nun hayatı üzerinde yoğunlaşmamızı Cenâb-ı Hak buyuruyor.

İbn-i Abbas -radıyallâhu anh- şöyle buyuruyor:

“Allah Teâlâ kendi katında Muhammed’den -sallâllâhu aleyhi ve sellem- daha kıymetli bir insan yaratmamıştır. Zira Cenâb-ı Hakk’ın O’ndan başka birisinin hayatına yemin ettiğini de işitmedim.” buyuruyor.

Cenâb-ı Hakk’ın insanlığa büyük bir lûtfu.

Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“Andolsun içinizden kendilerine Allâh’ın âyetlerini okuyan, kendilerini temizleyen (tezkiye eden), kendilerine kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle Allah mü’minlere büyük bir lûtufta bulunmuştur.” (Âl-i İmrân, 164)

Yani en büyük lûtfu mü’minlere, Rasûlullah Efendimiz’e ümmet olmamız. Bunun da Cenâb-ı Hak bir şükrünü, bir teşekkürünü bizden arzu ediyor: Takvâ üzere bir ömrümüz olacak, Efendimiz’in hayatının istikâmetinde bir hayatımız olacak.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- insanlar arasında bir sanat hârikası. Cenâb-ı Hak “üsve-i hasene” buyuruyor. Bütün insanlığa, 1400 sene evvelden başlayarak tâ kıyâmete kadar gelecek bütün insanlara, hayatın her hâli, her ahvâlinde Efendimiz bir örnek.

Hiç kimse diyemez ki; “Benim başımdan şu hâdise geçti, bunun bir benzeri asr-ı saâdette geçmedi.” diyemez.

Burada üç şart var. Birincisi:

“…Allâh’a kavuşmayı umanlar…” (el-Ahzâb, 21) Yani Allah rızâsı istikâmetinde olanlar.

İkincisi:

“Âhiret günü daima nazarında olanlar, âhiret hesabı…” (Bkz. el-Ahzâb, 21)

Üçüncüsü:

“…Allâh’ı çok çok zikredenler için Allah Rasûlü’nde üsve-i hasene (örnek şahsiyet, örnek karakter) vardır.” (el-Ahzâb, 21) buyuruyor.

Beşeriyete büyük bir ikram. En alt kademeden en üst kademeye kadar “üsve-i hasene” örnek şahsiyet. Bütün asırlara ve zamanlara rahmet tecellîsi.

وَمَا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ buyruluyor.

“Sen’i ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (el-Enbiyâ, 107)

Bütün âlemler, o müstesnâ rahmetin nübüvvet çatısı altında gerçek huzuru tattı. Asr-ı saâdet, cehâlet girdaplarında can çekişen insanlık, O’nun nûruyla taze hayat nefesleri almaya başladı. Taşlaşmış vicdanlar, O’nun feyizli ellerinde yumuşadı, rikkate geldi. Merhamet bilmeyen insanlar, rûhâniyetle doldu, iki büklüm hâle geldi merhametten. Kir ve pas içinde perişan olmuş, viraneye dönmüş kalpler, O’nun billur pınarında yıkandı.

Velhâsıl Efendimiz sayesinde, o câhiliyye topluluğundan, bir asr-ı saâdet medeniyeti ortaya çıktı. Her medeniyet kendi insan tipini meydana getirir. O insan tipi de, mensup olduğu medeniyetin vasıflarını taşır; karakteriyle âhenk teşkil eder. İşte ashâb-ı kirâmın hayatları, menkıbeleri, asırlardır devam ediyor.

Cenâb-ı Hak bize Tevbe Sûresi’nin 100. âyetinde; Muhâcir ve Ensâr, yani İslâm’a ilk giren Mekkeliler ve Ensar/Medîneliler, onların izinden gidenler için, güzellikle onlara tâbî olanlar için, ihsan sahipleri için, onlar da üsve-i hasene… Onlara tâbî olmamızı Cenâb-ı Hak bildiriyor bize. Yani Efendimiz’in terbiyesinde yetişen o ashâb-ı kirâmın, o güzîde neslin izinde olmamızı Cenâb-ı Hak bize, o istikâmette olmamızı arzu ediyor.

Gerçek saâdet ve gerçek huzur, Rasûlullah Efendimiz’e ve O’nun ilk talebeleri olan ashâbına benzeyebilmektir.

Rasûlullah Efendimiz, insanlığın efendisidir, Fahr-i Kâinat’tır. Mîrac Kandili, Kadir Gecesi gibi, peygamber arasında yalnız Efendimiz’e lûtfedilmiş, faziletli bir gecedir. Rabbimiz’in bu büyük nîmetlerine muhatap olmanın bir neticesi olarak daima hatırlamalıyız ki:

ثُمَّ لَتُسْئَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ

“…Verdiğimiz nîmetlerden sorulacaksınız.” (et-Tekâsür, 8)

Yani O’na benzeyebilmek hedef, mes’ûliyetimiz. O’nun gibi olabilmek.

Efendimiz’in gönlünde ne vardı? Bizim gönlümüzde ne var? Onu bir tâdâd edebilmemiz…

Efendimiz’in gönlünde ne vardı? Derdi neydi?

Mazlum müslümanlar vardı. Yani bugün de bizim gönlümüzde ne var? İşte bu mâtem ülkesine dönen ülkeler var. Suriye var, Mısır var, Filistin var, Gazze var, Yemen var. Demek ki bugünkü müslümanın yüreğinde de bunların ıztırâbı olması, onlara en asgarîden, duâ etmesi…

Başka ne vardı Efendimiz’in gönlünde?

İnsanlığın hidâyete ermesi vardı. Bugün de dünya, aynı câhiliyye devri gibi. Bugün de modern bir câhiliyye yaşıyor, tekrarlanıyor câhiliyye devri.

Mazlumların gözyaşlarının silinmesi vardı. Bugün ise müslümanların çok gözleri yaşlarla dolu. İşte Suriye vs. dullar, yetimler, bîçâreler, bombalar altında inleyenler…

Ne vardı başka, Efendimiz’in gönlünde?

Muzdariplerin sessiz feryatlarına derman olabilme vardı. Sahipsizlere sahip çıkabilme vardı. Yalnızların yanıbaşında olabilmek vardı.

Ümmetinin takvâ ile mârifetullâh’a mesafe alabilmesi vardı Efendimiz’in yüreğinde.

Ve tebliğin, İslâm’ı tebliğ etmenin, bütün insanlığa ulaştırma derdi vardı. Sahâbe efendilerimiz bu aynîleşmenin neticesinde İslâm’ı tebliğ etmek için insanları selâmete, huzura kavuşturmak için Çin’e gitti, Afrika’ya girdi, Kafkaslara kadar sefer etti. Hâlid bin Zeyd -radıyallâhu anh- ile İstanbul’a kadar geldi.

Vedâ Hutbesi’nde 120 bin sahâbî olduğu tahmin ediliyor. Medîne-i Münevvere’de, Mekke-i Mükerreme’de medfun 20 bin sahâbî ancak var deniyor. 100 bin de dünyaya dağılmış. İslâm’ı tebliğ etmek, İslâm’ı yaşayarak yaşatmak. Zira;

ثُمَّ لَتُسْئَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ

“O gün, verdiğimiz nîmetlerden sorulacaksınız.” (et-Tekâsür, 8)

Bu Mîrac Gecesi bize bey’ati hatırlatmalı. Ashâb-ı kirâm Rasûlullah Efendimiz’e zaman zaman biat etti. Mekke-i Mükerreme’de Akabe’de biat etti. Abdullah bin Revâha, ikinci Akabe Bey’ati’nde sordu:

“–Yâ Rasûlâllah! Rabbin ve Sen’in için bizden istediğin şartı koşabilirsin.” dedi. Efendimiz de:

“–Rabbim için şartım, O’na ibadet etmeniz ve hiçbir şeyi O’na şirk koşmamanızdır. Kendi hakkımda şartım ise canlarınızı ve mallarınızı nasıl koruyorsanız, beni de öyle korumanızdır.” buyurdu.

“–Böyle yaparsak bize ne var?” dedi Abdullah bin Revâha.

Efendimiz:

“–Cennet var.” buyurdu. Onun üzerine:

“Allah mü’minlerden mallarını ve canlarını, kendilerine verilecek Cennet karşılığında satın almıştır…” buyruldu. (et-Tevbe, 111)

Yani dünya bir pazar. Bu pazarda âhiret satılıyor, Cennet satılıyor.

Abdullah bin Revâha:

“–Yâ Rasûlâllah! Ne kârlı bir alışveriş yaptık. Bundan aslâ dönmeyiz.” dediler. (Bkz. İbn-i Kesîr, Tefsîr, II, 406)

Yine sahâbe-i kirâm Bedir’de biat etti:

“–Yâ Rasûlâllah! Ne ile emrolunduysan onu yap dedi. Biz Sen’inle beraberiz. Allâh’a yemin ederim ki biz Sana İsrâiloğulları’nın dediği gibi demeyeceğiz. Biz, Sen eğer denize girersen biz Sen’in arkandan denize gireriz.” dediler.

Sa‘d bin Muâz ayağa kalktı:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Bizler Sana inandık, Sen’i tasdik ettik. Getirdiğin Kur’ân ve Sünnet’in hak olduğuna şehâdet ettik. Bu yolda her sözünü dinlemek ve itaat etmek üzere Sana kesin söz verdik dedi. Nasıl dilersen öyle yap. Sen’i hak peygamber gönderen Allâh’a yemin ederim ki, Sen bize şu denizi gösterip içine dalsan, Sen’inle birlikte dalarız, içimizden hiç kimse geri kalmaz.” dedi. (Bkz. İbn-i Hişâm, II, 253-254)

Uhud’da yine biat oldu. Orada Hazret-i Hamza şehid oldu, Mus‘ab şehid oldu. Yine orada Efendimiz mahzun oldu, gözleri doldu. Yanında çok az bir insan kaldı o karışıklıkta. Sonra sahâbe toplandı etrafına:

“–Yâ Rasûlâllah dedi, biz dedi, şehid olmaya biat ediyoruz.” dedi.

Hudeybiye’de yine Bîatü’r-Rıdvân, bu, ağaç altında Efendimiz’e akitte bulundular. Mekke’ye müslümanlar sokulmadı. Efendimiz müteessir oldu. Yine sahâbe toplandı:

“–Yâ Rasûlâllah! Gönlünde ne murâd varsa onun üzerine biz biat ediyoruz.” dedi.

İşte Cenâb-ı Hak bize Muhâcirler, Ensâr, onlara tâbî olan ihsan sahipleri… Bu ashâb-ı kirâm gibi olmamızı Rabbimiz bizden arzu ediyor.

Mîrac, Cenâb-ı Hakk’ın Habîbi’ne yapmış olduğu bu özel daveti, Kur’ân-ı Kerîm zikretmektedir. Bu özel bir davet; yalnız Efendimiz’e. Kendi katında Allah Rasûlü’nün nasıl yüce bir kıymet ve değere sahip olduğunu bize bildirmiş oluyor.

Okunan âyet-i kerîme:

“Bir gece kendisine âyetlerimizin bir kısmını gösterelim diye (âyetlerinin, ilâhî azamet tecellilerinin, ilâhî kudret akışlarının, Muhammed) kulunu Mescid-i Haram’dan, çevresini mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir. O gerçek işitendir, görendir.” (el-İsrâ, 1)

Nübüvvetin 7. yılından itibaren Peygamber âilesine ve müslümanlara karşı boykot ilan edildi. Üç sene sürdü boykot. Müslümanlara insafsızca alay edildi, hakaret edildi, zulme uğratıldı. Bir mahalleye sokuldu, ambargo konuldu, giriş-çıkışlar yasaklandı. Çocukların avaz sesleri dışarıdan gelmeye başladı. Sabırlar zorlanmaya başladı. Müslümanlar açlığa mahkûm edildi. İnananlar çok ağır bir imtihandan geçti. Sabırlar iyice zorlandı.

Müşrikleri bu zulme iten tek sebep, rahatsız olmaları. Neden rahatsız olmaları?

عَنِ النَّبَاِ الْعَظِيمِ

“Büyük haberden.” (en-Nebe, 2) Yani âhiret haberinden rahatsız olmaları. Çünkü çok rahat bir hayat yaşıyorlardı: Güçlüler, güçsüzlere zulmediyordu. Kölelerin hiçbir değeri yoktu. Kadınların da değeri yoktu. Hayvanların ise hiçbir değeri yoktu. Budunu kesiyordu, diğer tarafını atıyordu.

Hatice Vâlidemiz vefat etti arkadan. Efendimiz, Tâif’te taş kalpli insanlar tarafından taşlandı. -Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“En ağır çile çemberinden geçen peygamber benim.” buyuruyor. . (Bkz. Tirmizî, Kıyamet, 34/2472)

Lâkin O’nun hayatında en ufak bir şikâyet yok. Ne var?

Dâimâ hamd hâli var.

Cenâb-ı Hakk’ı senâ hâli var.

Bir tefekkür hâli var ilâhî azameti.

Şükür hâli var: Nîmetleri istikâmetinde kullanabilmek.

Zikir hâli var: Cenâb-ı Hakk’ı unutmamak.

Râdıyye var: Allah’tan râzı olmak.

Merdıyye: Cenâb-ı Hakk’ın da ondan râzı olması.

Cenâb-ı Hak bizim de bu minvâl üzerine olmamızı arzu ediyor.

Büyük lûtuf Mîrac, hicretten bir buçuk yıl önce vukû buldu. Meşakkatler, iptilâların sonunda dâimâ lûtuflar gelir. Mîrâc’ın çile, elem, ıztırap yüklü bir Tâif seferinden sonra lûtfedilmesi de meşakkatlerin ardından bir sevincin bulunduğu müjdesidir.

Cenâb-ı Hak:

فَاِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا

(“Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.” [el-İnşirah, 5-6]) buyuruyor. Her zorluktan sonra bir kolaylık gelir.

Hicret büyük bir zorluktu. Nihayet Cenâb-ı Hak Muhâcirlere ebedî bir şeref bahşetti. Diğer seferlerde de öyleydi. Bedir öyleydi, Hendek öyleydi. Çok seferlerde o şekilde büyük zorluklar vardı. Arkasından Cenâb-ı Hak, o mukâvemet neticesinde, hamd, şükür hâlinde, zikir hâlinde büyük lûtuflarda bulundu.

Dünya da aynı şekilde. Dünya bir mektep. Hepimiz, bu mektebin talebeleriyiz. Bu talebelik, Âdem -aleyhisselâm-’dan başlıyor, son insana kadar devam edecek. Ondan sonra bu mektebin fonksiyonu bitecek, bu dünyanın; infilâk edecek bütün semâvat ve Dünya. İşte ondan sonra başka bir âleme geçilecek.

Ömür de öyle. Yani dâimâ girişler, çıkışlar…

رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً (“…Sen O’ndan râzı, O da senden râzı.” [el-Fecr, 28])

Allah’tan râzı olmak. Hayat daima düz bir çizgi gibi devam etmiyor. Zaman zaman iniş-çıkışlar oluyor. Burada esas olan, kalbî muvâzeneyi bozmamak.

Mîrâc’ın esas gerekçesi, esbâb-ı mûcibesi; Cenâb-ı Hakk’ın Peygamber Efendimiz’e âyetlerini, yani ilâhî azamet tecellîlerinin bir kısmını göstermesi. Bir kısmını diyor Cenâb-ı Hak, hepsini değil.

İsrâ Sûresi’nin hemen birinci âyetinde, okunan; isrâ yani gece yürüyüşü, çok büyük bir hâdise olduğu için âyet “سُبْحَانَ الَّذِي” olarak başlıyor. “سُبْحَانَ الَّذِي” olarak başlayan âyetlerde, arkadan, Cenâb-ı Hak büyük bir hâdise bildiriyor. Cenâb-ı Hak her türlü noksan sıfatlardan münezzeh, her türlü mükemmel, sonsuz sıfatlarla muttasıf ve idrâk ötesi. Yani sonsuz kudretin bir ifadesi “سُبْحَانَ الَّذِي”.

Kehf Sûresi’nde Cenâb-ı Hak:

“Ağaçlar kalem olsa, denizler mürekkep olsa, misli olsa, Allâh’ın kelimeleri bitmez.” buyuruyor. (Bkz. el-Kehf, 109)

İnsana da Cenâb-ı Hak “çok az bir ilim verdik” buyuruyor, “çok az bir ilim verdik” buyuruyor. (Bkz. el-İsrâ, 85)

Velhâsıl “سُبْحَانَ” kelimesinden sonra gelen âyetlerde büyük bir hâdisenin vukûu belirtiliyor.

İkinci durum/hususiyet:

Rasûlullah Efendimiz bu yolculuğa çıkmadan önce “şakk-ı sadır” hâdisesi vukû bulmuştur. Efendimiz’in, o Kâbe’nin, o yarım yuvarlak olan Hicr mevkiinde göğsü yarıldı. O göğüs ilim ve hikmetlerle dolduruldu. Çünkü dehşetli bir âleme gidecekti.

Bu da gösteriyor ki mânevî yükseliş, kalbî sâfiyetle mümkündür ancak. Kalp, mücellâ bir ayna gibi olacak, öyle bir kalp ki içinde nûr-i ilâhîden başka bir şey olmayacak.

Kalp nurlandıkça da merhaleler artacak, ufuklar uzayacak. Hak dostlarının zâhirî ilmi zirvedeydi. Fakat bu kalbî âlemlerin merhale katetmesiyle ufuklar açıldı. Yani kalp, nefsânî arzulardan, kesâfetten kurtulunca esrâr-ı ilâhînin tecellîleri gönlü sarmaya başlıyor.

Gönüllerin, bu âlemin sır ve esrârını kavrayabilmesi için, kalbin bu muâmeleden geçmesi zarûrî. Yani tezkiye ve tasfiyeden geçmesi zarûrî. Kalp temizlenecek. Böylece kalbe îman tam olarak yerleşecek.

Üçüncü hususiyet:

Esrâ; bir gece yürüyüşü. Ekseriyetle müsbet veyahut da menfî hâdiseler, gece vukû bulur. Hattâ vahiyler de ekseriyetle gece inerdi.

Cenâb-ı Hak gecelerde kullarını namaza, tâat ve tefekküre ve seherleri ihyâ etmeye davet ediyor. Tezkiye istiyor Cenâb-ı Hak.

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰیهَا

(“Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. [eş-Şems, 9])

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ تَزَكّٰى

((Nefsini kötülüklerden) arındıran kurtuluşa ermiştir.” [el-A‘lâ, 14])

Cenâb-ı Hak buyuruyor:

وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالْاَسْحَارِ

“…Seherlerde istiğfar ederler.” (Âl-i İmrân, 17)

سَاجِدًا وَقَائِمًا

(“…(Geceleyin) secde ederek ve kıyamda durarak…” [ez-Zümer, 9])

سُجَّدًا وَقِيَامًا

(“…Secde ederek ve kıyamda durarak…” [el-Furkân, 64])

Daha birçok âyet, kulu seherlerde uyanmaya davet ediyor.

Seherlerde tevbe kapısı açılıyor.

“سَاجِدًا وَقَائِمًا”

(“…(Geceleyin) secde ederek ve kıyamda durarak…” [ez-Zümer, 9])

Bilenler kimler?

“…Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?..” (ez-Zümer, 9) buyuruyor. Orada üç tane şart var; bunlar mânevî ufuk açılması için, nefisteki prangaların çözülmesi için.

سَاجِدًا وَقَائِمًا

(“…(Geceleyin) secde ederek ve kıyamda durarak…” [ez-Zümer, 9])  buyruluyor. Bilenlerden olmak.

يَحْذَرُ الْاٰخِرَةَ (“…Âhiretten korkan…” [ez-Zümer, 9]) Dâimâ âhireti unutmamak, âhiret endişesi içinde olmak, dâimâ duâ hâlinde yaşayabilmek.

Yine buyruluyor Furkan Sûresi’nde:

سُجَّدًا وَقِيَامًا

(“…Secde ederek ve kıyamda durarak…” [el-Furkân, 64])

Yine bu gece hayatını yaşayanlar için, bunlar için;

سُجَّدًا وَقِيَامًا

“…Kıyam ve secde hâlinde olurlar…” (Bkz. el-Furkân, 64)

Zira gündüz, gece alınan feyizlerle mânen aydınlık ve huzurlu olur. Yani gece-gündüz, Güneş’in Ay’ın birbiriyle vardiya değişmesi gibi, kalp de gece-gündüz vardiya değişecek. Geceleri kalp, feyizle, rûhâniyetle seherlerde dolacak. Gündüze o şekilde girecek, nefsî arzulara karşı bir mukâvemet meydana gelecek.

O şekilde, yani göz, haramlardan, kulak haramlardan vs. ağız haramlardan, dedikodu vs. kurtulacak. Bu şekilde geceye bir hazırlık olacak. Gece de tekrar kalp dolacak, o şekilde tekrar gündüze girecek.

-Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz seherlerde uzun uzun teheccüd namazı kılmıştır. Hattâ bunu, zor çöl seferlerinde bile aksatmamıştır.

Arkada cemaat varken cemaate dönüp bakardı. İhtiyar, yaşlı, çocuk varsa kısa okurdu. Fakat kendisi teheccüdde yalnız kıldığı zaman, uzun uzun okurdu. Hattâ rivâyete göre Bakara, Âl-i İmran, devam ederdi buyruluyor.

Seherlerde ne var? Seherlerde Cenâb-ı Hak tevbe kapılarını açıyor, istiğfar var.

وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالْاَسْحَارِ

(“…Seher vaktinde Allahʼtan bağışlanma dileyenler.” [Âl-i İmrân, 17])

Seherlerde ne var? Kelime-i tevhîdi tekrar tefekkür etmek var. Rasûlullah Efendimiz:

“Kelime-i tevhidle îmânınızı yenileyin.” buyuruyor. (Ahmed, II, 359; Hâkim, IV, 285/7657)

“Lâ ilâhe”; kalpten, Allah’tan uzaklaştıran her şey atılacak. Kalp Cenâb-ı Hak’la beraber olacak.

“İllâllah”; kalp beraber olacak. Kalpte cemâlî sıfatların tecellîsi olacak.

Başka ne var? Efendimiz’le bir irtibat kurulacak. Salevât-ı şerîfe olacak. Efendimiz; “Her salevâtı ben alırım, iade ederim.” buyuruyor. (Bkz. Ebû Dâvûd, Menâsik, 96; Beyhakî, Şuab, II, 215)

“Cuma günleri doğrudan doğruya alırım.” buyuruyor. (Bkz. İbn-i Mâce, Cenâiz, 65. Bkz. Ebû Dâvûd, Salât 201/1047, Vitir 26; Nesâî, Sehv, 46)

Başka ne var? Havanın o loş karanlığı içinde, kabir iklimine girebilmenin bir ön hazırlığı var.

Rasûlullah Efendimiz:

“Bütün zevkleri/lezzetleri kökünden yok eden ölümü çok çok hatırlayın.” buyuruyor. (Tirmizî, Kıyâmet, 26)

Başka ne var?

Yine vücudumuzda maddî merkezler var: Akciğer, karaciğer, kalp vs. mide. Bu şekilde bir de mânevî merkezler var. Buna “letâif” deniyor. O seherlerde bu letâifleri harekete geçirmek, zikir hâline getirebilmek.

Cenâb-ı Hak buyuruyor:

اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

“Biliniz ki kalpler ancak Allâh’ın zikriyle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28)

En çok huzurlu kişiler kimlerdir? Ashâb-ı kirâmdı. Çünkü Cenâb-ı Hak onlara kendisiyle beraber olmanın lezzetini verdi. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onlara, ashâb-ı kirâma Cenâb-ı Hak’la beraber olmayı öğretti.

Efendimiz buyuruyor:

“Yeniden dirilme günü (yani ba‘sü ba‘de’l-mevt) çok sıcak bir gündür. O gün ferahlamak için şimdiden oruç tut (buyuruyor). Kabir yalnızlığı için gece karanlığında teheccüd namazı kıl (buyuruyor). Kıyâmetin büyük hâdiseleri için bir kere, imkânın varsa haccet (buyuruyor). Bir de o ba‘sü ba‘de’l-mevt, ölümden sonra o dirilişin o zor gününde kurtuluş için, muhtaca sadaka ver.” buyuruyor.  (Bkz. Ebû Nuaym, Hilye, I, 165)

Yani zekât veriyorsun o ayrı, o senin borcun. Bir de sadaka ve infakta bulunacaksın.

“Ya haklı yere bir söz söyle (diyor, yani hakkı tebliğ et diyor) veyahut da sus.” diyor. (Müslim, Îmân, 77)

Yine diğer bir hadîs-i şerîfte:

“Aman aman, gece kalkmaya gayret edin (buyuruyor). Çünkü o, sizden önceki sâlihlerin âdetleridir. Gece ibadetine kalkmak, Allâh’a yakınlıktır. Bu ibadet, günahlardan alıkoyar, hatâlara kefâret olur ve bedenden dertleri giderir.” buyuruyor. (Bkz. Tirmizî, Deavât, 101/3549)

Rivâyete göre Cüneyd-i Bağdâdî -kuddise sirruh- vefatından sonra rüyâda görülmüştü. Kendisine:

“–Ne haber var ey Rasûlullâh’ın torunu?” denildi.

O da şu cevabı verdi:

“–Okuduğumuz ilimler bir tarafta kaldı. Tasavvufî işaretler, onlar da bir tarafta kaldı. Bize gecenin ortasında kıldığımız rekâtlardan başka bir şeyin daha büyük bir faydası olmadı. En büyük fayda orada oldu.”

Dâvud -aleyhisselâm-, Allah Teâlâ’ya ibadet etmek için faziletli vakitleri araştırırdı. Nitekim bir gün Cebrâil’e:

“–Ey Cebrâil, hangi vakit efdaldir?” diye sordu. Cebrâil de:

“–Ey Dâvud! Seher vaktinde Arş’ın titreyişinden başkasını bilmiyorum.” diyerek cevap verdi.

Velhâsıl bu esrâ, bu gece yürüyüşü, geceler, gecelerin ihyâsı, bu da -inşâallah- hepimiz için Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmaya vesîledir -inşâallah-.

Dördüncüsü;

Cenâb-ı Hak, kulunu müstesnâ bir şekilde yürüterek “عَبْدُهُ” O yürüttü, yürüten O, kulunu. Allâh’ın sonsuz kudret, ilâhî azamet, ilâhî kudret akışları gözler önüne serildi. Rasûlullah Efendimiz âlem-i şuhûdun dışına çıkarıldı. Yani idrâk âleminin dışına çıkarıldı. Yani beşerin tahammül sınırının ötesine geçirildi.

Fâil-i Mutlak, Cenâb-ı Hak. Güç dâimâ O’na ait. Bu sebeple hiçbir muvaffakıyette “ben” demek yok, dâimâ kul; “Sen yâ Rabbi” diyecek, “Sen’in lûtfun, ihsânındır” diyecek. Çünkü yürüten O. Güç kuvvet sahibi O. Kendimizde hiçbir zaman bir varlık hissetmeyeceğiz. Kendimize bir muvaffakıyet izâfe etmeyeceğiz. Arz-ı endam değil, arz-ı hâl olarak, yani makam-mevkî, şöhret değil, arz-ı hâl hâlinde olacağız.

Peygamberimiz Mekke Fethi’ne girerken bir şükran ifadesi, secde hâlinde giriyordu. O büyük bir muvaffakıyet, büyük bir zafer. Etrafına:

اَللّٰهُمَّ لَا عَيْشَ اِلّٰا عَيْشُ الْاٰخِرَةِ

“Allâh’ım! Esas hayat, âhiret hayatıdır.” buyuruyordu. (Buhârî, Rikāk, 1)

Bir Hak dostu buyuruyor:

“Sen çıkınca aradan, kalır seni Yaratan.”

Yani nefsânî arzularını bertaraf edersen, Cenâb-ı Hakk’a yakınlık başlıyor. Nasıl Kızılırmak, Sakarya, Karadeniz’e aktığı zaman, Karadeniz’de yoktur Sakarya. Artık o, Karadeniz olmuştur. Sakarya, Karadeniz olmuştur. İşte tezkiye neticesinde aradan “ben” çıkacak. “Yâ Rabbi, Sen” olacak.

Tarihî bir misal vermek isterim. 1071’de Alparslan, Diyojen’le yaptığı savaşta;

“Cuma namazı vakti saldıralım dedi. Cuma vakti, Allâh’ın rahmetinin tecellî ettiği bir andır dedi. Müslümanlar bize dua eder.” dedi.

Beyaz elbiselere büründü. “Bu benim kefenimdir” dedi. Askere döndü:

“Bugün dedi, emreden bir kumandan, emredilen bir asker yok, ben de sizlerden biriyim.” dedi.

Bu şekilde girdi. Kendisinden misli misli orduya, Rum ordusuna galip geldi. 1071.

1072’de Hâna Kalesi’ni aldı. Orada dedi ki:

“Sanki dedi, kudretimden dedi, öyle bir bana bir enâniyet geldi ki dedi, ayağımın altındaki tepenin titrediğini hissettim dedi. Ne güçlü bir kumandanım, ne güçlü bir ordum var dedim diyor. Bunun üzerine dedi, Gulât’tan, yani sapık bir şeyden bulunan birisi geldi diyor, üflesen devrilecek bir kale kumandanı beni hançerledi dedi. O da bir anlık bu gafletimin, enâniyetimin, benliğimin şimdi kefâretini ödüyorum.” dedi. Şehîden vefat etti.

Yine, beşincisi:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya götürülmesi, tarih boyunca pek çok peygamberin gönderildiği bu iki tevhid merkezi arasındaki sağlam bir bağı bildiriyor. Daha da kuvvetli bir şekilde göstermiş oluyor. Bu yürüyüş, Kâbe’den Mescid-i Aksâ’ya kadar bir yürüyüş oluyor Efendimiz’in. Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya kadar.

Mekke, Kâbe; Âdem -aleyhisselâm-’dan Peygamberimiz’e kadar gelen tevhid merkezi.

Kudüs; Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’dan Hazret-i Îsâ’ya kadar tevhid merkezi. Sahip olursak Cenâb-ı Hak devam ettiriyor. Sahip olmazsak, Cenâb-ı Hak alıyor. Bugün demek ki sahip olunmadı, el değiştirdi.

Rahmetli pederim Mûsâ Efendi anlatmıştı:

“Kudüs’e gitmiştim dedi. Baktım dedi, bir saf cemaat vardı dedi. Bir saf vardı, yoktu dedi. Orada dedi, bir dedi, gelen birkaç kişi vardı bizim gibi dedi, bir de dedi, alt tabakadan, çalışan insanlar vardı.” dedi.

Onun için, insanda öyle, ailede öyle, millette öyle, devlette öyle. Sahip çıkıldığı zaman, Cenâb-ı Hak ihyâ ediyor, âbâd ediyor. Sahip çıkılmadığı zaman el değiştiriyor. İnşâallah, Kudüs yine, müslümanların mağsub malıdır, gasp edilmiş malıdır…

Yine bu Mîrac’da, Mîrâc’ın hususiyetlerini düşündüğümüz zaman, zaman ve mekân ortadan kaldırılıyor, iyice asgarîye düşüyor. Çünkü bu, sıfır zamana yakın bir zamanda sonsuz mesafelere gidiliyor. Birçok orada ilâhî azamet tecellîleri Efendimiz’e gösteriliyor. Yine bir an içinde, çok kısa, var-yok bir an içinde tekrar Mekke-i Mükerreme’ye dönülüyor.

Bu da Cenâb-ı Hakk’ın azamet ve kudreti. Bu yalnız Efendimiz’e ait. Yani zaman ve mekândan iyice bir asgarî zaman ve mekânın iyice bir asgarîye düşmesi. Bütün mahlûkat zaman ve mekânla mukayyeddir. Orada yine Efendimiz’e büyük bir lûtfu; zaman-mekânın dışına çıkarılıyor.

O yolculukta, zerreden küreye bir vitrin oluyor. Rasûlullah Efendimiz o vitrini seyrediyor. Cennet’ten birtakım vitrinler seyrettiriliyor, Cehennem’den birtakım vitrinler seyrettiriliyor. Yani beşer idrâkinin ötesinde vitrinler seyrettiriliyor.

Efendimiz buyuruyor:

“Benim bildiğimi bilseydiniz, yemezdiniz, içmezdiniz, sahralara düşerdiniz.” buyuruyor. (Bkz. İbn-i Mâce, Züdh, 19)

Ondan sonra Efendimiz’le bir mükâleme oluyor Cenâb-ı Hakk’ın, Sidre’den sonra. Sır dolu bir mükâleme oluyor, ümmete mahrem. Yani ümmete bu aktarılmıyor. Rasûlullah Efendimiz’den bu Sidre’den sonra fazla bir hadîs-i şerîf elimizde yok, bildirmiyor Efendimiz. Çünkü beşerin tâkatinin üzerindeki bir mükâleme oluyor.

Yine namaz orada farz oldu. Bir de “Âmene’r-Rasûlü” orada indi. O da Cebrâil’siz olarak indi. “Âmene’r-Rasûlü” de mâlum, ekseriyetle yatarken okuruz, yatsı namazından sonra okuruz. Orada, Buhârî’de, Efendimiz buyuruyor:

“Bakara Sûresi’nin sonunda iki âyet vardır ki, (Âmene’r-Rasûlü), bir gecede okuyana yeter. Onu her türlü kötülükten korur.” (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân 10; Müslim, Müsâfirîn 255)

İnşâallah bu “Âmene’r-Rasûlü”yü de, zaten cemaatte ekseri okunuyor. Eğer evde kıldığımız zaman muhakkak yatmadan evvel “Âmene’r-Rasûlü”yü de okumamız Rasûlullah Efendimiz’in tavsiyesi olmuş oluyor.

Ondan sonra gelen âyette;

“Andolsun onu Sidretü’l-Müntehâ’nın (yani yaratılmış âlemin son noktası, orada onu) önceden bir defa daha görmüştü.” (en-Necm, 13-14)

Orada gördüğü, Cebrâil’di. Cebrâil, muhtelif sûretlerde gelirdi. Orada aslî sûretinde geldi. Yani 600 kanadıyla birlikte bütün kaplamıştı her tarafı.

Sidretü’l-Müntehâ, en son hayret mânâsına, en son hayret makamı. Yani akılların daha fazla hayret tasavvur edemeyeceği, hayrette kaldıkları bir makam. Oraya kadar işte Cebrâil’le gidiyor Efendimiz. Cebrâil;

“Burası benim son noktam diyor. Sen yâ Rasûlâllah, devam et diyor. Ben buradan öteye geçemem.” buyuruyor. (Râzî, XXVIII, 251)

Orada;

“Cennetü’l-Me’vâ da O’nun yanındadır.” (en-Necm, 15) buyruluyor.

Cennetü’l-Me’vâ nedir? Müttakîlerin ve şühedânın varacakları Cennet’tir. Yani şehidlerin varacağı ve takvâ sahiplerinin varacağı Cennet’tir.

Muaz -radıyallâhu anh-’ı Efendimiz çok severdi. Onu Yemen’e gönderirken, ona birçok tavsiyelerde bulundu:

“–Muaz dedi, sen dedi, Medîne’ye döneceksin dedi, fakat ben olmayacağım dedi. Olabilir ki kabrim şurada olacak.” dedi.

Onu duyunca Muaz ağlamaya başladı.

“–Ağlama Muaz, ağlama dedi. Bana en yakınlar dedi, hangi zaman, hangi mekânda olursa olsun, müttakîlerdir.” buyurdu. Takvâ sahipleridir. (Ahmed, V, 235; Heysemî, IX, 22)

İşte orada Rasûlullah Efendimiz’e Cennetü’l-Me’vâ, yani müttakîlerin ve şehidlerin varacağı Cennet gösterildi.

Yine buyruluyor:

“Andolsun o, Rabbinin en büyük âyetlerinden ancak bir kısmını gördü.” (en-Necm, 18)

Rivâyete göre Rasûlullah Efendimiz o gece Cenâb-ı Hakk’ın nûrundan bir in’ikâs, bir nûrunu gördü. Allâh’ın varlığını, kudret ve azametini gösteren delilleri gördü. Her şey var Dünya’da ama, orada demek ki çok çok daha ötesi. Dünya’da zerreden küreye her şey, bir atomdan galaksilere kadar, ilâhî azamet tecellîleri dolu, gören bir kalp için.

Gidişi ve dönüşü, Efendimiz’in orada, anlık gidiş, anlık dönüş…

Yine oradan bir havâdis bildiriyor Efendimiz:

“O gece göğe yükseltildiğim zaman öyle bir makâma çıktım ki, orada kalemlerin gıcırtılarını duydum.” buyuruyor. (Buhârî, Salât 1)

Tabi bu nasıl kalem, nasıl gıcırtı, keyfiyetini bilmiyoruz. Tâ, bütün insan, hayvan, ağaç, melek, cin, ne varsa hepsini yazan kalemin gıcırtılarını duydum buyuruyor.

Yine Buhârî’de naklediliyor:

Beytü’l-Makdis’e, Kudüs’e vardıkları zaman, sert bir kaya üzerinden semâya çıkıyor Efendimiz. Beytü’l-Makdis’te peygamberlere namaz kıldırıyor. Bir rivâyette, bugünkü o ayak izi var, kalıpları da yapıldı, bir rivâyete göre, semâya çıkarken, o kayanın üzerindeki, Efendimiz’in ayağının izi olmuş olduğu rivâyeti var.

Yedinci semâda İbrahim u ile görüşüyor. İbrahim u O’na;

“Sâlih oğul, hoş geldin diyor. Sâlih peygamber, hoş geldin!” diyor.

Mîraç’ta Efendimiz’e semâ kapılarının açılması, O’nun nübüvvetinin sadece Mekke, Kureyş ve Sakîf ile sınırlı olmadığını, O’nun bütün Cihânın Nebîsi, âlemlere rahmet olması, Âlemlerin Efendisi olduğunu göstermektedir.

Bir mü’min de, takvâsı O’na benzediği kadarıyla Cenâb-ı Hakk’ın indinde mûteber ve güzel bir kul oluyor.

Efendimiz buyurdu ki:

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ أَحَبَّ

“Kişi sevdiği ile beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)

Sahâbe diyor ki;

“Bizi en çok sevindiren hadîs-i şerîf budur.” diyor. (Bkz. Müslim, Birr, 163)

Hep Efendimiz’de, insanlıktan bir âbide seyretti ashâb-ı kirâm. Efendimiz’le beraber olmanın aşkı, vecdi içindeydi âhirette de. Efendimiz’in gittiği yoldan gidiyordu. Kokladığı çiçeği kokluyordu. Velhâsıl her şeyde Efendimiz’in izinde gidiyordu. Karda yürüyen bir insanın izini takip eder gibi.

“Bunu kim yapacak, kim götürecek, kim getirecek…”

“–Şu mektubu Bizans kralı Herakliyus’a, şuna buna, Pers imparatoruna kim götürecek?” deyince, yediden yetmişe hepsi ayağa kalktı:

“–Yâ Rasûlâllah! Bu şerefi bana ver!” diye.

O cellâtların arasında nasıl o mektubu okuyacak? Onu hiç düşünmedi. Yeter ki (Efendimiz’in) gönlünde bir yerinin olması…

İşte (Ebû) Eyyûb el-Ensârî HazretleriEfendimiz’e ev sahipliğinde bulundu. Gazâlara katıldı.

“Malımızı ve canımızı cömertçe bezlettik, cömertçe harcadık.” buyuruyor. 80 küsur yaşında; لَتُفْتَحَنَّ اْلقُسْطَنْطِنِيَّةُ (“İstanbul elbette fetholunacaktır…” [Ahmed, IV, 335; Hâkim, IV, 468/8300]) hadîs-i şerîfine nâil olmak için iki sefer İstanbul’a geliyor.

Hep bunlar nedir? Allah Rasûlü ile beraber olmak kıyâmette.

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ أَحَبَّ

“Kişi sevdiği ile beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)

Sidretü’l-Müntehâ’dan sonra, Cebrâil’in geçemediği, oradaki hududu olan yerden sonra Refref’le vukû bulmuştur. Sidre’den sonra âyet-i kerîmede “iki yay miktarı” Cenâb-ı Hak’la beraber bir beraberlik oldu. (Bkz. en-Necm, 9)

Arap kabileleri sulh yaptıkları zaman yaylarını üzerine koyarlardı. O bir, birbirine yakınlık ifadesiydi. Cenâb-ı Hak da âyet-i kerîmede iki yay miktarı yaklaşıldığını bildiriyor. Keyfiyetini bilemiyoruz. Fakat dünyevî intibâ ile Cenâb-ı Hak bildiriyor.

Ve bu, Habîb ve Mahbûb arasında bir münasebetti, ümmete mahrem. Ümmete buradan bir şey gelmiyor. Bir havâdis yok fazla. Bu da Efendimiz’in derecesini gösteriyor. Yalnız Efendimiz’de bu. Cebrâil’de bile yok.

Yine burada en mühim; namaz farz oldu. Bizlere bildirilen bu beş vakit namaz, Cebrâil’siz farz oldu. Her âyet Cebrâil’le inerdi, bu namaz âyetinde, Cebrâil aradan çıktı. Doğrudan doğruya Cenâb-ı Hak namazı bildirdi. Bu da namazda ayrı bir sır bulunduğunu, onun ibadetler içinde müstesnâ bir ehemmiyeti olduğunu bildiriyor. Zira Cenâb-ı Hak; “…Secde et ve yaklaş.” (el-Alak, 19) buyuruyor. “…Secde et ve yaklaş.” (el-Alak, 19) buyuruyor.

Hakîkaten namaz, dînin direği. Onunla kazanılacak kemâlât, hiçbir ibadetle kazanılamaz. Zira mü’minin mîrâcı. Yeter ki bu, kalbi yükseltecek o namazı kılabilmek… Yani mîraclarımızın irtifâ ölçüsüdür namaz. Namaz, şerlere karşı muhafazadır.

Âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak:

“Sana vahyedilen Kitab’ı oku ve namazını kıl. Muhakkak ki namaz, hayasızlıktan, kötülükten alıkoyar…” (el-Ankebût, 45)

Demek ki “Benim namazım nasıl?” Bunu eğer anlamak istersek, namazımızın seviyesini;

–Gözümüz hangi ekranlara bakıyor? Ne manzaraları seyrediyor gözümüz?

–Kulağımız neleri dinliyor?

–Ağzımızdan neler çıkıyor, hayır ve şer?..

Bu bizim namazımızın röntgeni olmuş oluyor. Çünkü Cenâb-ı Hak:

“…Namaz, fahşâdan, münkerden men eder…” (el-Ankebût, 45) buyuruyor.

Tabi bu nasıl olacak? Kalbî merhaleler kateden bir namazla olacak. Kalbî merhaleler ne olacak? Cenâb-ı Hak:

قَدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ

“Mü’minler felah buldu; onlar namazlarını huşû ile kılarlar.” (el-Mü’minûn, 1-2) Kalp ve beden âhengiyle kılarlar.

“يُحَافِظُونَ” buyruluyor. “Namazı muhafaza ederler.” (el-Müʼminûn, 9) Beraber olursun namazda Cenâb-ı Hak’la.

“دَائِمُونَ” (el-Meâric, 23) buyruluyor. Dâimî bir namazı unutmaman. Namazla Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmanın bir şey hâlinde bulunabilmek.

Yani İslâmî ibadetler içinde namazın rütbesi, âhiret nîmetleri içinde zirve teşkil eden ru’yetullâh, yani Cenâb-ı Hakk’ı müşâhede makâmı gibi, aşağı yukarı. Ki namaz, mü’minin mîrâcı olmuş oluyor. Kulların Hakk’a yakın olduğu bir ibadet olmuş oluyor.

Efendimiz’in huşû hâlini Âişe Vâlidemiz naklediyor:

“Namaza durduğu zaman, yüreğinden kazan kaynaması gibi bir ses duyardık. Ezan okunduğu zaman, Allâh’ın huzûruna çıkacağı için etrafındakileri tanımaz hâle gelirdi.” buyuruyor. (Ebû Dâvûd, Salât, 157; Nesâî, Sehv, 18)

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- baldırından bir ok yedi, çıkaramadılar.

“–Namaza durayım.” dedi.

“–Ne yaptınız?”

“–Çıkardık.” dediler.

Hazret-i Ömer’i bir mecûsî hançerledi. Çok kan kaybetti, kaldıramadılar.

“–Namaz, Halîfe!” dediler, kanlar içinde kalktı:

“–Namazsız müslümanlık olmaz.” buyurdu.

Efendimiz’in namazları: Farz namazlar var. Sünnet namazlar var. Nâfile namazlar var. Duhâ var, Evvâbîn var, Teheccüd var, Terâvih var, Hâcet var, Şükür var, Husuf var, Küsûf namazları, Vudû var.

Velhâsıl mü’minin…

قَدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ

(“Mü’minler felâh buldu.” [el-Mü’minûn, 1])

Mü’minin felâha ermesinin başında;

اَلَّذِينَ هُمْ فِى صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَ

“Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler.” (el-Mü’minûn, 2) buyruluyor.

Huşû ne yapar? Kalbin duyuşlarını, tevekkül, teslîmiyetini artırır. Cenâb-ı Hak huşû sahibi bir mü’mine sığınak, barınak, hattâ bir liman olmuş olur. Böyle bir kul, yüce bir kudret sığınmakla ebedî huzur iklimine girmiş olur. Onun için; “huşû” buyruluyor. “دَائِمُونَ” (el-Meâric, 23), “يُحَافِظُونَ” (el-Müʼminûn, 9), ikāme…

Cenâb-ı Hak burada:

“…Secde et ve yaklaş.” (el-Alak, 19) buyuruyor.

Yani bedenin kıblesi Kâbe, kalbin kıblesi Cenâb-ı Hak olacak.

Cenâb-ı Hak da Rasûlullah Efendimiz’in yanındakileri Fetih Sûresi’nin sonunda bildirirken;

“…Onları sen, rükû ederken, secde ederken görürsün…” (el-Fetih, 29) buyuruyor.

Yani mü’minin rukûsu ve secdesi ayrı bir rûhâniyet olacak, bir huzur hâli olacak. Rukû ayrı bir güzellik olacak, secde ayrı bir güzellik olacak.

Bu, namazı sevmek, çok mühim. Cenâb-ı Hakk’a çok ilticâ etmek lâzım ki Cenâb-ı Hak namazı sevdirsin. Beş vakit namazı cemaatle kılalım. Bilhassa yatsı ve sabah namazlarını kılanlar için Efendimiz; “onların mü’min olduklarına şehâdet edin” buyuruyor.

Nasıl namazın fıkhî şartı var, tahâret, abdest vs. Mânevî şartı da kalben beraberlik.

Tabi kendi namazımızın ne olduğunu görmemiz için de… Hiç hatıra gelmeyen şeyler namazda geliyor maalesef. Hepimiz öyle maalesef. Tabi bu da namazımızın durumunu gösteriyor. Nasıl dünyevî işlere bir ehemmiyet veriyoruz; namaza da o şekilde ehemmiyet vermemiz zarûrî.

Namazı huşû ile edâ eden bir toplumda psikiyatrik bir rahatsızlık olmaz. İşte ashâb-ı kirâmdan gelen nakillerde, psikiyatrik bir rahatsızlık, rûhî bir bunalım yok ashâb-ı kirâmda hiçbir zaman. Fakiri var, zengini var, hastası var, yetimi var, dulu var, vs. var, fakat buhranlı bir sahâbî yok. Namaz onlara imdâd ediyordu. İmdâdına yetişiyordu namaz. Namaz, çünkü Cenâb-ı Hak’la beraber olmak.

Zekât verildiği için, oruç da zekâta teşviktir bir noktada. Açsın, açın hâlinden anlıyorsun. Merhamete teşviktir. Yine ashâb-ı kirâmda sosyal bir taşkınlık ve rahatsızlık da yok. Herkes müsterih.

Efendimiz, namazı cemaatsiz kılmaya bir mazeret kabul etmiyor. İbn-i (Ümmi) Mektum vardı, âmâ idi. Efendimiz’in müezzini oldu. Bir gün:

“–Yâ Rasûlâllah! Benim gözlerim âmâ dedi. Yerim uzak dedi. (Gerekçeler bildiriyor.) Yolda haşerat var dedi. Kendimi koruma durumum yok benim dedi. Ben dedi, namazı evde kılsam olur mu?” dedi.

Efendimiz:

“–Sen, hayya ale’s-salâh’ı, hayya ale’l-felâh’ı duyuyor musun?” dedi.

Âmâ:

“–Duyuyorum.” dedi.

“–O zaman dedi, namaza sürünerek de olsa devam et buyurdu, cemaate devam et.” buyurdu. (Bkz. Ebû Dâvûd, Salât, 46/552)

Bu hangi namaz? İşte namaz, böyle bir mü’minin mîrâcı olacak. Namaz, kalbin sanatıdır. Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmanın bir ölçüsünü gösteriyor. Namaz, kulu ilâhî huzura davettir. Edep ile namaza hazırlanmak lâzım.

Onun için âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak:

“Ey Âdemoğulları! Her mescide gidişinizde, (her secde edişinizde) güzel elbiseler giyin…” (el-A‘râf, 31) buyuruyor. Yani ilâhî huzûra duruyoruz. Bir fânînin huzuruna çıktığımız zaman toparlıyoruz kendimizi. Fakat her secde edişte Cenâb-ı Hakk’ın huzûruna çıkıyoruz.

Hattâ büyüklerimizden görürdük biz; o terliği bile çevirirlerdi, düzgün koyarlardı. Eğer seccâdenin bir püskülü yamulmuşsa o püskülü düzeltmeden namaza durmazlardı.

Efendimiz de o kadar namaza hassasiyet gösterirdi ki, kāmetten sonra dönerdi, bakardı saflara. Eğer birinin ayağı biraz gerideyse ilerideyse, onu aynı hizaya getirmeden namaza durmazdı.

Çünkü namaz, ilâhî huzûra çıkış. Öyle bir namaz olacak ki hayâsızlıktan, namaz men edecek. Kötülükten koruyacak, siper-i sâika olacak.

Yine buyruluyor:

“Kıyamet günü hiçbir gölgenin bulunmadığı o dehşetli mekânda Arş’ın gölgesinde kalacak kişilerden biri de kalpleri mescidlerde asılı olanlar.” (Bkz. Buhârî, Ezân, 36) Yani cemaate devam edenler.

Tabi eğer geometrik bir namaz kılana da Cenâb-ı Hak:

فَوَيْلٌ لِلْمُصَلِّينَ

İçinde riya var, vs. var, acele, yalap şalap… Cenâb-ı Hak:

فَوَيْلٌ لِلْمُصَلِّينَ

“Yazıklar olsun o namaz kılanlara!” (el-Mâûn, 4) buyuruyor.

Cenâb-ı Hakk’ın bu şeyine, mülâkâtına ehemmiyet vermek…

Bir de namazı hiç kılmayanın durumunu düşünün!

İbrahim -aleyhisselâm- kendisinin yüksek bir takvâ ile namaz kılmasının, zürriyetinin de namaz kılmasının derdinde. Cenâb-ı Hakk’a ilticâ ediyor:

“Ey Rabbim (diyor) beni ve soyumdan gelecekleri namazı devamlı kılanlardan eyle! Ey Rabbimiz, duamı kabul et…” (İbrahim, 40) diyor.

Müddessir Sûresi’nde, Sekar Cehennemi’ne girenler var. Cennet’e girenler, onlara uzaktan sesleniyorlar:

“–Siz niçin Cehennemliksiniz?” diyorlar.

Onlar da diyor ki:

“–Biz namaz kılanlardan değildik.” diyorlar.

“Kalbim temiz” boş! Cenâb-ı Hak Ankebût Sûresi’nde:

“…İnandık demekle kurtulacaklarını mı zannediyorlar?” (Ankebût, 2) buyuruyor.

“Biz namaz kılanlardan değildik.” diyorlar. İkincisi:

“Merhametsizdik diyor, fukarâyı yedirenlerden değildik.” diyorlar.

Üçüncüsü:

“–Bâtıla dalanlarla beraberdik.” diyorlar.

غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ

(“Gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil.” [el-Fâtiha, 7])

“–Dalanlarla beraberdik.” diyorlar. Onları taklit edenler.

“–Cezâ gününü de yalanlayanlardan olduk.” diyorlar.

“–Ölüm de geldi bize çattı.” diyorlar. (Bkz. el-Müddessir, 40-47)

Ebû Firas vardı. Bu, Efendimiz’e dâimâ su getirirdi geceleri. Efendimiz onunla ihtiyacını görürdü ve abdest alırdı.

Bir gün Efendimiz dedi ki:

“–Ebû Firas! Ben dünyada herkese bedelini verdim dedi. Sen de dünyalık ne istersin dedi. Hep sen bana su taşıdın.” dedi.

“–Yâ Rasûlâllah dedi, Cennet’te Sen’inle beraber olmak istiyorum.” dedi.

“–Ebû Firas dedi, çok zor bir şey istedin benden dedi. Başka şeyler iste dedi, dünyalık bir şey iste dedi. Beni müşkül durumda bırakma dedi. Bana yardım et.” dedi.

Çünkü Efendimiz’in mevkii, peygamberlerin en üstünde. O da beraber olmak istiyor. Başka şey de kabul etmiyor bedel olarak.

“–O zaman dedi, Ebû Firas dedi, çok çok secde ederek bana yardım et.” buyurdu. (Bkz. Müslim, Salât, 226)

Bu da bize namazın ehemmiyetini gösteriyor.

Cenâb-ı Hak Bakara Sûresi’nde, bizim yine bir mes’ûliyetimiz:

“Böylece sizi vasat bir ümmet (hayırhah bir ümmet, istidatlı bir ümmet) kıldık ki, bütün insanlara şahitler olasınız…” (el-Bakara, 143)

Yani Allâh’ın dînini temsil edesiniz. Hâlimizle, kālimizle, yaşayışımızla, ahlâkımızla, edebimizle, hak-hukuk tevziimizle, her şeyde Allâh’ın şahidi olmamız.

“…Rasûl de (sallâllâhu aleyhi ve sellem) sizin üzerinize şahit olsun…” (el-Bakara, 143)

Kıyamet günü zor bir gün. Efendimiz buyurdu ki, -kızı Fâtıma’yı çok severdi, bir ciğerpâresiydi:

“Fâtıma dedi, çok amel-i sâlih işle.” dedi. (Bkz. İbn-i Sa‘d, II, 256; Buhârî, Menâkıb, 13-14; Müslim, Îman, 348-353) Namazlarını huşû ile kıl dedi. Tavsiyelerde bulundu. “Babanın dedi, kıyamet günü peygamber olduğuna güvenme.” buyurdu.

Yani, Fâtıma, sen kendini kurtar dedi, ben de sana o zaman şefaat edeyim buyurdu. Yeter ki sen kendini kurtar dedi. Bol amel-i sâlihlerle kendini kurtar, ben de o zaman seni kurtarayım dedi, sana şehâdet edeyim dedi.

Velhâsıl İslâm, hayatımızın bütün muhtevasında olacak. Yani bir yerde İslâm kalmayacak, her yerde olacak. İbadette, muâmelâtta, muâşerette, sosyal, ictimâî vazifelerde, dünyanın akışında, her şeyde mü’min, bir mes’ûliyetin içinde.

Yine Efendimiz:

“Sidretü’l-Müntehâ’da dört nehir gösterildi buyuruyor. İkisi zâhirî, ikisi bâtınîdir. «Bunlar nedir ey Cibril?» diye sordum.

«Bu iki bâtın nehir, Cennet’in iki nehridir. Zâhirî olanların biri Nil, diğeri de Fırat’tır.»” (Bkz. Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 6; Enbiyâ, 22, 43; Menâkıbu’l-Ensâr, 42; Müslim, Îman, 264; Tirmizî, Tefsîr 94, Deavât 58; Nesâî, Salât, 1; Ahmed, V, 418)

Bunlar; Peygamber Efendimiz’in risâletinin yeryüzünde genişleyeceğini, Nil ve Fırat çizgisindeki bereketli topraklara mü’minlerin yerleşerek buralarda teslis/hristiyanlık ve putperestliğin son bulacağının bir alâmeti olduğu bildirilmektedir.

Yine Efendimiz, oradan bazı şeyler bildiriyor. O, Cehennem’de gördüklerinden bahsediyor. Yine, “Cehennem’de kadınları gördüm” diyor. Onlar diyor; “Cehennem’i dolduranların ekseriyeti kadınlardı.” diyor. (Bkz. Buhârî, Rikāk, 51; Müslim, Zühd, 93)

Demek ki kadınlarda hissiyat, güçlü bir hissiyat veriyor. Bunları eğer hak yolunda kullanırsa bu hissiyâtı, bu duyguları, “Cennet, annelerin ayakları altındadır.” buyruluyor. (Ahmed, III, 429; Nesâî, Cihâd, 6)

Efendimiz:

“Dünyadan üç şey sevdirildi. Bunlardan biri de sâliha hanımdır.” buyuruyor. (Bkz. Nesaî, İşretü’n-Nisâ, 10)

Fakat, eğer hanım, Allâh’ın verdiği bu güzel hissiyâtı kaybederse, yanlış yerlerin vitrini olursa, o zaman da bir felâket olmuş oluyor.

“En çok Cehennem’de kadınları gördüm.” buyuruyor.

Bir de dedikodu maalesef…

Evet, başka neler gördü? Yine diyor:

“Bir topluluk gördüm; dudakları deve dudağı gibi idi diyor. Bazı memurlar onların dudaklarını kesiyordu, ağızlarına ateşten bir taş koyuyordu. Bu taşlar onların makatlarından çıkıyordu.

«–Bunlar kimlerdir Cibril?» dedim.

«–Yetimlerin mallarını haksızlıkla yiyenlerdir.» dedi.” (Taberî, XV, 18-19)

“Sonra bir topluluk daha gördüm; derilerinden sırım kesiliyor, ağızlarına veriliyordu. «Yediğiniz gibi yiyin!» diyorlardı melekler.

Bunların kim olduğunu sordum.

«–Bunlar (dedikodu edenlerdir) fitnecilerdir, insanların etlerini yerler, sövmekle ırz ve namuslarına saldırırlar.»” (Bkz. Ebû Dâvûd, Edeb, 35/4878; Ahmed, III, 224)

“Bir topluluk daha gördüm, bunlar önlerinde en güzel kebaplar olduğu hâlde onları bırakıp ötedeki leşlere saldırıp yemeye çalışıyorlardı.

«–Bunlar kimdir?» dedim.

«–Bunlar helâl kıldığımızı bırakıp harama giden zinâkârlardır.»” (Bkz. Heysemî, I, 67-68)

Nefsinin kölesi olanlar…

“Sonra, karınları evler kadar şişmiş insanlar gördüm. Bunlar Firavun’un âilesinin yolu üzerinde bulunuyorlardı. Firavun âilesi sabah-akşam ateşe atılırken bunların üzerine basarak geçiyorlardı. Bunlar da fırlıyorlardı yukarıya doğru.

«–Bunlar kimdir?» diye sordum;

«–Faiz yiyenlerdir.»” buyruluyor. (İbn-i Mâce, Ticârât, 58/2273)

Âyette de “Allah ve Rasûlü ile harp etmektir.” buyruluyor. (Bkz. el-Bakara, 279) Kim Allah ile harp edecek de gâlip gelecek?!

“Yine birtakım kadınlar gördüm buyuruyor. Onlar, göğüslerinden asılmış, baş aşağı, ayakları yukarıda, başları aşağıda olduğunu gördüm buyuruyor. Bunların kim olduğunu sorduğumda; «Bunlar zinâ eden ve çocuklarını öldüren kadınlardır.» dediler.”

Bunun aynısı câhiliyye devrinde vardı.

وَاِذَا الْمَوْءُدَةُ سُئِلَتْ بِاَىِّ ذَنْبٍ قُتِلَتْ

(“Diri diri toprağa gömülen kıza, hangi günah sebebiyle öldürüldüğü sorulduğunda.” [et-Tekvîr, 8-9])

O kişiye niye öldürüldüğü sorulduğu zaman, o çocuğa…

Kürtaj kasabına gidiyor bugün, orada kendi çocuğunu kendi parçasını, kolunu-bacağını kestire kestire çıkartıyor. Belki ona yarın baston olacaktı, himâye edecekti. O günkü anlık zevki için cinayete giriyor.

Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’a “Sıddîk” lâkabı verildi. Geldiler:

“–Ebû Bekir dediler, bunu da mı kabul edeceksin?”

“–Ben dedi, O’ndan dedi, haberleri getiren O’nu yanına alamaz mı dedi. Siz bu kadar ahmak mısınız?” diyor.

Beyt-i Makdis’i sordular. Kapılarını sordular. Efendimiz tek tek saydı. “Önüme getirildi.” buyuruyor. (Bkz. Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 41; Tefsîr, 17/3; Müslim, Îman, 276)

“–Yolda bir şey gördün mü?”

Gelen kervanı gördü, kervanı anlatıyor. Kervanın şeklini anlatıyor. Sabahleyin geleceğini söylüyor. Yine bunu görüyorlar. Kalp kilitli, mühürlü; bir kısmı “sihirdir” diyorlar. (Bkz. İbn-i Hişâm, II, 10)

Bu gece ne var?

Bu gece mümkünse -namazın farz olduğu bir gece- kaza namazlarımız vardır; dikkat etmediğimiz, dikkatsiz kıldığımız tâdil-i erkânına, namazlar vardır. Belki çocukken filân, daha gençken dikkat etmediğimiz namazlar vardır. Mümkün mertebe kaza namazı kılsak isabet olur.

Fakat kaza namazı yok dersek, Sâmi Efendimiz’in Duâlar ve Zikirler kitabında 12 rekât nâfile kılınmasının müstahsen olduğu bildirilmektedir.

Yine kısaca, bitireyim, son 10 âyet okundu. Bunlar, bütün hak dinlerdeki müşterek Cenâb-ı Hak kâideleri bildiriyor, bütün hak dinlerde.

Birincisi; -çok mühim, hepsi mühim de birbirinden-;

“Rabbin sadece kendisine kulluk etmenizi…” (el-İsrâ, 23)

Yani Cenâb-ı Hakk’ın emirlerinin muhtevasında yaşayacağız. Ondan sonra;

“…Anne-babanıza iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti…” (el-İsrâ, 23)

Yani anne-baba sağken onları bir nîmet bilmek.

“…Onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlanırsa (buyuruyor Cenâb-ı Hak, “üffin” buyuruyor) sakın ha onlara üf deme, onlara güzel muamele et, güzel söz söyle.” (el-İsrâ, 23)

Onlara tabi, vefatından sonra da onlara yine bir vefa göstermek. Tabi bu anne-babanın eğer arzuları Allâh’ın emirlerinin dışına çıkıyorsa, yine saygı gösterilir, fakat itaat olmaz.

Yine ayrı ayrı Efendimiz’in şeyleri var: Babanın önünde yürüme diyor, ondan evvel oturma diyor vs…

Âyet-i kerîmenin devamında yine anne-babaya:

“Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger. De ki: «Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse (nasıl anne-baba onların çilesini çekmişse) şimdi de onlara (öyle) rahmet et.» diyerek dua et.” (el-İsrâ, 24) buyuruyor.

Ne güzel din İslâmiyet!..

Ondan sonra gelen âyet de çok mühim:

“Rabbiniz sizin kalplerinizi çok iyi bilir…” (el-İsrâ, 25)

Ne geçtiğini biliyor.

وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ

(“Biz ona şah damarından daha yakınız.” [Kāf, 16])

Bir sen biliyorsun, bir de Cenâb-ı Hak biliyor.

“Rabbiniz kalplerinizi çok iyi bilir. Eğer siz, istikâmette olursanız şunu bilin ki Allah kötülüklerden yüz çevirip tevbe edenleri son derece bağışlayıcıdır.” (Bkz. el-İsrâ, 25)

Burası da çok mühim. Hepsi birbirinden mühim de;

“Bir de akrabaya (en yakın sana akraba), yoksula, yolcuya hakkını ver…” (el-İsrâ, 26)

Eskiden tabi yolculuk çok zordu çöl yolculukları. Onun için ecdad dâimâ kervansaraylar yaptırdı. Orada gidenler dinlensin, yemek yesin, istirahat etsin, yoluna devam etsin.

“Akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını ver, gereksiz yere de saçıp savurma.” (el-İsrâ, 26)

Allah korusun! Bu da, israf, bir facia.

“Zira böylesine saçıp savuranlar, şeytanların dostlarıdır. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.” (el-İsrâ, 27)

Demek ki burada, maalesef bu, saçıp savurma zamanımızda, herkes kendine göre saçıp savuruyor. Bir markete gidiyor, lüzumsuz birçok şeyi alıp dönüyor, borçlanıyor. Arkadan fâize giriyor.

Fazlası olduğu zaman ne yapacaksın? İnfâk edeceksin. Allah bunu bana niye verdi? Ona vermedi bana verdi? Demek ki o bana zimmetli, diyeceksin.

Merhamet coşacak. Merhamet coşacak ki Allâh’ın merhameti senin üzerinde tecellî edecek. Aksi hâlde isrâfa girdiği zaman o ne oluyor, egoistleşiyor, gösteriş merakı giriyor.

İsraf nedir o zaman, tarif et derlerse; aşağılık duygusunu bastırma hareketi, geometri ile, eşya ile bastırma hareketi, aşağılık duygusunu.

Cenâb-ı Hak; “…Şeytanın arkadaşlarıdır…” (el-İsrâ, 27) buyuruyor.

Demek ki Allah… Yine Cenâb-ı Hak Velfecri Sûresi’nde:

“Allah imtihan olarak mal verir diyor, o da sevinir. Allah beni zengin etti der, diyor.” (Bkz. el-Fecr, 15)

Düşünmez; Allah bu malı bana niye verdi? Ne kadarını benim şahsıma, ne kadarını benim dışımda?.. Ben ne kadarını kullanacağım? Lükse girmeyeceğim, isrâfa girmeyeceğim, gösterişe girmeyeceğim, Allah yolunda infâk edeceğim, Allâh’a yaklaşacağım…

لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتّٰى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ

“Sevdiğiniz şeylerden vermedikçe Allâh’a yaklaşamazsınız.” (Bkz. Âl-i İmrân, 92) buyuruyor. Cenâb-ı Hak verdiği servetle test ediyor kulunu.

Yine onun yanında;

“…Bollukta ve darlıkta verirler…” (Âl-i İmrân, 134)

Darlıktaki de verecek. Darlıktaki yarım hurma verecek; Cenâb-ı Hakk’ın merhamet sıfatından bir hisse alacak.

Maalesef bu zamanımızda ise israf; televizyon, internet programları, bilmem neler; heves, heves, heves… Maalesef bütün yanlışlıklara giriliyor. Kendini beğendirmek için, kendini topluma kabul ettirmek için her türlü mâsıyetin içine giriliyor.

Onun için bir müslüman, en mühimi, müslüman kanaatle zengin olacak. En büyük zenginlik, kanaatle zengin olmak. En kötüsü de şımarmak. Şımarmayı Cenâb-ı Hak men ediyor.

Mekke Fethi oldu. Büyük zafer. Etrafındaki kabileler İslâm’a girdi. Efendimiz’e âyet indi:

اِذَا جَاءَ نَصْرُ اللّٰهِ وَالْفَتْحُ وَرَاَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فِى دِينِ اللّٰهِ اَفْوَاجًا فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ

(“Allâh’ın yardımı ve zaferi gelip de insanların bölük bölük Allâh’ın dînine girmekte olduklarını gördüğün vakit Rabbine hamdederek O’nu tesbih et ve O’ndan mağfiret dile…” [en-Nasr, 1-3])

Rabbini hamd ile tesbih et, bir de istiğfâr et. Bu Allâh’ın lûtfu sana…

Demek ki Cenâb-ı Hak imkânlar verdikçe hem şükredeceğiz, hem de istiğfâr edeceğiz. Lâyık olmadan, Cenâb-ı Hak bize bir lûtufta bulundu…

“Azaltırız” buyuruyor yine âyette, Velfecri’de, “o zaman üzülür” diyor, “bana Allah ehemmiyet vermedi…” (Bkz. el-Fecr, 15)

Belki sana az vermesi seni kurtarıyor. Çok verse, yoldan (çıkacaksın)… En çok, en zor şey, mal-mülkü güzel kullanabilmek. Onun için ağniyâ-i şâkirîn en makbul, zirvede. Şükreden zenginler, çok mütevâzı yaşayanlar, Allâh’ın verdiklerini, Allah yolunda infak edenler.

Diğeri; “fukarâ-yı sâbirîn”. Allâh’ın vermediği için, -belki verse daha kötü olacak- sabredenler.

Diğer âyette geliyor:

“Rabbin (diyor) rızkı dilediğine bol verir (diyor. İmtihan olarak.) dilediğine de daraltır (diyor). Şüphesiz O, kullarından haberdardır…” (el-İsrâ, 30)

Demek ki verdiği zaman; “Ben nasıl Allâh’a güzel bir kul olacağım? Çünkü bu benim için bir testtir, imtihandır…”

Az verdiği zaman da; “Bu benim için hayırdır. Belki çok verse, ben yoldan çıkacaktım…”

Bugün birçok insanlar, zayıfken yolda oluyorlar, verdikten sonra yolunu şaşırıyorlar.

Velhâsıl hayatımızın her safhasında; gaybı bilmiyoruz. Cenâb-ı Hak’tan râzı olabilmek. Cenâb-ı Hak cümlemize nasîb eylesin.

İnşâallah bu Mîrac Gecesi’nin, iki büyük gece Kadir Gecesi’nin, Kadir’den sonra Mîrac geliyor, Cenâb-ı Hak bize onun kıymetini ve Efendimiz’in Cenâb-ı Hakk’ın indindeki değerini idrâk ettirsin. Bu şekilde Efendimiz’i bir nîmet, en büyük nîmet olarak idrâk etmeyi Cenâb-ı Hak bize nasîb eylesin ki Sünnet-i Seniyye istikâmetinde gidelim, ancak o sayede kıyâmet günü beraber olalım.

“Benim ümmetimin başı da hayırdır, sonu da hayırdır, bilinmez.” buyuruyor. (Bkz. Tirmizî, Edeb, 81)

Ben onlara “kardeşlerim” diyor Efendimiz.

“–Biz değil miyiz?” diyor ashâb-ı kirâm.

“–Yok diyor, ben onları Havz kenarında bekleyeceğim.” diyor. (Bkz. Müslim, Hac, 147; Ebû Dâvûd, Menâsik, 56)

Nasıl onları tanıdığını bildiriyor. Arkadan;

“Fakat diyor, bir grup gelecek:

«–Yâ Rasûlâllah! Bunlar Sen’in sünnetini tanımadı, Sen’in sünnetine uymadı diyecekler.

«–Siz o zaman geriye!» diyecek onlara.” Sünnetiyle yaşamayan, sünnetiyle ihticâc etmeyenlere, onlar geriye çevrilecek buyruluyor hadîs-i şerîfte. (Bkz. Müslim, Tahâret, 39; Fedâil, 26; Nesâî, Tahâret, 110/150; İbn-i Mâce, Zühd, 36; Muvatta’, Tahâret, 28; Ahmed, II, 300, 408)

Onun için Cenâb-ı Hak -inşâallah- farzlarla, vaciplerle, sünnetlerle, o istikâmette bir ömür nasîb eder -inşâallah-.

Cenâb-ı Hak cümlemizi:

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ أَحَبَّ

(“Kişi sevdiği ile beraberdir.” [Buhârî, Edeb, 96])

Rasûlullâh’ı çok çok sevebilmeyi, namazı çok çok sevebilmeyi, kıyamet günü, o zor günde, o çetin günde, “عَبُوسًا قَمْطَرِيرًا”, o Cenâb-ı Hak; “o sert ve musibetli gün” buyuruyor, (Bkz. el-İnsân, 10) o günde, Rasûlullah Efendimiz’le beraber olmayı Cenâb-ı Hak cümlemize nasîb eylesin.

Duâmızın kabûlü niyâzıyla, Lillâhi Teâle’l-Fâtiha!..

2018 MİRAÇ KANDİLİ SOHBETİ

  • Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz

Muhterem Kardeşlerimiz!

Cenâb-ı Hakk’a sonsuz şükürler olsun, bizi meccânen, bir bedel ödemeden en büyük Peygamber’e ümmet kıldı. Ve O Peygamber, “رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ” (Âlemlere Rahmet).

Her peygamber bir kavme gelmiştir. Yalnız Resûlullah Efendimiz “رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ” (Âlemlere Rahmet). Bütün, kıyâmete kadar gelen bütün mahlûkâta rahmet olarak Cenâb-ı Hak gönderdi.

Cenâb-ı Hakk’ın Habîbi. Salât ettiği Mahbûbu. Ömrüne yemin ettiği dostu ve en kıymetlisi.

Cenâb-ı Hak hiçbir peygamber üzerine, kıyâmet günü, onun hayatı üzerine yemin etmiyor. Yalnız Resûlullah Efendimiz’in hayatı üzerine “لَعَمْرُكَ” buyuruyor, “O’nun hayatı üzerine yemin olsun…” buyuruyor. (el-Hicr, 72)

Yine Cenâb-ı Hak bize çok âyette Peygamber Efendimiz’i tanıtıyor. Bir âyet, Ahzâb Sûresi’nde:

“Ey Peygamber! Biz Sen’i hakîkaten bir şâhit (dînin temsilcisi), bir müjdeleyici (hidâyete getirici bir Cennet müjdeleyicisi), bir uyarıcı (bir îkazcı) olarak gönderdik.” (el-Ahzâb, 45) buyuruyor.

Yani hayatımız, Resûlullah Efendimiz’in hayatıyla mîzân edilecek.

“Allâh’ın (inâyetiyle) izniyle bir davetçi ve nur saçan bir kandil olarak (gönderdik). Allah’tan büyük bir lûtfa ereceklerini mü’minlere de müjdele!” (el-Ahzâb, 46-47)

Yani böyle büyük bir Peygamber’e… O’na itaat, Kur’ân-ı Kerîm’de 33 yerde geçiyor. Allâh’a itaat, Allah Resûlü’ne itaat…

مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللّٰهَ

(“Kim Resûlüʼne itaat ederse Allâhʼa itaat etmiş olur.” [en-Nisâ, 80])

“Onları müjdele…” (el-Ahzâb, 47) buyruluyor.

Yine Cenâb-ı Hak:

“Allah ve melekleri Peygamber’e çokça salât ederler, ey mü’minler siz de O’na salevat getirin ve tam bir teslîmiyetle selâm verin.” (el-Ahzâb, 56) buyruluyor.

Yani Allah salât ediyor, O’nu “رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ” (Âlemlere Rahmet) gönderdi.

Melekler duâ ediyor. Biz de O’na salevat getiren, yani O’nun izinde istikâmetlenelim.

“Tam bir teslimiyetle selâm verin.” O şekilde bir saâdet bulalım.

Cenâb-ı Hak en çok “Rahman ve Rahîm” merhamet ve rahmeti sonsuz.

Resûlullah Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- “raûf ve rahîm” çok merhametli, çok şefkatli. Cenâb-ı Hak O’nun rahmet ve şefkatini bildiriyor Tevbe Sûresi’nde:

“Andolsun size (kendilerinden) içinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntıya uğramanız O’na çok ağır gelir. (Bir annenin, babanın şefkatinden çok daha öteye.) Size çok düşkün, mü’minlere karşı çok şefkatli ve merhametlidir.” (et-Tevbe, 128)

Yine Efendimiz buyuruyor:

“Ben İsrâfil Sûr’unu üfürünceye kadar «ümmetî, ümmetî» diyeceğim.” buyuruyor. (Bkz. Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, XIV, 414)

Hulûlüyle müşerref olacağımız Miraç Kandili de Efendimiz’in sonsuz bir yolculuğu… Yine Ramazân-ı Şerîf’te Kadir Gecesi var, o da bin aydan daha hayırlı…

Yani Cenâb-ı Hak ne kadar bir merhametli, ne kadar… Efendimiz’i ne kadar çok seviyor ki, Efendimiz’in ümmetine bir gecenin fazîleti, bin aydan daha fazla bir fazîlet Cenâb-ı Hak veriyor.

Yani burada Efendimiz’i ne kadar seviyor!.. Efendimiz sebebiyle ümmet-i Muhammed’e merhameti ne kadar!..

Bu iki gece var; biri Miraç gecesi, bir de Kadir gecesi. Bu diğer peygamberlerde yok. Yalnız Efendimiz’de var, ümmet-i Muhammed’de var. Bunlar, Mîrac Kandili ve Kadir Gecesi, ilâhî ayrı bir lûtuf geceleri olmuş oluyor.

Bu, Miraç Kandili; Rabbimiz Efendimiz’e yaptığı bu özel daveti Kur’ân-ı Kerîm’de zikretmekte ve kendi katında Allah Resûlü’nün nasıl yüce bir kıymet ve değere sahip olduğunu bizlere bildirmiş olmaktadır.

Âyet; “سُبْحَانَ الَّذِى اَسْرٰى ” diye başlıyor, İsrâ Sûresi’nin birinci âyeti.

“Bir gece kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Haram’dan çevresini mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allâh noksan sıfatlardan münezzehtir. O gerçekten işitendir, görendir.” (el-İsrâ, 1)

Hangi hâdiseden sonra Miraç meydana geldi?

Mekke’de müslümanlar çok ağır zulme dûçâr oldu. Akâid güçlendi, îman güçlendi. Yedinci yılından itibaren peygamber âilesi ve müslümanlara karşı müşriklerce boykot ilân edildi. 3 sene sürdü. Açlığa mahkûm ettiler. Giriş-çıkış yasaklandı. Çocukların avaz sesleri açlıktan, diğer mahallelerden geliyordu. Müslümanlara insafsızca alay, hakaret ve zulmediliyordu. Îmanlar ağır bir imtihandan geçiriliyordu. Sabırlar zorlanıyordu. Müslümanlar mukâvemet gösteriyordu. Îmandan bir taviz verilmiyordu. Akâid bu şekilde, îman bir güç kazanıyordu.

Müşrikleri bu zulme iten tek sebep; “عَنِ النَّبَاِ الْعَظِيمِ” (“Büyük haberden.” [en-Nebe, 2]) Bir âhiret haberinin gelmesiydi.

O zamana kadar müşrikler rahattı. Âhiret haberi gelince; “ya varsa?” diye aralarında bir korku başladı.

Bir de, diğer bir, sınıf farkı vardı. Bir üst sınıf vardı. Öbür taraf, ezilen sınıfı, köleler, fakirler, garipler ve yetimlerdi.

Hattâ ekâbir îtiraz etti. Başta Ebû Süfyan’ın karısı Hind;

“Böyle din mi olur dedi, ben bir köleyle bir mi olacağım, bu köle talihine küssün!..” diyordu.

Bu şekilde İslâm’ın zuhûrunu, İslâm’ın yayılmasını istemiyorlardı.

Sonra Hatice Vâlidemiz vefat etti, bu hâdiselerden sonra. Efendimiz’in en büyük destekçisiydi, dostuydu, hayat arkadaşıydı, dert ortağıydı. O seneye vefat ettiği, “hüzün senesi” dendi. Yalnız bu 23 senelik nebevî hayatta, Hatice Vâlidemiz’in vefat ettiği seneye “hüzün senesi” denildi.

Efendimiz çok çilelerden geçti. Yedi yavrusundan altısını hayatında kaybetti, hüzün senesi denmedi. Demek ki bir Hatice Vâlidemiz ne kadar bir fazîletli bir hanımmış ki, Resûlullah Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kalbinde öyle bir yer etti ki, o seneye “hüzün senesi” dendi.

Efendimiz Tâif’te taşlandı. Taş kalpli insanlar tarafından taşlandı. Tâif dönüşünde de O taşlandı, Tâif dönüşünde de, Cenâb-ı Hakk’a ilticâ etti; “Yâ Rabbi Sen’den râzıyım dedi. Ben bu çilelerden râzıyım.” dedi.

“Allâh’ım dedi, kuvvetimin zaafa uğradığını, çaresizliğimi, halk nazarında hor ve hakir görülmemi Sana arz ediyorum ey merhametlilerin en merhametlisi! Eğer bana karşı gazaplı değilsen, çektiğim mihnet ve belâlara aldırmam İlâhî! Sen kavmime hidâyet ver. (Beni taşlayanlara hidâyet ver.) Onlar bilmiyorlar. İlâhî! Sen râzı oluncaya kadar işte affımı diliyorum.” (İbn-i Hişâm, II, 29-30; Heysemî, VI, 35)

Demek böyle çileler… Fakat Efendimiz ağır bir imtihan ile “رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً” (“…Sen O’ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak. [el-Fecr, 28]) Cenâb-ı Hak’tan râzı.

“En çok çile çemberinden geçen peygamber benim.” buyuruyor. (Bkz. Tirmizî, Kıyâmet, 34/2472)

Hendek Gazvesi’nde Abdullah bin Muğaffel diye; bir kişi geldi ashâb-ı kiramdan;

“‒Ey Allâh’ın Resûlü! Ben dedi, Sen’i çok seviyorum.” dedi.

Resûlullah Efendimiz:

“‒Ne söylediğine dikkat et.” dedi. O:

“‒Vallâhi ben Sen’i çok seviyorum.” Üç kere tekrarladı. Efendimiz buyurdu ki:

“‒Eğer beni seviyorsan fakirlik için kendine bir zırh hazırla! (Yani başına iptilâlar gelir.) Çünkü beni sevene fakirlik, hedefine koşan selden daha süratli gelir.” buyurdu. (Bkz. Tirmizî, Zühd, 36)

Demek ki burada müslümanlara bir şey… Demek ki Efendimiz’e ne kadar yakınlık, ne kadar sevgi oluyorsa, başımıza gelen, olan hâdiselere -Efendimiz’in seviyesiyle test edeceğiz- “üf, of” demeyeceğiz, “niçin” demeyeceğiz.

Mevlânâ da diyor ki bu hususta:

“Senin iç dünyan bir misafirhâne gibidir. Sevinçler de kederler de gelip geçicidir. Ne sevinçlere aldan, ne de gamları dert edin kendine. Gamlar sürûruna mânî olursa üzülme! Çünkü gamlar, sabredersen senin için sevinç ve neşe hazırlamaktadır.”

Demek ki, burada şunu görüyoruz ki, cefâlardan sonra safâlar geliyor. Iztıraplardan sonra saâdet geliyor. Cenâb-ı Hak:

فَاِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا

(“Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.” [el-İnşirah, 5-6]) buyuruyor.

Her zorluktan sonra bir ferahlık geliyor. Dünya hayatı da bu!.. Devamlı med-cezirler var, iniş-çıkışlar var. İlâhî bir imtihanın içindeyiz.

Miraç da bize gösteriyor ki o Mekke devrinin bütün sıkıntılarından sonra Efendimiz’e büyük bir mükâfat geldi. Hiçbir peygamberin ulaşamadığı bir mükâfat geldi. Buna baktığımız zaman mâzîsine, Efendimiz’den, hayatından; taşlandı, aç kaldı, üzerine deve işkembesi atıldı, hiçbir zaman en ufak bir şikâyet yoktu. Dâimâ; “Yâ Rabbi Sen’den râzıyım!..”

Demek ki buradan en mühim alacağımız derslerin başında, hayatımızda “üf, of” demeyeceğiz. Gelen hâdiselere îtiraz etmeyeceğiz. Bu bizim için -inşâallah- âhiret mükâfatıdır diyeceğiz. Veyahut da günahlarımızın dökülmesine bir sebeptir, o şekilde müzâkere edeceğiz.

Efendimiz’de ne vardı? Dâimâ hamd vardı.

Hamd nedir? İlâhî azameti tefekkür etmek.

Efendimiz’de ne vardı? Şükür vardı.

Şükür nedir? Allâh’ın nîmetlerinin idrâki içinde olmak. En büyük şükür, İslâm olmak, müslüman olmak. Verdiği nîmetleri tefekkür etmek.

Ne vardı Efendimiz’de? Zikir vardı.

Zikir nedir? Nankörlüğe karşı bir siper-i sâika. Dâimâ, her hâlde, “اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى كُلِّ حَال” (Her hâlükârda Allâh’a hamd olsun!) Her hâlde Cenâb-ı Hakk’a şükür hâlinde olabilmek.

“رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً” (“…Sen O’ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak. [el-Fecr, 28]) Kul, Allah’tan râzı olacak, Cenâb-ı Hak da o râzılığın mukâbilinde kuldan râzı olacak:

(Sâlih) kullarıma katıl ve Cennet’ime gir.” (el-Fecr, 29-30) buyuruyor.

En büyük lûtuf Efendimiz’e; Miraç…

Müslümanların da bir ibret alması, ders alması bu Miraç’dan.

Miraç, hicretten, Medîne’ye hicretten bir buçuk yıl evvel vukû bulmuştur. Dâimâ meşakkatler ve ıztırapların sonunda ilâhî lûtuflar gelmektedir.

Miraç -toparlarsak- çile, elem ve ıztırap yüklü bir Tâif seferinden sonra lûtfedilmesi, meşakkatlerin ardında bir sevincin bulunduğu müjdesini vermektedir. İşte hayatımız da öyle…

Cenâb-ı Hak buyuruyor:

فَاِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا

(“Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.” [el-İnşirah, 5-6])

Hicret, büyük bir zorluktu. Nihâyetinde Cenâb-ı Hak muhâcirlere ebedî bir şeref bahşetti. Bizlere de “…Onlara tâbî olan ihsan sahipleri…” (et-Tevbe, 100) Mekkelilere, Medînelilere, onların, hayatımızı onların hayatıyla telif etmemiz. Bizim de onlar gibi olmamızı Cenâb-ı Hak arzu ediyor. “…Onlara tâbî olan ihsan sahipleri…” (et-Tevbe, 100) buyuruyor.

Yani hayat, düz bir çizgi hâlinde devam etmiyor. Zaman zaman inişler-çıkışlar oluyor. Esas olan, kalbî, bu inişler-çıkışlar karşısında muvâzeneyi bozmamak. Çıkışlar karşısında taşmamak, şımarmamak. İnişler karşısında yüksünmemek.

Miraç’ın esas gerekçesi nedir? Esas gerekçesi, Cenâb-ı Hakk’ın Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e bazı kudret âyetlerini göstermesidir.

  • Miraç Gecesi

İsrâ Sûresi’nin 1. âyet-i kerimesinde dikkat edilecek noktalar var.

Birinci nokta “isrâ” yani bir gece yürüyüşü. Çok büyük bir hâdise olduğu için âyet, tenzihle başlıyor. “سُبْحَانَ الَّذِي” olarak başlıyor. Cenâb-ı Hakk’ı noksan sıfatlardan bir tenzih etmekle. Her türlü mükemmel, sonsuz sıfatlarla muttasıf olduğunu ve idrak ötesi olduğunu. Yine sonsuz kudretin bir ifadesi; hiçbir beşere nasip olmayan bir nîmet Miraç.

Kur’ân-ı Kerîm’de “sübhân” kelimesinden sonra gelen âyetler, büyük bir hâdisenin vukuunu bildirir. İşte burada da büyük bir hâdise bu Miraç. İdrak ötesi bir hâdise.

İkincisi:

Miraç’da; Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu yolculuğa çıkmadan evvel “şakk-ı sadr” oldu. Yani iç âlem yarıldı, biz keyfiyetini bilemiyoruz, nasıl bir operasyon, maddî-mânevî, o taraf bizim idrakimizin dışında. Efendimiz:

“Kâbe’nin Hicr mevkiindeyken, göğsüm yarıldı, ilim ve hikmetle dolduruldu.” buyuruyor. (Bkz. Buhârî, Bed’ü’l-Halk 6, Enbiyâ 22-43; Müslim, Îman 264)

Çünkü orada sonsuz bir ilme nâil olacak Efendimiz. Bu da gösteriyor ki mânevî yükselişler, kalbî sâfiyetle mümkündür. Kalp mücellâ bir ayna gibi, parlak bir ayna gibi olacak. Böyle bir kalp içinde nûr-i ilâhîden başka bir şeye yer olmayacak.

Kalp, nefsânî arzulardan ve kesâfetten kurtulacak, esrâr-ı ilâhiyye tecellîleri gönlü sarmaya başlayacak. Ve kalb-i selîm olacak.

اِلَّا مَنْ اَتَى اللّٰهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ

(“Ancak Allâhʼa kalb-i selîm (temiz bir kalp) ile gelenler (o günde fayda bulur).” [eş-Şuarâ, 89])

Kalb-i münîb olacak.

Nefs-i mutmainne olacak.

Gönüllerin, âlemin sır ve esrârını kavrayabilmesi için kalbin bir muâmeleden, yani tezkiye ve tasfiyeden geçmesi zarûrî. Onun için peygamberlerin ikinci vazifesi, “وَيُزَكِّيهِمْ” ümmetleri tezkiye etmesi. Gönül âlemlerini temizleyip berraklaştırması ki, o gönül âlemlerinde ilâhî tecellîler olacak.

Üçüncüsü, bir “esrâ” bir gece yürüyüşü. Ekseriyetle müsbet ve menfî büyük vukuatlar gece olur. Geceler hem mâsiyetlere/günahlara, diğer taraftan da Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmaya vesîledir.

Cenâb-ı Hak gecelerde kulunu namaz, tâat ve tefekküre davet etmektedir. Yine geceler bir derstir. Bir ölüm tatbikâtıdır. Uykuya dalıyorsun, bir ölüm tatbikâtına giriyorsun. Ba’sü ba’del-mevt / ölümden sonra diriliş; sabahleyin kalkıyorsun, seherde kalkıyorsun.

Cenâb-ı Hak, bu seherler nasıl bir seher olacak:

وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالأَسْحَار

(“…Seherlerde istiğfar ederler.” (Âl-i İmrân, 17])

Seherlerde Cenâb-ı Hak affedecek. Cenâb-ı Hak davet ediyor. İstiğfâra davet ediyor. Kul için bir kurtuluş olacak. Fakat kul borçları, kul hakları, bunlar hâriç! Ödenecek bunlar, yahut kıyâmete kalacak.

Yine bilenler kimler?

Yine bir gece geliyor hemen ilk birinci maddede;

سَاجِدًا وَقَائِمًا

(“…(Geceleyin) secde ederek ve kıyamda durarak…” [ez-Zümer, 9]) buyruluyor. Geceleri tâat hâlinde bulunanlar.

Yani ilâhî rahmetin üzerinde tecellî ettiği sâlih kullardan olmak, bu seherlerde. Çünkü gündüze o şekilde gireceksin ki gündüz kendini koruyabilesin Allah’tan uzaklaştıran her şeyden.

Diğer, Furkan Sûresi’nde;

سُجَّدًا وَقِيَامًا

(“…Secde ederek ve kıyamda durarak…” [el-Furkân, 64]) buyruluyor. İlâhî rahmetin üzerinde tecellî ettiği sâlih bir kul olacaksın.

Cenâb-ı Hak kulunu müstesnâ bir şekilde yürüterek ona Allâh’ın sonsuz kudret ve saltanatını gözler önüne sermektedir.

Miraç, an içinde sonsuz mesafeler. Resûlullah Efendimiz âlem-i şuhûdun dışına çıkarıldı. Yani beşerin tahammül sınırlarının ötesine geçirildi. Yani düşünebileceğimiz, hayalimize gelen, muhayyilenin daha ötesine geçirildi.

Burada, yürüten Cenâb-ı Hak. عَبْدُهُ / kulunu yürüten Cenâb-ı Hak. Demek ki fâil-i mutlak, Cenâb-ı Hak. Güç dâimâ O’na ait. “Ben” yok, “ben” yasak onun için.

Burada hiçbir muvaffakıyette kul “ben” demeyecek. Kulu yürüten Cenâb-ı Hak. Dâimâ; “Sen yâ Rabbi!” diyecek. “Sen’in lûtfun, Sen’in ihsânındır.” diyecek.

Kendimizde bir varlık hissetmeyeceğiz. Tasavvufta ilk basamak budur:

Aziz Mahmud Hüdâyî. Makam, mevkiin verdiği enâniyetten kurtulmak için ciğer sattırıldı.

Yunus Emre’ye, eşikte, başı eşiğe koyduruldu.

Abdülkadir Geylânî Hazretleri Bağdat harabelerine çekildi.

İmam Gazâlî, hâkezâ.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri, tuvaletler, helâlar temizletildi, ki ilimde zirveyken.

Velhâsıl bir mü’min de, yürüten Allah, ihsân eden Allah, fâil-i mutlak Allah -celle celâlühû-, kul dâimâ; “Sen yâ Rabbi, Sen yâ Rabbi…” diyecek.

Efendimiz Mekke Fethi’ne girerken, şükran secdesi hâlindeydi.

لَا عَيْشَ إِلّٰا عَيْشُ الْآخِرَةِ

“…Esas hayat, âhiret hayatıdır.” (Buhârî, Rikāk, 1) diyordu ki, bu zaferden etrafındakilerde bir benlik, bir enâniyet, bir şımarma, bir taşma gelmesin.

Onun için levhalar, tekkelerde, dergâhlarda bir levha vardı. Orada bir “hiç” yazardı. O ilk tâlimattı tekkeye girerken, bir hiç olduğunu, bütün lûtfun Cenâb-ı Hak’tan geldiğinin idrâki içinde olacaksın. Ve “ben” demeyeceksin. “Abd-i âciz” diyeceksin kendine. “Allâh’ın âciz bir kuluyum!” diyeceksin.

Fatih Sultan Mehmed Han İstanbul’u fethetti. Ayasofya’nın bedelini verdi. Ayasofya’ya vakıf tâlimatnâmesini yazdırdı. Altına; “es-Sultân ibni’s-sultân Muhammed Hân, Ebu’l-Feth” diye yazmadı. “Abd-i âciz” diye yazdı. Hepsi Cenâb-ı Hakk’ın lûtfu…

En büyük tehlike, “ben” enâniyet. Kökü Cehennem’de olan bir hâdise.

Bir Hak dostu buyuruyor:

“Sen çıkınca aradan, kalır seni Yaratan.”

Yani nefsânî arzularını bertaraf edersen, bertaraf ettiğin kadar, Cenâb-ı Hak’la beraberliği temin edersin. “Sen çıkınca aradan, kalır seni Yaratan.”

Beşincisi:

Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya götürülmesi, tarih boyunca çok peygamberlerin gönderildiği, bu iki dînî merkez arasındaki sağlam bağı daha da kuvvetli bir şekilde göstermektedir. Ayrıca bu hâdise, İslâm’ın bütün semâvî dinleri şümûlüne alan Hak katında tek dîn olduğunu da ifade etmektedir.

Efendimiz Mescid-i Aksâ’da bütün enbiyaya/peygamberlere imamlık etti. Mekke-i Mükerreme, Âdem -aleyhisselâm-’dan Peygamber Efendimiz’e kalan tevhid merkezi. Kudüs ise, Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’dan Hazret-i Îsâ’ya kadar tevhid merkezi. Demek ki bu iki tevhid merkezi arasında bir yürüyüş olmuş oluyor.

Diğer bir hususiyet Miraç’ta: Zaman ve mekân ortadan kaldırılıyor, iyice asgarîye düşürülüyor. Yok kadar bir zamanda sonsuz mesafeler, sonsuz manzaralar, oradan bir geriye dönüş olmuş oluyor.

Zerreden küreye kâinat, ilâhî bir vitrin. Resûlullah Efendimiz’e, ilâhî vitrinler, ilâhî azamet tecellîleri sergileniyor. Cennet gösteriliyor ve Cehennem gösteriliyor.

Rûhu’l-Beyân tefsirinde; Efendimiz Cennet’i görüyor. Arkadan Cehennem’i görecek. Rûhu’l-Beyân’daki bir rivâyette, Cehennem meleği Mâlik diyor ki:

“–Yâ Resûlâllah! Cehennem’e bakma diyor. Bakma diyor, dayanamazsın diyor Cehennem’e diyor, görmekle.” diyor.

Efendimiz ısrar edince, bir zerre kadar bir delik açılıyor. Oradan Efendimiz’e Cehennem gösteriliyor.

Tabi ileride -inşâallah- onu, neler gösteriliyor, vakit kalırsa onları hadîs-i şerîfte, anlatmaya gayret edeceğim -inşâallah-.

Bir mükâleme oldu orada Cenâb-ı Hak’la Resûlullah Efendimiz arasında.

“–Konuş Ben’imle ey Resûlüm!” ifadesinden sonra, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

اَلتَّحِيَّاتُ لِلّٰهِ وَالصَّلَوَاتُ وَالطَّيِّبَاتُ

buyurdu Cenâb-ı Hakk’a. Yani;

“Her türlü tâzim, ihtiram, hamd, senâ, salevat gibi kavlî ve bunlarla beraber, namaz, oruç, zekât gibi mâlî ibadetlerin hepsi, yâ Rabbi Sana âittir.” dedi.

Cenâb-ı Hak da Resûlullah Efendimiz’e:

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

buyurdu. Yani;

“Ey Nebî! Dünya ve âhirette selâm ve Allâh’ın rahmeti, bereketi Sen’in üzerine olsun!”

Yani Efendimiz’e bir iltifat etti Cenâb-ı Hak. Onun üzerine Efendimiz de:

اَلسَّلاَمُ عَلَيْنَا وَعَلَى عِبَادِ اللّٰهِ الصَّالِحِينَ

“Selâm üzerimize ve sâlih kullar üzerine olsun.”

Demek ki her et-Tahiyyât okuyuşta, sâlih kullar üzerine duâ ediyoruz. Demek ki sâlih bir kul olmak, tabi kolay değil, nefsî problemleri hâlletme. Fakat sâlih kullar olmaya erişenler için de her Tahiyyat’ta onlara bir ecir gidiyor, bir duâ gidiyor.

Bu da Efendimiz’in engin bir şefkat ve merhametinin muktezâsı. Hemen Efendimiz sâlih kullarını katıyor duâsına.

Cebrâil de:

أَشْهَدُ أَنْ لَا اِلٰهَ اِلاَّ اللّٰهَ وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ

diyor. Bu şekilde bir et-Tahiyyat tamamlanmış oluyor.

Namaz kılarken birisine selâm versen, namazın bozulur. Fakat biz Tahiyyat’ta Efendimiz’e selâm veriyoruz. Demek ki bu da gösteriyor ki Efendimiz’in Cenâb-ı Hak katındaki mevkî ve makâmını gösteriyor. Yani Cenâb-ı Hak bize dâimâ Efendimiz’i hatırlatıyor.

Mâlum, “Âmene’r-Resûlü” var. Bu da Miraç’ta indirildi, Bakara’nın son iki âyeti. Burada mânâ olarak da:

“Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene îmân etti. Mü’minler de (îmân ettiler). Her biri Allâh’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine îmân ettiler. Allâh’ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayrım yapmayız (peygamberlik bakımından). «سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا» işittik ve itaat ettik derler. Ey Rabbimiz! Affına sığındık, dönüş Sanadır dediler.” (el-Bakara, 285)

Birinci kısmı, âyetin. Demek ki burada mü’minden ne isteniyor:

“سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا” Allâh’ın her emrine “işittik, itaat ettik” hemen tatbikat.

Ondan sonra, ikinci fasıl:

Orada da 286. âyet, bir duâ faslı. Allah, -duâ faslı gelecek arkadan-:

“Allah her şahsı ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar…” (el-Bakara, 286)

مَا لَا طَاقَةَ لَنَا بِهِ (Tâkat getirilemeyen iş.) Cenâb-ı Hak tâkat üstünü istemiyor, fakat tâkati istiyor. Cenâb-ı Hak… Zekâtın şeyini biliyoruz, miktarını; kırkta birdir diyoruz. Fakat Cenâb-ı Hak sana ne kadar istîdat verdi, ne kadar tâkat verdi, onu istiyor Cenâb-ı Hak. Meselâ 25 kilo kaldıracak bir tâkat vermişse, 20 kilo kaldırmışsan o 5 kilodan mes’ûlsün.

İşte sahâbî o tâkati ödemek için Çin’e gitti, Semerkand’a gitti, Kayrevan’a gitti, Afrika’ya girdi. Dünya’nın gidebildiği her yerine gitti sahâbî. Niye gitti? O; “مَا لَا طَاقَةَ لَنَا بِهِ (Tâkat getirilemeyen iş.)” Tâkat fazlasını istemiyor ama, tâkati istiyor Cenâb-ı Hak.

Medîne’nin hurmalıklarında oturmadı, bu tâkatin bedelini ödemek için. Bizler de aynı durumdayız.

Yine duâ faslı geliyor, yine merhamet:

“…Rabbimiz, unutursak veya hatâya düşersek bizi sorumlu tutma!..” (el-Bakara, 286) Bir ilticâ bildiriyor.

“…Ey Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi bizlere de ağır yük yükleme! Ey Rabbimiz, bize gücümüzün yetmediği işleri de yükleme! Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim Mevlâmızsın, kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!” (el-Bakara, 286) buyruluyor.

Cenâb-ı Hak yine âyette:

“…Allah sizin için kolaylık diler, fakat zorluk dilemez…” (el-Bakara, 185) buyuruyor. Allah cümlemizin yardımcısı olsun.

Yani Cenâb-ı Hak ne kadar merhametli ümmet-i Muhammed’e; eğer unutursak, hatâ yaparsak, bizi cezalandırmıyor, bir af kapısını açıyor.

Yine; “Rabbimiz bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme.” Demek ki bizim şeriatimiz, en hafif bir şeriat…

Yine “Rabbimiz, kaldıramayacağımız şeylerden bize yük yükleme!” Yani güç yetiremeyeceğimiz şeylere de karşı Cenâb-ı Hakk’a bir ilticâ hâlindeyiz.

Dördüncüsü:

“Günahlarımızı affet, bizi bağışla, bize merhamet et! Sen bizim sahibimiz ve yardımcımızsın. Kâfirler grubuna karşı bize yardım et!” duâsı.

Efendimiz buyuruyor ki; -iki âyet Miraç’ta indi-:

“Bakara Sûresi’nin sonunda iki âyet vardır ki (Âmene’r-Resûlü yani) bir gecede onu okuyana, onlar yeter. Bir gecede onu okuyana o âyetler yeter. Onu her türlü kötülüklerden korur.” (Bkz. Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân 10; Müslim, Müsâfirîn, 255)

Çok zaman, yatsı namazı bitiminde/hitâmında “Âmene’r-Resûlü” okunur. Eğer okunamazsa, yatarken, muhakkak bir “Âmene’r-Resûlü” okursak, Resûlullah Efendimiz’in bu tavsiyesine uymuş oluruz.

En nihâyet Efendimiz biz Burak vâsıtasıyla, sonsuz bir yolculuk, orada Mescid-i Aksâ’da bütün peygamberlere bir namaz kıldırdı. Birinci fasıl, bu yok kadar bir zamanda geçti.

Ondan sonra bir Miraç var. Her merhalede peygamberlerle görüştü ve bu Sidre-i Müntehâ’ya Cebrâil’le beraber yolculuk ettiler.

Cebrâil dedi ki:

“–Yâ Resûlâllah! Sen devam et dedi. Bundan sonra Sen yalnız gideceksin.” dedi.

“–Niçin Cibril?” dedi.

“–Bana dedi, buraya kadar izin verildi, bundan sonra gidersem ben yanarım.” dedi. (Râzî, XXVIII, 251)

Efendimiz’in ondan sonra Refref’le bir yolculuğu başladı.

Refref hususunda çeşitli görüşler var. Bir çeşit örtüye bürünerek bu Refref üzerinde Efendimiz devam etti.

“Cennetü’l-Me’vâ da onun yanındadır.” (en-Necm, 15) buyruluyor. Yani müttakîlerin ve şühedânın varacağı Cennet, o gösterildi.

Yine âyette:

Sidreyi kaplayan kaplamıştı. (Gördüğü hârikulâde şeyler karşısında) gözü kaymadı ve sınırı aşmadı. Andolsun Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü (ancak).” (en-Necm, 16-18)

Mûsâ -aleyhisselâm- da küçük bir şey gördü, zerre kadar; düştü bayıldı. Kalktı; “Yâ Rabbi! Beni affet!” dedi.

Efendimiz, beşer idrâkinin üzerinde bazı hârikulâde şeylerle karşılaştı.

Bir rivâyette, Resûlullah Efendimiz o gece Cenâb-ı Hakk’ın nûrunu gördü. Allâh’ın varlık, kudret ve azametini gösteren delilleri gördü. Daha öteye, bu dünyadaki delillerin çok daha ötesindeki ilâhî azamet tecellîlerini gördü.

Cebrâil’i gördü. Gök ile yer arasını doldurmuş hâlde gördü. Büyük kanatları açılmış, 600 kanadıyla, semâyı kaplamıştı. Hakîkî, Cenâb-ı Hak onun hakîkî şeyini gösterdi. (Bkz. Tirmizî, Tefsir 53/3283)

Yine bir, mâzîye âit şeyler gösterildi. Çünkü orada mâzî, muzârî, hâl aynı zamana geldi.

“Öyle bir yere yükseltildim ki, öyle bir makama çıktım ki, orada kader-i küllîyi yazan kalemin gıcırtılarını duydum.” buyuruyor. (Buhârî, Salât, 1)

Tabi nasıl bir gıcırtı, bizim için meçhul. Çünkü mâzî, hâl, muzârî hepsi sıfırlandı, birleşti. Yani orada kâinâtın bütün insan, nebâtat, mahlûkat, hepsinin kaderini yazan, bu ilâhî ekolojik denge, o kalemin gıcırtılarına muttalî oldum buyuruyor.

İstikbâle ait… Mâzîye âit bu, kalemin gıcırtıları. İstikbâle âit:

Abdurrahman ibn-i Avf’ı gördüm.” buyuruyor.

O zaman Abdurrahman ibn-i Avf daha dünyada. Tâ Hazret-i Osman -radıyallâhu anh- zamanında vefat ediyor. Bir istikbal gösteriliyor. Abdurrahman ibn-i Avf “aşere-i mübeşşere”dendir. Cennetle tebşir olunan sahâbîlerden, on sahâbîden biridir. Çok cömertti. Çok takvâ sahibiydi.

“Abdurrahman’ı gördüm diyor. Fakirlerin arasında emekleyerek geliyordu diyor. Beni görünce çok sevindi diyor. «Yâ Resûlâllah! Başımdan öyle hâller, öyle hesaplar, öyle sorgular geçti ki sanki Sen’i göremeyeceğimi zannetmiştim.» dedi.” (Bkz. Muhammed Pârsâ, Faslu’l-Hıtâb, s. 403)

Muzârîye âit…

Hattâ sonra Abdurrahman ibn-i Avf, bunu duyuyor, Efendimiz’in bu müşâhedesini, Âişe Vâlidemiz’e;

“Allah Resûlü’nden böyle bir şey duydunuz mu?” diyor. Herhâlde Efendimiz’in vefatından sonra.

“–Duydum.” diyor.

O zaman büyük bir kervanı geliyor Şam’dan. Hepsini sebil olarak dağıtıyor.

Peygamberlerle görüşmesi var ayrı ayrı.

Demek ki bir mü’minin takvâsı da Resûlullah Efendimiz’e benzediği kadarıyla Cenâb-ı Hak indinde güzel ve muteber bir kul olabilmek.

Onun için:

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ

“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)

Resûlullah Efendimiz, Cenâb-ı Hakk’ın insanda tecellî eden bir mûcizesi. Yine Cenâb-ı Hakk’ın Cebrâil vâsıtasıyla üç îkâzı var Efendimiz’e. Efendimiz vâsıtasıyla ümmete üç îkâzı var.

Efendimiz minbere çıkıyor; “âmîn, âmîn, âmîn” diyor üç sefer. Sahâbî diyor ki:

“–Yâ Resûlâllah! Bir muhatap yok diyor, bir duâ eden yok diyor, bir beddua eden yok diyor. Niye âmîn dediniz?” buyurunca, Efendimiz buyuruyor ki:

“–Cebrâil geldi bana; anne-babası yaşlanır, evlât alâkadar olmaz, onlara Cebrâil rahmetten uzak olsun dedi. Ben de âmîn dedim.”

İkincisi;

“Yâ Resûlâllah! Sen’in kıymetini takdir edemez, Sen’i herhangi bir kişi olarak zanneder, salevat, ismin anıldığı zaman salevât-ı şerîfe getirmez, o duygu derinliğine varmaz, onun da burnu sürtülsün, rahmetten uzak olsun dedi. Ben de âmîn dedim.”

Demek ki Resûlullah Efendimiz anıldığı zaman o salevât-ı şerîfeyle nasıl bir duygu derinliğine gireceğiz? Nasıl Resûlullah Efendimiz Allâh’ın bize bir lûtfu, ilâhî bir inâyeti? Bir ananın-babanın merhametinden çok daha yakın. Buna bîgâne kalmamak, bir vefâ hissi içinde olmak, O’na gönülden bol bol salevât-ı şerîfe getirmek. İnsan sevdiğini anar, sevdiğini unutmaz. O da bizim Resûlullah Efendimiz’e yakınlığımızın bir testidir.

Üçüncüsü:

“Mü’min Ramazân-ı Şerîf’e girer, onu herhangi bir ay gibi farzeder, affolmadan çıkar, o da rahmetten uzak olsun buyurdu Cebrâil, Efendimiz de âmîn dedi.” (Bkz. Hâkim, IV, 170/7256; Tirmizî, Deavât, 100/3545)

Velhâsıl üç tane bize tâlimat veriliyor burada.

Yine Efendimiz’e orada:

“–Ey Resûl’üm Sen’i neyle şereflendireyim?” buyruluyor. Efendimiz:

“–Yâ Rabbi diyor, beni diyor, Sana kul olmakla şereflendir.” (Alûsî, XV, 4)

En büyük mevki, “عَبْدُهُ وَ رَسُولُهُ” Rabbimiz’e Resûlullah Efendimiz’in kul olmak arzu etmesi. Tabi çok büyük, zor bir merhale kul olmak. Hepimize Cenâb-ı Hak kul olmayı nasîb eylesin.

Kul olmak, emirlerin ve nehiylerin içinde yaşamak. Zâhirî farzlar, bâtınî farzlara dikkat etmek. Zâhirî haramlardan kaçındığı gibi, bâtınî haramlardan da kaçınabilmek.

İşte bu Sidre-i Müntehâ’dan sonra Refref’le bir seyahat oldu, bir örtünün içinde. İki yay miktarı, yani o kadar bir yakınlık ölçüsü, Cenâb-ı Hak’la beraber oldu, Habîb ve Mahbûb beraberliği. Bu, arada ne vardı, fazla bir rivâyet gelmedi, fazla bir hadis yok burada. Bu, ümmete mahrem. Çünkü ümmet bunu kaldıracak şeyde değil.

  • Namaz

Sadece burada en mühim, namaz farz oldu. İlk farz olan ibadet namaz. Her ibadet Cebrâil vâsıtasıyla farz oldu, namaz ise hâriç, doğrudan doğruya farz oldu. Demek ki namazda ayrı bir sır vardır ki bu, doğrudan doğruya Efendimiz’e Cebrâil’siz olarak tebliğ edildi.

Âişe Vâlidemiz buyuruyor:

“Allah Resûlü namaza durduğu zaman diyor, bazen diyor, göğsünden, kaynayan bir tencerenin fokurtusu gibi bir ses duyardık diyor. Ezan okununca bizi tanımaz hâle gelirdi, hâlden hâle geçerdi.” buyuruyor. (Bkz. Ebû Dâvûd, Salât, 156-157/904; Ahmed, IV, 25, 26)

İmâdü’d-dîn, dînin direği namaz, kulu Mevlâ’nın vuslat deryasına götüren ibadet pınarlarının en büyüğü ve en ehemmiyetlisi. Zira namaz, şümul, muhtevâ ve rütbe bakımından bütün ibadetlerin zirvesi. İslâmî ibadetler içinde namazın rütbesi, âhiret nîmetleri içinde zirve teşkil eden ru’yetullah, yani Cenâb-ı Hakk’ı müşâhede edebilmenin bir makâmı gibi.

Yine namaz, nasıl bir namaz?

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- baldırından bir ok yedi. Çıkartamadılar.

“–Namaza durayım.” dedi. Namaza durdu. (Selâm verince):

“–Ne yaptınız?” dedi.

“–Çıkardık halîfe.” dediler.

Yine Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bir mecûsî tarafından yaralandı, bayıldı, kan kaybediyordu, kaldıramadılar. Sahâbîden biri:

“–Namaz geçiyor yâ halîfe!” deyince kalktı:

“–Namazsız Müslümanlık olmaz!” buyurdu.

Efendimiz’in namazları… Farz namazlar var, o zarûrî. Onları, farz namazları müzeyyen hâle getirmek. Sünnet, nâfile; duhâ, evvâbîn, teheccüd, teravih, hâcet, şükür, hüsuf, küsuf, vudû vs… Efendimiz hep bu namazları îfâ ederdi. Biz de elden geldiği kadar, mümkün olduğu kadar, farzlarla beraber ne kadar îfâ edebilirsek, o kadar -inşâallah- “…Secde et ve yaklaş.” (el-Alak, 19) sırrından bir nasîb alırız.

Cenâb-ı Hak yine âyette:

“Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin…” (el-Bakara, 45) buyuruyor.

“…Muhakkak namaz, fahşâdan, münkerden korur…” (el-Ankebût, 45) buyuruyor.

Namaz bize bir röntgen demek ki. Benim namazım ne kadar? Ne kadar ben namazda ecre nâil oluyorum? Bana namaz ne veriyor?..

Cenâb-ı Hak “fahşâdan münkerden korur” buyuruyor. Demek ki benim kıldığım namaz, gözümü haramlardan koruyor mu? Yanlış manzaralar seyretmekten koruyor mu? Kulağımı yanlış nağmelerden koruyor mu? Dilimi yanlış lâfızlardan koruyor mu? Vicdanımı hodgâmlıktan koruyor mu? Bu bizim namazımızı gösteren bir ölçü. Namaz bir ölçü.

Eğer bunlar yoksa, o namaza Cenâb-ı Hak:

“فَوَيْلٌ لِلْمُصَلِّينَ” “Yazıklar olsun o namaz kılana…” (el-Mâûn, 4) buyuruyor. Namaz rûhun bir terbiyesi.

Cenâb-ı Hak:

“Gerçekten mü’minler felâh buldu, onlar ki namazlarını huşû ile kılarlar.” (el-Mü’minûn, 1-2) Kalbî bir âhenk içinde kılarlar. Tabi kalbî âhenk içinde kılabilmek için, kalbin de bir merhale, bir takvâ sahibi olması lâzım.

Efendimiz’e bir zât geldi.

“–Yâ Resûlâllah! Bana dînini öğret dedi. Ancak dedi, kısa ve öz olsun dedi. Ben fazla teferruatı yapamam.” dedi.

Bunun üzerine Efendimiz şöyle buyurdu:

“Namaza kalktığın zaman, dünyaya vedâ eden bir kimse gibi namaz kıl…” (İbn-i Mâce, Zühd, 15; Ahmed, V, 412)  Son namazın gibi…

Diğer bir şey de:

“Benim kıldığım gibi kıl.” buyurdu. (Bkz. Buhârî, Ezân, 18) Tabi bu mümkün değil de ne kadar yaklaşabilirsek.

İkinci tâlimâtı Efendimiz’in:

“…Özür dilemen gereken bir sözü söyleme…” (İbn-i Mâce, Zühd, 15; Ahmed, V, 412)

Yani diline hâkim ol. Söylediğin zaman senden çıkar artık o. Tamir etsen de o camda olan o çatlağı, gözükür onu tamir edemezsin. Onun için;

“…Özür dilemen gereken bir sözü söyleme…” Özürle onu telâfi edemezsin, bir iz kalır orada.

Üçüncüsü:

“…İnsanların elinde bulunan şeylerden de ümidini kes.” (İbn-i Mâce, Zühd, 15; Ahmed, V, 412)

Muhteris olma yani. İhtirâsa kapılma. Belki senin üzerinde olan hâlin, en güzel hâldir.

Yani bedenin kıblesi Kâbe olduğu gibi, kalbin kıblesi de Cenâb-ı Hak olacak. Öyle bir namaz istiyor. Namaz, işte Miraç’ta farz oldu.

İbrahim -aleyhisselâm- da o kadar bir namaz istiyordu ki:

“Ey Rabbim (diyordu), beni ve soyumdan gelecekleri, namazı devamlı kılanlardan eyle! (Öyle huşûlu bir namaz.) Ve duâmı kabul eyle Rabbim.” (İbrahim, 40) diyordu.

“Rabbinin ismini zikredip namaz kılan, felâha erer.” (el-A‘lâ, 15) buyruluyor.

Yine Efendimiz buyuruyor:

“Kıyâmet günü kulun hesaba çekileceği ilk amel namazdır…” buyuruyor. (Tirmizî, Salât, 188/413)

Yine Sekar Cehennemi’ne girenler var. Cennet’e girenler sesleniyorlar:

“Siz niçin Cehennemliksiniz?” dedikleri zaman:

“–Biz (beş madde söylüyor) biz namaz kılanlardan değildik.” diyorlar. (Bkz. el-Müddessir, 42-43)

Onun için, aman evlâtlarımızı küçük yaşta namaza alıştıralım. Sonra, ağaç yaşken eğilir. Sonra çok zor oluyor. Namazı sevdirelim, hediye verelim, vs. verelim, namaza alıştıralım.

“Allâh’a en sevgili amel hangisidir?” gibi sorular sorulduğunda, Resûlullah Efendimiz şu cevabı verirdi:

“Allah için çok çok secde etmeye bak. Zira kendisi için bir secde yaptığında, Allah Teâlâ seni bir derece yükseltir ve bir günahını da siler.” buyurdu. (Müslim, Salât, 225)

Efendimiz’in muhtelif, namaz üzerinde teşvikleri var. Bu da çok câlib-i dikkat:

“En kötü hırsızlık diyor Efendimiz, namaz hırsızlığıdır…” (Ahmed, V, 310; Dârimî, Salât, 78) Yani tâdil-i erkânsız kılınan, huşûsuz kılınan namazdır.

Hattâ birisi geldi, hemen namaz, yattı-kalktı.

“–قُمْ فَصَلِّ dedi; kalk, namaz kıl!” dedi.

“–Kıldım.”

“–Yok kılmadın!” dedi.

Bir daha, tekrar kıldı. Yine olmadı dedi.

“–قُمْ فَصَلِّ dedi; kalk, namaz kıl!” dedi.

Üçüncüde biraz kendini huşû ile, vererek kıldı.

“–Şimdi oldu.” dedi. (Bkz. Tirmizî, Salât, 110; Ebû Dâvud, Salât, 143-144)

Tabi bizler için en mühimi, Efendimiz bunun üzerinde çok dururdu, cemaatle namaz, cemaati terk etmemek.

Efendimiz şöyle bir bakardı, seyrederdi. Eğer bir gelmeyen varsa “nerede” derdi, sorardı. Namaz bir ictimâîleşmedir namaz. Seyahatte ise duâ ederdi onun için. Hasta ise onun ziyaretine giderdi. (Bkz. Heysemî, II, 295)

Misaller çok bu namazın fazileti hususunda.

İki nehir görüyor Efendimiz Sidre-i Müntehâ’da. Dört nehir gösteriliyor, ikisi dünyaya ait, ikisi de Cennet’e âit. İkisi zâhirî, ikisi bâtınî.

“‒Bunlar nedir ey Cebrâil?” diye sordum.

Cebrâil:

“–Bu ikisi, bâtınî nehir, Cennet’in iki nehridir. Zâhir olan Nil, diğeriyse Fırat’tır.” buyuruyor.

Efendimiz’in de risâleti/peygamberliğinin yeryüzünde genişleyeceği, Nil ve Fırat çizgisindeki bereketli topraklara Müslümanlar yerleşeceği, buralarda teslis ve putperestliğin son bulacağı müjdesi veriliyor.

Yine demin bahsetmiştim. Efendimiz’e Cennet gösteriliyor, Cehennem gösteriyor. Cehennem’de Mâlik, Cehennem bekçisi:

“–Yâ Resûlâllah! Hiç bakma Cehennem’e diyor. Çok diyor, Cehennem çok acıklı.” diyor.

Efendimiz:

“–Yok diyor, bir bakayım.” diyor.

Çok azıcık bir yerden Efendimiz’e Cehennem gösteriliyor. Tabi orada maymun şeklinde insanlar vesâir mahlûkat şekline girmiş insanlar da var. Orada muhtelif grup insanlar da gösteriliyor.

“‒Ey Cibril, bunlar kimlerdir?” diyor Efendimiz.

“–Bunlar diyor, yetimlerin mallarını haksızlıkla yiyenlerdir.” buyuruyor.

Sonra diyor Efendimiz, bir topluluk daha gördüm ki derilerinden sırım kesiliyor, bu sırımlar ağızlarına tıkılıyor:

“‒Yediğiniz gibi yiyin!” deniliyor. Bunların kim olduğunu sordum.

“‒Bunlar koğuculardır, dedikodu edenlerdir, fitnecilerdir, gıybet edenlerdir. İnsanların etlerini yerler. Sövmekle ırz ve namuslarına saldırırlar.” buyuruyor. (Bkz. Ebû Dâvûd, Edeb, 35/4878; Ahmed, III, 224)

Burada kardeşler, zâhirî haramlar var. Meselâ domuz eti zâhirî bir haramdır. Domuz etini yiyebilir miyiz, mümkün mü?! Nasıl bir iğrenç gelir. Fakat domuz yiyen, kendine âittir onun vebâli de, getirdiği gaflet vs. de… Fakat dedikodu eden -burada geçiyor, onları gördüm buyruluyor- dedikodu edenin sırf kendisine değil, etrafına da zararı var. Dedikodu dinleyenlere de zararı var. Dedikodusunu ettiği kimselerin kul hakları da üzerine geçiyor. Kıyâmete kalıyor. İşte burada Resûlullah Efendimiz’e gösteriliyor. Onun için bilhassa, Efendimiz; “Ya hayır söyle veyahut da sus.” buyuruyor. (Bkz. Müslim, Îmân, 77)

“Yine bir topluluk gördüm buyuruyor Efendimiz. Bunlar önlerinde güzel kebaplar olduğu hâlde bırakıp leşlere gidiyorlardı buyuruyor.

«‒Bunlar kimdir?» dedim.

«‒Bunlar helâl helâli bırakıp harama giden zinâkârlardır.» buyuruyor.” (Bkz. Heysemî, I, 67, 68)

Helâl bir hayat varken, bunlar -Allah korusun- zinâya gidenler…

Yine fâiz yiyenleri bahsediyor, orada Efendimiz’e gösteriliyor. (Bkz. İbn-i Mâce, Ticârât, 58)

Yine Efendimiz buyuruyor:

“Miraç esnâsında Cennet’in kapısında durdum buyuruyor. İçeriye baktım, Cennet’in kapısından, oraya girenlerin ekseriyeti fakirlerdi. Zenginler ise (hesap vermek için) mahpus idiler. (Bekliyorlardı hapiste.) Bunlardan Cehennemlik olanların ise ateşe atılmaları emredilmişti. (İstikbalden haber veriyor.) Cehennem’in kapısında da durdum, oraya girenlerin ekserisi kadınlardı.” (Buhârî, Rikāk, 51; Müslim, Zühd, 93)

Cenâb-ı Hak kadınlara çok istîdat veriyor, hayra da şerre de. Burada “Cehennem’e girenler, eskeriyetle kadınlardır” buyruluyor.

Fakat diğer (hadislerinde), Efendimiz buyuruyor:

“Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi, onların başında da (Allah sevdirdi) sâliha hanım.” buyuruyor. (Bkz. Nesâî, Işretü’n-Nisâ, 10; Ahmed, III, 128, 199)

Demek ki Cenâb-ı Hak sâliha hanımı seviyor, sâliha hanımı Resûlullah Efendimiz’e de sevdiriyor. Bize düşen;

رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ اَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا

(“…Rabbimiz! Bize eşler ve zürriyetler bağışla!..” [el-Furkân, 74])

Kız yavrularımızı bir sâliha olarak yetiştirmek. Yarın onlar kuracakları yuvalarda sâlih ve sâliha evlâtlar yetiştirecekler.

Burada Ebû Bekir Efendimiz’e “sıddık” lâkabı veriliyor.

“‒Bunu da mı tasdik ediyorsun, bak göklere çıkmış, gelmiş bir anda?” diyor. Hazret-i Ebû Bekir Efendimiz onlara öyle bir güzel cevap veriyor ki:

“‒Ben O’nun bundan daha ötesini tasdik ediyorum buyuruyor. Sabah-akşam getirdiği âyetleri tasdik ediyorum.” (Bkz. İbn-i Hişam, II, 5)

“O haberleri gönderen, kendisini oraya götürmekten âciz midir, bunu hiç düşünmüyor musunuz?” diyor.

Beyt-i Makdis’i soruyorlar. Cevap alıyorlar. Kapılarını soruyorlar. Efendimiz; “gözümün önüne getirildi diyor, kapılarını tek tek saydım” diyor. (Bkz. Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 41; Tefsîr, 17/3; Müslim, Îman, 276)

“‒Yolda gelen kervan var mıydı?” diyor. “Gelen kervanı bildirdim” diyor.

“‒Bu ne zaman?”

“‒Sabaha karşı girer herhâlde.” dedim diyor. Sabaha karşı kervan içeri girdi diyor.

Fakat yine inananlar inandı, inanmayanlar “ne büyük sihirbazdır” dediler. (Bkz. İbn-i Hişâm, II, 10; İbn-i Seyyid, I, 243; Heysemî, I, 75; Beyhakî, Delâil, II, 356)

Velhâsıl bu Miraç gecesi, Kadir Gecesi’nden sonra en kıymetli bir gecedir. Bu gecenin ihyâsı çok ehemmiyetlidir. Bu gece fakir-fukarâ, garipler sevindirilecek, namaza çok ehemmiyet verilecek.

Bu, muhtelif nâfile namazlar var. Yani müstahsen görülen namazlar var. Sami Efendi Hazretleri’(nin Duâlar ve Zikirler adlı eseri)nde 12 rekât namaz buyruluyor. Yine müstahsen görülen oruç var bu günde. Fakat daha ziyâde, eğer kazâ namazımız varsa, kazâ namazı borçtur, kazâ namazına devam edelim ki, -inşâallah- tamamlayamazsak bile biz o istikâmette bulunalım, Cenâb-ı Hak -inşâallah- lûtfuna sığınırız, affeder -inşâallah-.

Velhâsıl -inşâallah- Miraç gecesi ümmet-i Muhammed için rahmet olur, bereket olur -inşâallah-.

Cenâb-ı Hak şerirlerin şerlerinden ümmet-i Muhammed’i muhâfaza eyler. Bizi de gönül olarak, hâl olarak Resûlullah Efendimiz’e yaklaştırır -inşâallah-…

MİRAÇ GECESİ YAPILACAK İBADETLER

MİRAÇ GECESİNDE NELER YAŞANDI?

 

Paylaş.

2 yorum

  1. ENBİYE KARAAL on

    HAYATIMDA OFF AYY TÜHLERİ ÇIKARTTIM OYY OYY OYY LARII RABBİM NE GÜZELLİKLER BERMİİŞİ YERLEŞTİRDİM RUHUMU KALBİMİ BU KONUDA EGİTİYORUM

  2. BU SAYFAYI HAZIRLAYANLARDAN ALLAH RAZI OLSUN BİLMEDİĞIMIZ BİR ÇOK ŞEYİ ÖĞRENİYORUZ SAYFA SAYFA CİLT CİLT MEALLER OKUYACAĞIMIZA BU SAYFADA ÖĞRENMEK İSTEDİĞIMIZ HER SORUNUN CEVABINI BULUYORUZ ÇALIŞMALARINIZDA ALLAH YAR VE YARDIMCINIZ OLSUN ALLAHA EMANET OLUN AMİN.

Yorumlar

Önceki yazıyı okuyun:
AMAN YÂ RABBİ DİYECEĞİNİZ HAYRETLE İZLEYECEĞİNİZ HAKİKATLER

Eser, müessirin; sanat, sanatkârın kudretini gösterir. Mü'min kâinatta mükemmel bir ölçü ve ahenkle işleyen ilahi sanatın tefekküründe derinleşerek, aman Ya...

Kapat