MEVLANA HALİD-İ BAĞDADİ HAZRETLERİNİN HAYATI

0

Hz. Mevlana Halid-i Bağdadi kimdir? Altın Silsile’nin 29’uncu halkası, asrının müceddidi, zahir ve batın ilimlerinde engin bir derya olan Mevlana Halid-i Bağdadi Hazretlerinin hayatı…

Asrının müceddidi, zâhir ve bâtın ilimlerinde engin bir deryâ olan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretlerinin nesebi, baba tarafından Hz. Osman’a, anne tarafından da Hz. Ali’ye ulaşır. Lâkabı Ziyâüddîn’dir. Osmânî diye de anılmıştır.

HZ. MEVLANA HALİD-İ BAĞDADİ KİMDİR?

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri, Bağdat’ın kuzeyinde bulunan Zûr şehrinde doğdu. Daha genç yaşlarında keskin zekâsı, kuvvetli hâfızası, sağlam irâdesi ve çalışkanlığı sebebiyle zamanın aklî ve naklî ilimlerinde gâyet yüksek bir seviyeye ulaştı. Hesap, hendese, astronomi ilimlerine varıncaya kadar hemen hemen bütün sahalarda derinleşti. Hangi ilimden ne sorulsa derhâl cevâbını verir, ondaki yüksek zekâ ve engin bilgi ummânı karşısında herkes hayrette kalırdı. Zamanın pek çok büyük âliminden ilim tahsil etti ve icâzet aldı. Böylece devrindeki ulemânın ve tasavvuf erbâbının en üstünü oldu.

Ömrü zühd ve takvâ ile geçen Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri, Kur’ân-ı Kerîm’in esrârına son derece vâkıf idi. O, âlimlerin âlimiydi. “Şemsü’ş-Şümûs”, yani “Güneşler Güneşi” diye anılırdı. Hakîkatin sırlarına, sırların da hakîkatine muttalî idi.

O, daha icâzet almadan ve talebeyken bile ilimde temâyüz ederek herkesin alâkasını çekmişti. Bu sırada kendisini ziyaret eden Süleymaniye mutasarrıfı Abdurrahman Paşa, onun ilim ve irfânına hayran kalmış ve:

“–Süleymaniye medreselerinden hangisini arzu ederseniz oranın müderrisi olunuz!” teklifinde bulunmuştu. Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri ise yüksek zühd ve takvâsı sebebiyle bu teklifi kabûl etmedi. Henüz icâzet almamış olduğu için ilim an’anesine hürmeten:

“–Bu hizmetin ehli değilim!..” dedi.[1]

Bir müddet sonra tâun (vebâ) hastalığından vefât eden hocasının yerine müderris olmak mecburiyetinde kaldı. Muhtelif yerlerden pek çok meşhur âlim ona gelip mesele ve müşküllerini hallederek kendisinden istifâde ederdi.

Mevlânâ Hâlid Hazretleri farzlara ilâveten nâfile ibadetlerle de dâimâ Allâh’a yönelmeyi arzu ettiğinden, hâkimler, vâliler ve idarecilerle oturup kalkmaz, herkese karşı müstağnî davranırdı.

Mevlânâ Hâlid’in sözleri, avâm-havâs bütün insanlar üzerinde pek tesirli idi. Büyük âlimlerin bile gıpta ettiği nezih bir hayat yaşardı. Herkes tarafından sevilen, pek sabırlı ve kanaat ehli bir Hak dostu idi. Gözü yaşlı, gönlü cezbeli, yüzünde dâimâ derin tefekkür izleri görünen, muhterem bir zât idi.[2]

HİCAZ SEFERİ

Yedi sene kadar ders okutan Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri, Resûlullah Efendimiz’e duyduğu engin muhabbetin sevkiyle 1805 senesinde hicaz seferine çıktı. Yolda Şam âlimlerinden çok hürmet gördü. Bu arada Mustafa Kürdî adında bir zâttan Kâdirî icâzeti aldı. Ancak o, tevâzû ve mahviyet içinde bulunuyor ve kendisinin kemâlât yolunda daha da mesâfe kat etmesi gerektiğine inanıyordu. Bunun için Medîne-i Münevvere’ye vardığında kâmil bir velî bulup ona teslîm olarak mâneviyâtını ilerletmek arzusundaydı.

İşte o büyük ilim deryâsı, bu hâlet-i rûhiye ile Medîne-i Münevvere’ye vardı. Bir gün orada nur yüzlü bir zâta rastladı. Yemenli olan bu Hak dostunun mânevî câzibesine kapılarak tıpkı câhil birinin âlim bir zâttan nasihat istemesi gibi ondan öğüt taleb etti. O zât da şöyle buyurdu:

“–Ey Hâlid! Mekke-i Mükerreme’ye vardığında Kâbe’de şayet edebe mugâyir bir şey görürsen, muhâtabın hakkında hemen sû-i zanna kapılıp kendi kendine yanlış bir yorumda bulunma! Gözünü ve kalbini, ayıp ve kusur aramaktan uzak tut! İç dünyân ile meşgul ol!”

İlk bakışta kapalı bir îkaz mâhiyetinde görünen bu ifâde, gerçekte, Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri ile onu asıl mertebesine iletecek olan pîr-i kâmil Abdullah Dehlevî arasındaki esrârengiz zuhûrâta bir işaretti.

Ancak Mekke-i Mükerreme’ye vardığında oradaki mânevî feyzin heyecanıyla âdeta bir gönül sarhoşluğu içinde bulunan Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri, bir cuma günü, dağınık kıyafetli, garip görünüşlü ve nur yüzlü bir derviş gördü. Dervişin Kâbe’ye sırt çevirip kendisine nazar etmesi dikkatini çekti. İçinden:

«–Şu zât Kâbe-i Muazzama’ya karşı lâzım olan edebi göstermiyor. Arkasını Kâbe’ye dönmüş vaziyette oturuyor!» diye düşündü.

Bu esnâda sadır sadıra olan o zat, Hâlid-i Bağdâdî’ye:

“–Bilmez misin ki mü’mine hürmet, Kâbe’ye hürmetten daha efdaldir. (Çünkü kalp, nazargâh-ı ilâhîdir. Selîm bir kalp, beytullah’tır.) O hâlde yüzümü sana, arkamı Kâbe’ye çevirmeme niçin îtiraz ediyorsun? Medîne-i Münevvere’de o sâlih kişiden dinlediğin nasihati ne çabuk unuttun?” dedi.

Bu sözler üzerine Mevlânâ Hâlid Hazretleri, bu kimsenin sıradan biri değil, büyük velîlerden olduğunu idrâk ederek özür diledi ve hemen ellerine sarıldı:

“–Ey sâlih zât! Ne olur bana himmet et, beni talebeliğe kabûl eyle!” diye ricâ etti. O esrârengiz derviş, ufukların sırlı derinliklerine bakarak:

“–Senin fütûhâtın bu bölgede değil!” dedi. Sonra eliyle Hindistan yönünü işaret ederek:

“–Sana oradan işaret gelecek ve fütûhâtın orada olacak!..” buyurdu.[3]

Yani mânevî terbiyesinin Hindistan’ın Delhi şehrinde bulunan Abdullah Dehlevî Hazretlerinin irşâdında kemâle ereceğine işaret etti.

Bu ifâdeler, Mevlânâ Hâlid Hazretlerine derinden tesir etti. Hac vazifesini îfâdan sonra memleketi Süleymaniye’ye döndü. Tekrar ilim okutmaya başladı. Takvâsı ve güzel hâlleri her geçen gün artıyordu. Fakat gece gündüz Hindistan’ı düşünüyor, bu sebeple üzerinde dâimâ hasret ve ıztırap eserleri görülüyordu.

Fazla zaman geçmemişti. Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri, bu hâlet-i rûhiye içinde mânevî ihtilâçlar yaşarken, bir gün Abdullah Dehlevî Hazretleri’nin talebelerinden bir zât çıkageldi. Ona Hindistan’daki üstâdından bahsedince Mevlânâ Hâlid Hazretleri, bunun, beklediği işâret olduğuna iyice kanaat getirdi ve derhâl yol hazırlıklarına başladı. Medreseyi ve talebelerini bıraktı. Ancak kendisini çok seven talebeleri ve ahâli, onu Hindistan’a göndermek istemediler. Gideceği memleketin siyâsî bakımdan son derece karanlık ve tehlikeli bir yer olduğunu, bu sebeple hayatından endişe ettiklerini söylediler. Bütün bunlara rağmen Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri, Hz. Mûsâ’nın (a.s.) ilâhî bir emirle Hz. Hızır’ı (a.s.) arayıp bulmak ve ondan hikmet tahsil etmek yolunda gösterdiği azmi kendisine örnek alarak:

“Âb-ı hayat arıyorsan, karanlığa gitmelisin!” dedi ve Hindistan’a gitmekte kararlı olduğunu ifâde etti.[4]

HİNDİSTAN SEFERİ

Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri kısa zamanda hazırlıklarını tamamladı ve Dehlevî Hazretlerinin mürîdi ile yola koyuldu. Bütün varlığını kaplayan, üstâdına kavuşma iştiyâkıyla dağları ve ovaları aşmaya başladı. Uğradığı her şehirde ilmi ve rûhâniyetiyle derin tesirler bırakıyor ve ayrılırken şehrin âlimleri, vâlisi, kumandanları ve halkı tarafından büyük bir hayranlık ve alâka ile uğurlanıyordu. Bu arada Lahor şehrine bağlı bir kasabada Mazhar Cân-ı Cânân Hazretleri’nin halîfelerinden Allâme Mevlânâ Senâullâh’ı ziyâret etti. Kendisi burada başından geçenleri şöyle anlatır:

“Bu kasabada bir gece kaldım. Rüyada Abdullah Dehlevî Hazretlerinin beni kuvvetle kendine doğru çektiğini gördüm. Hayretler içinde uyandım ve Mevlânâ Senâullâh’ın huzûruna gittim. Ben daha bir şey söylemeden:

«–Kardeşimiz ve seyyidimiz olan Abdullah Dehlevî’nin huzûr ve hizmetlerini câna minnet bilmeli! Ey Hâlid! Onun huzûrunda ve hizmetinde bulunmak, sana vaad olunan nîmetlere kavuşman için yegâne vesîledir. Bu vesîleye sımsıkı sarıl! İhlâs ve teslîmiyet düstûrunu bir an bile unutma!» dedi.

Bunun üzerine derhâl oradan ayrılarak Delhi’ye doğru yola çıktım. Yemin ederim ki üstâdımın huzûruna varmadan kırk gün evvel, onun lâtîf mânevî esintileri ve işaretleri bana gelmeye başladı. Hattâ muhterem üstâdım, benim yolda olup feyz menbaı eşiğine gelmekte olduğumu, dostlarından bâzılarına haber vermiş.”[5]

PİR DEHLEVİ’NİN HUZURUNDA

Mevlânâ Hâlid Hazretleri, bir sene süren yolculuktan sonra Delhi’ye (Cihânâbâd’a) vardı. Yol için yanına aldığı bütün eşyâyı fakirlere infâk etti. Kendi kendine:

“Ey Hâlid, bütün ömrün liderlikle geçti. Biraz da kendini o Şâh’a hizmet eden köle yap!”[6] diyerek hemen Abdullah Dehlevî Hazretleri’nin huzûruna koştu. Üstâdından Nakşibendiyye yolunun bütün esaslarını, büyük bir dikkat ve iştiyakla alıp hayatına tatbik etmeye başladı. İlmî derecesini bir tarafa bırakarak mütevâzı bir şekilde üstâdının hizmetinde mânen mesâfe katetmeye gayret ediyordu. Dergâhın hizmetlerine koşuyor, temizlik yapıyor, dervişler için abdest suyu hazırlıyor, bunun dışında kalan vakitlerde de hep zikir, murâkabe ve mücâhedeyle meşgul oluyordu. İhvân; sohbet ve zikir için toplandığında, Mevlânâ Hâlid en arka safta, ayakkabıların yanına otururdu. Hizmet ve sohbet hâricinde ise insanlara karışmazdı. Hücresinin kapısını kapatıp zikir ve ibadetle meşgul olurdu.

Abdullah Dehlevî Hazretlerinin ileri gelen talebelerinden Şeyh Ahmed Saîd şöyle buyurur:

“–Mevlânâ Hâlid’in hücresi, üstâdımızın huzûruna geldiği günden memleketine döndüğü âna kadar hep kapalı dururdu. O, zaruret olmadan dışarı çıkmazdı. Derûnundaki sırrî bir âlemde yaşıyordu. Bu rûhânî hâller neticesinde çok yüksek mertebelere nâil oldu. Hakk’a vâsıl olmak isteyen müridlerin de böyle olmaları lâzımdır.”[7]

Bu esnâda senelerden beri ilmini, kâbiliyetlerini işiten Delhi âlimleri ve şeyhleri, Mevlânâ Hâlid Hazretleri ile görüşmek üzere geliyorlardı. Ancak o öyle bir yalnızlık içine gömülmüş, kendi ruh deryâsına dalmış vaziyette idi ki, onlara:

“–Fakir, buraya geliş maksadıma ulaşmadan hiçbir şeyle meşgul olamam! Beni mâzur görün!” diye haber gönderiyordu.

“Dışarıdan gelen misafirlere «hoş geldin»e gidilir.” nezâketine uyarak Hindistan’ın büyük velîsi Şah Abdülaziz Hazretleri de ziyaretine gelmişti. Yanındaki mürîdi, Mevlânâ Hâlid’e:

“–Hindistan’ın üstâdı sizinle görüşmek istiyor!” dediğinde Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri de aynı nezâketle:

“–Kendisine selâm söyleyiniz, maksadıma ulaştıktan sonra bizzat ben onun ziyaretlerine geleceğim!” diye cevap verdi.[8]

Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri bir gün helâ taşlarını temizleme işinde bir hayli yorulmuştu. Nefsi, bir an onu zayıf bulup gönlüne birtakım vesveseler vermeye başladı:

“–Ey Bağdat ve Şam diyarlarının eşsiz ilim deryâsı! Ey ağniyâ ikliminin Mevlânâ Hâlid’i! Deli mi, velî mi olduğu belirsiz bir kişinin sözüyle kalktın, nice yollar aşarak tâ buralara kadar geldin. Hani aradığını buldun mu? Baksana ortada ne tâlim terbiye var, ne seyr u sülûk! Aylardır gece gündüz sana helâ temizletmekten başka ne yaptılar? Bu muydu senin aradığın ledünnî ilim?..”

Bu tehlikeli iğvâ karşısında şiddetle irkilen Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri, nefsinin, önüne çekmek istediği gaflet perdesini, ihlâs, samimiyet ve teslîmiyet sâikasıyla derhâl parçalayarak:

“–Ey nefsim! Şayet mübârek hocamın verdiği şu şerefli vazifeyi minnet bilmeyip bir nefes bile ondan imtinâ edecek olursan, sana yerleri süpürge ile değil, sakalımla süpürtürüm!..” dedi.

Onun bu hâlini Abdullah Dehlevî Hazretleri, uzaktan tebessümle seyrediyordu. Bu hâdiseyle birlikte nefsinin son hamlelerini de mağlûb eden Mevlânâ Hâlid’in kovasını ve süpürgesini artık meleklerin taşımaya başladığını gördü. Ayrıca o âna kadar su taşımaktan yara içinde kalmış olan omuzlarından semâya doğru uzanan bir nur parıldamaya başlamıştı. Buna son derece memnun olan Hazret-i Pîr, bu müstesnâ talebesini yanına çağırdı:

“–Oğlum Hâlid! İlimde eşsiz bir mertebeye ulaşmıştın. Ancak onu mâneviyatla tezyîn etmen gerekliydi. Bunun için de nefs terbiyesi ve kalp tasfiyesine ihtiyacın zarurî idi. Yoksa nefsin seni gurur ve kibir bataklığına sürükleyip helâk edecekti. El-hamdü lillâh ki, şu an nefsini ayaklar altına alarak kemâlâtın zirvesine tırmandın. Artık işini melekler görür oldu.

Evlâdım! Kendilerine intisab etmiş olduğumuz seyyidlerimiz, şerîat, tarîkat, hakîkat ve mârifete ermiş kimselerdir. Şimdi sen, bir müceddid olarak onların bir halkası oldun. Artık bütün iklimlerin irşâdı seni bekliyor! Allah Teâlâ himmetini âlî eylesin!”[9]

Abdullah Dehlevî Hazretleri, hizmet, mücâhede ve çetin riyâzetlerle vazifelendirdiği bu büyük talebesi ile bundan sonra sık sık halvet oldu. Husûsî ve derûnî dersler okuttu.

Daha beş ay geçmeden üstâdı Abdullah Dehlevî Hazretleri ona huzur ve müşâhede ehlinden olduğunu müjdeledi. Mevlânâ Hâlid g, üstâdının gözbebeği hâline geldi. Basit hizmetleri dahî büyük bir tevâzû ile îfâ ederek nefsini iyice küçük düşürüyor, ağır riyâzetlerle nefsinin arzularını kırmaya gayret ediyordu. On ay sonra zamanının bir tânesi ve Hak dostlarının numûne-i imtisâli hâline geldi.

Nihâyetinde üstâdı ona, Nakşibendiyye, Kâdiriyye, Sühreverdiyye, Kübreviyye ve Çiştiyye tarîkatlerinde tam ve mutlak icâzet verdi. Bunların yanında hadis, tefsir, tasavvuf gibi ilimlerde ve kendi hazırladığı hizb ve evrâdı rivâyet etme hususunda icâzet verdi. Sonra da kat’î bir emirle, memleketine gidip mâneviyâta susamış insanları irşâd etmesini söyledi.[10]

İRŞAD VAZİFESİ

Ayrılık vakti geldiğinde her iki mânâ sultanının da gözlerinde muhabbet damlaları vardı. Mevlânâ Hâlid Hazretlerinin gelişi ile gidişi arasındaki fark, ne kadar da büyüktü. Abdullah Dehlevî Hazretleri, bu güzîde talebesini bizzat yolcu etti. Hattâ Mevlânâ Hâlid Hazretlerinin bütün mahcûbiyet ve edebine rağmen Hazret-i Pîr, atının üzengisini tuttu ve bu aziz talebesini kendi elleriyle ata bindirdi. Halîfe ve talebeleriyle birlikte onu dört millik mesâfeye kadar uğurladı. Ardından yanındakilere:

“–Hâlid, her şeyi aldı, götürdü.” buyurdu.

Böyle bir uğurlayışla Bağdat ufuklarına doğru yol alan Mevlânâ Hâlid Hazretleri, geçtiği kasaba ve köylerde hakkı ve hayrı tebliğ etmeyi ihmâl etmiyordu.[11]

Hâlid-i Bağdâdî Hazretlerinin irşad halkası hızla genişledi. Her taraftan, hattâ uzak diyarlardan büyük âlimler de dâhil olmak üzere pek çok kişi feyz almak için yanına gelmeye başladı. Dergâh-ı şerîfi dolup taşıyordu. Bir taraftan grup grup gelen insanları irşâd ediyor, diğer taraftan da tefsir, hadis, fıkıh ve tasavvuf ilimlerini tedris ediyordu. Böylece hem büyük müctehidlerin, hem de evliyâ-i kirâmın zikirlerini ihyâ ediyordu.[12]

O günlerde, Bağdat vâlisi Said Paşa ziyaretine gelmişti. Gördü ki, birçok büyük âlim dahî sessiz bir şekilde ve başları önlerine eğik, âdeta hizmetçiler gibi edeple huzûrda oturmaktalar. O sırada içeri giren Mevlânâ Hâlid Hazretlerinin heybetini görünce diz çöküp titremeye başladı. Kısık bir sesle duâ taleb etti. Mevlânâ Hâlid g de ona hüsn-i hâtimesi, yani son nefesini îmanla verebilmesi için duâ edip şu nasihatte bulundu:

“Kıyâmette herkes kendi nefsinden suâl olunur. Sen ise nefsinden ve emrin altında olanların hepsinden suâl olunursun. Bunun için Hak Teâlâ’dan ziyâdesiyle kork! Çünkü önünde öyle bir gün var ki, o günün korku ve dehşetinden analar, süt emen yavrularını unuturlar. Hâmile olanlar, korkudan vakitsiz doğururlar. İnsanları sarhoş görürsün. Hâlbuki onlar sarhoş değildir, ancak Allah Teâlâ’nın azâbı çok şiddetlidir.”

Bu îkaz ve irşâd ifâdeleri üzerine Said Paşa’nın titremesi arttı ve yüksek sesle ağlamaya başladı. Şeyh Hazretleri kalkıp mübârek elini Paşa’nın boynuna koydu ve beraberce mescide bitişik olan zâviyelerine geçtiler.[13]

Mevlânâ Hâlid Hazretleri, sayısız talebe yetiştirmiştir. Talebelerinin ona olan teslîmiyet ve bağlılıkları ise takdîre şâyandı. Nitekim Bağdat müftüsü Es‘ad Sadruddîn Hazretleri, âlimlerin şeyhi, Bağdat vâlisi ve vezir Davud Paşa’nın üstâdı olduğu hâlde şöyle derdi:

“Eğer hocam Mevlânâ Hâlid Hazretleri bana: «–Şu süt tenceresini başının üstüne al da çarşı-pazar dolaşarak satıver!» diye emir buyursalar, hiç tereddüt etmeden emirlerine tâbî olur ve bir çoban gibi süt satardım!”[14]

Şeyh Ali Süveydî de, ilim meclislerinde:

“Mevlânâ Hâlid Hazretleri zâhir ve bâtın ilimlerinde sonsuz bir deryâ, biz ise bir damlayız.” derdi.[15]

Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri üstâdı Abdullah Dehlevî Hazretlerine yazdığı mektubunda, nice eser te’lif etmiş olan geniş ilim sahibi yüz âlimin icâzete elverişli hâle geldiğini, ayrıca beş yüz büyük âlimin de kendisinden Nakşî yolunun esaslarını tâlim ettiğini ifâde buyurmuştur.[16]

Yüksek derece ve ilimlerine rağmen Bağdat âlimlerinin Mevlânâ Hâlid Hazretlerine gelip itaat ve intisâb etmeleri, ondan başkasına müyesser olmayan bir lûtf-i ilâhîdir. Ancak fazîlette yükselen herkesin karşısına âdeta onu imtihan sadedinde mutlakâ çekemeyenlerin çıkması gerçeğine binâen, Mevlânâ Hâlid’i de kıskananlar oldu. Hattâ onu kötülemek için iftirâlarla dolu bir kitap bile yazdılar. Ancak Mevlânâ Hâlid g onların iftirâ ve ithamlarına aslâ iltifat etmeyip karşılık bile vermedi. Aksine onlara dâimâ iyi davrandı ve hayır duâlarda bulundu. Bâzı âlim talebeleri bu kitaplara reddiyeler yazdılar.[17]

İstanbul’daki hasetçilerden biri olan saray nâzırlarından Mevlevî Hâlet Efendi de, Mevlânâ Hâlid’in şöhret ve îtibârını çekemiyordu. Nihâyet bir gün fırsatını bulup onu pâdişâha çekiştirdi ve:

“–Sultânım! On binlerce adamı var. Bu hâl, devlet ve saltanat için ciddî bir tehlikedir. Takdîr edersiniz ki, tehlike daha fazla büyümeden ortadan kaldırılması zarurîdir.” dedi.

Sultan Mahmud Han da:

“–Bu mübârek ehl-i dînden devlete zarar değil, bilâkis büyük fayda vardır.” cevâbını vererek Hâlet Efendi’nin sözüne kıymet vermedi.

Mevlânâ Hâlid Hazretleri, hâdiseyi işittiğinde kendi şahsına değil, hizmetinde bulunduğu mânevî yola ve ondan feyz alan sayısız mü’mine zarar verebilecek bu iftirâdan dolayı son derece mahzun oldu. Sultâna hayır-duâ ettikten sonra:

“–Hâlet Efendi’nin işi, mânen, pîri Celâleddîn-i Rûmî Hazretlerine havâle olundu. Bizzat Hazret-i Mevlânâ, onu huzûruna celbedip cezâsını verecektir.” buyurdu.

Bunun üzerinden kısa bir müddet geçmişti ki, Mora İsyânı’na sebep olduğu için Hâlet Efendi Konya’ya sürüldü ve ardından da îdâm edildi.[18]

Görüldüğü üzere Allah dostlarına eziyet verip rakik kalplerini incitmek, gayretullâh’a dokunup kişiyi azâba dûçâr eder. Nitekim bir hadîs-i kudsîde bu hakîkate şöyle işâret edilmektedir:

“Her kim Ben’im velî bir kuluma düşmanlık ederse, Ben ona karşı harp îlân ederim…” (Buhârî, Rikāk, 38)

Cenâb-ı Hak kimi zaman böyle gâfillerin cezâsını bu dünyada verip onları insanlara ibret kılar; kimi zamansa -ilâhî imtihan sırrına binâen- onların cezâsını âhirete tehir eder.

Hak dostları ise, kendilerine karşı kusur işleyenler, hatâlarını anlayıp özür dilediklerinde derhal özrü kabul eder, bunu asla bir izzet-i nefs ve gurur meselesi yapmazlar. Hattâ sırf şahıslarını alâkadar eden, ümmete zarar verme ihtimâli bulunmayan kötülüklere bile iyilikle mukâbele ederler. Nitekim ârif ve âşık gönüllerde müstesnâ bir yeri olan Hallâc-ı Mansûr’un taşlanırken:

“Yâ Rabbî! Benden evvel, beni taşlayanları affet!” diye yalvararak büyük bir gönül îsârı sergilemesi, bunun sayısız misallerinden biridir.

Yine büyük evliyâullah’tan Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri de kendisine karşı edepsizlik yapan birine kızmayıp, onu tebessümle karşılamıştı. Fakat o edepsizliği yapan kimse büyük bir derde düşüp helâk olacak duruma geldi. Hatâsını anlayıp tevbe etti. Nakşibend Hazretleri, o adamın evinin önünden geçerken içeri girip hâl-hatırını sordu. Ardından da:

“–Allah Teâlâ şifâ vericidir, korkma, iyileşirsin inşâallah!” dedi.

O kimse bu söz üzerine büyük bir nedâmetle:

“–Efendim! Size karşı edepsizlik ettim, hatırınızı incittim, beni affediniz.” dedi.

Bunun üzerine Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri buyurdu ki:

“–Kalbimiz o zaman incindi. Fakat şu anda gönül aynası tertemiz. İyi bil ki, mürşidlerin kılıcı, kınından çıkmış yalın bir kılıçtır. Ama mürşid, merhamet sahibidir; kimseye kılıç vurmaz. İnsanlardan sadece belâsını arayanlar gelip kendilerini o kılıca çarparlar.”

Velhâsıl, Hâlid-i Bağdâdî Hazretlerine hased eden bâzı kimselerin menfî propagandalarına rağmen, etrafındaki muhabbet hâlesi Cenâb-ı Hakk’ın lûtfuyla günden güne daha da genişledi. Öyle ki nice âlim ve ârif zâtlar dahî onun tâlim ve terbiyesine mazhar olabilmek için can atıyordu. Kısa zamanda sayısız mürîd ve pek çok halîfe yetiştirdi. Büyük Hanefî fakîhi İbn-i Âbidîn ile Rûhu’l-Meânî adlı tefsîrin müellifi Âlûsî de onun halîfelerindendir.

Ruslara karşı yirmi dört sene şan ve şerefle harp eden Kafkas cengâveri İmâm Şâmil de, bu silsilenin berekâtındandır. Şunu bilhassa ifâde etmek gerekir ki, daha böyle nice mücâhid serdarlar yetiştiren tasavvuf, bâzı gâfillerin iddiâ ettikleri gibi kendini toplumdan tecrid edip bir kenara çekilmek değil, zâhirî ve bâtınî cihâdı müştereken yürüten ulvî bir dinamizmdir.

Tasavvufu Şer’î Çizgilere Oturttu

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretlerinin, tasavvuf yolundaki tesiri ve nüfûzu çok büyüktür. Öyle ki, Nakşîlik yolu, kendisinden sonra âdeta Hâlidîlik olmuş ve bu kol, Osmanlı coğrafyasının en yaygın tasavvuf mektebi hâline gelmiştir.

Zira Mevlânâ Hâlid Hazretleri, şer’î ve mânevî ilimlere âdeta asr-ı saâdet neşvesi kazandırmıştır. O devirde bâtıl îtikadların tehlikesine karşı dîn-i mübîni ve tasavvufî hayatı öz mâhiyetiyle müdâfaa etmiştir. Bütün ömrünü “…Allah ve Rasûlü’nün önüne geçmeyin!..”[19] yani “kendi görüş ve ölçülerinizi Kitap ve Sünnet’ten öncelikli görme gaflet ve cür’etinden sakının!” düstûruna riâyetle yaşayan Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri, şer’î hususlarda aslâ tâviz vermemiştir. Nefsâniyete meyleden, Sünnet-i Seniyye’den ayrılan, bid’atlere dalan kimseleri îkâz etmiş, onları ıslah edinceye kadar ısrarla buna devam etmiştir.

Onun yüksek gayretlerinin bereketiyle Bağdat, “mecmau’l-bahreyn”, yani “maddî ve mânevî iki deryânın birleştiği” bir mekân oldu. Yani onun sâyesinde şer’î ve tasavvufî ilimlerin birbirine zıt olmadığı, bilâkis birbirini tamamlayıcı mâhiyette olup halkı kemâle erdirdiği bir kez daha ortaya çıktı. Şerîat, tarîkat ve hakîkat nurları aynı anda bir dolunay gibi gönüllere doğar oldu.

Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri Şam’a hicret ettiğinde, o mübârek beldeler de canlandı. Oraları istîlâ eden bid’atler, Hazret’in fedâkâr gayretleriyle en asgarî seviyeye indi.[20]

Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri bir mektubunda şöyle buyurur:

“Tarîkat, mârifetullâh’a nâil olma yoludur. Allah Teâlâ’nın rızâsını ve Peygamber Efendimiz’e ittibâ hasletini kazandırır. Tarîkatin esasları; fırka-i nâciye olan Ehl-i Sünnet’in akāidine yapışmak, ruhsatlardan kaçınıp azîmetlerle amel etmek, devamlı Allah Teâlâ’ya yönelip dünyanın süs ve ziynetinden, hattâ Allâh’ın dışındaki her şeyden yüz çevirmek, hadîs-i şerîfte «ihsân» diye tâbir edilen, dâimâ Allâh’ın huzûrunda bulunduğunu idrâk etme melekesini kazanmaktır. Hadîs-i şerîfte:

«İhsân, Allâh’ı görür gibi ibadet etmendir. Zira sen O’nu görmesen de, O seni görmektedir.» buyrulmuştur.[21] Yine bu yol, insanların arasında bulunurken dahî tek başına olduğun vakitlerdeki gibi Allah ile beraber olmak, dînî ilimlerin tahsil ve tâlîmi ile meşgul olmak, her mü’minin giydiği sâde kıyafetleri giymek, zikri gizlemek, nefesleri öyle bir muhâfaza etmek ki, bir nefesi bile Allah’tan gafil olarak alıp vermemek ve en yüce ahlâk sahibi olan Efendimiz’in ahlâkıyla ahlâklanmaktır.

Sözün özü, bu tarîkat, fazlası ve noksanı olmaksızın, tamamen sahâbe-i kirâmın şerefli yoludur. Yine o, Kitap ve Sünnet’in azîmetleri ile amel etmekten ibârettir.”[22]

Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri diğer bir mektubunda da şöyle buyurur:

“Muhakkak ki bütün tarîkatlerde ve bilhassa yüce Nakşibendî tarîkatinde edeplerin en mühimleri; şerîate uymak, zorlukta ve darlıkta bütün gücüyle sabretmek, bollukta ve rahatlıkta bütün varlığıyla şükretmek, Sünnet-i Seniyye’yi ihyâ etmek, çirkin bid’atlerden uzaklaşmak, kırık bir gönülle Allah Teâlâ’ya yalvarmaya devam etmek, kalbe gelen lüzumsuz düşünceleri (havâtır) -âhiretle alâkalı bile olsa- defetmek için gece gündüz durmadan çalışmaktır. Tâ ki mânevî uyanıklık ve zikir, kalpte meleke hâline gelsin; kalp dâimâ Allâh’ı görüyormuş gibi olsun ve kalbin dünya ve âhirette, hakîkî Mahbûb’dan başka bir şeyle alâkası kalmasın… Yüksek bir «hayret» hâlini dâimî zikir ve uyanıklık hâliyle mezcediniz! Bütün işlerinizde tamamıyla Allah Teâlâ’ya teslîmiyet gösteriniz!..

Gücünüzün yettiği kadar azîmetlerle amel ediniz! Bir şeyin tamamı elde edilemiyor diye, bütünüyle terk edilmesi gerekmez. Hak dostlarının çok kıymetli sözlerinden biri şöyledir:

«Allâh’a giden yollar, Resûlullah Efendimiz’in izini adım adım takip edenlerden başkasına kapalıdır.»

Asıl iş; benliği yok etmek, çok gayret göstermek, ahde vefâ ve mevcuda kanaat etmektir.”[23]

Zamanın büyük âlimlerinden Muhammed Emin Süveydî, es-Sehmü’s-Sâib isimli eserinde şöyle der:

“Mevlânâ Hâlid Hazretleri Kitap ve Sünnet ile amel etmeye çağırır, kendi amellerini de bu ikisiyle mîzân ederdi. Kalbine gelen ilham ve keşifleri, iki âdil şâhid, yani Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye’den delil bulmadan kabûl etmezdi. Bir gün bana:

«–Biz Nakşîbendîlere göre şer’î hükümler hususunda ilhâma îtibâr edilmez. Zira ilhamla amel etmek câiz değildir.» buyurmuştu. Ben:

«–Efendim, kelâm ve usûl âlimleri, Kitap ve Sünnet’e muvâfık olduğunda ilhâma îtibâr edileceğini söylüyorlar.» dedim. Bana:

«–İlham, Kitap ve Sünnet’e uygun olursa, o zaman zâten ilhâmın muktezâsıyla değil, Kitap ve Sünnet’in işaret ettiği şeyle amel edilmiş olunur!» buyurdu.

Bu ifâdeden bile Mevlânâ Hâlid Hazretleri’nin dînî mevzularda ne kadar tahkik ehli olduğu, Kur’ân ve Sünnet’e tam bir itaat hâlinde bulunduğu açıkça anlaşılmaktadır.”[24]

İmâm Âlûsî, Nüzhetü’l-Elbâb isimli eserinde hocası Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri hakkında şöyle der:

“…Fazîletlerle dolu bir gençlik yaşamış ve İslâm’ın güzelliklerini etrâfına tevzî etmiştir. Ehl-i Sünnet vel-Cemaat yolunda yürüme hususunda gâyet azimlidir. Bir ânını bile boş geçirmez, ya ilmî bir meseleyi halletmekle veya ibadetle meşgul olur. Zâhiri, davranışları ve ahlâkı çok güzeldir. Kalbi feyizli, gönül âlemi nurludur…

Sözün kısası, asrımızda hiç kimse onun kadar, bütün fazîletleri kendinde toplayamamıştır. Ben onun benzerini görmedim…”[25]

Hanefî fıkıh âlimlerinden İbn-i Âbidîn de üstâdı Hâlid-i Bağdâdî Hazretlerinden şöyle bahseder:

“…Dünyaya ve ehline meyletmezdi. Dâimâ Allâh’a yönelirdi. Farz ve nâfile türünden muhtelif ibadetlerle kendini Allâh’a verirdi. Devlet erkânının yanına gidip gelmezdi. İyiliği tavsiye, kötülükten nehyetme ve ilâhî ahkâmı tebliğ hususunda hiç kimseye tâviz vermezdi. Kınayanların kınaması kendisini Allah yolunda yürümekten alıkoymazdı. Sözü tesirli, ahlâkı çok güzeldi. Devamlı azîmetlerle amel ederdi…”[26]

İlme ve bilhassa da fıkha çok ehemmiyet veren Mevlânâ Hâlid Hazretleri, müridlerinden âlim ve hâfızlara hürmet etmelerini, güçleri nisbetinde Kur’ân ile meşgul olmalarını, fıkıh ve hadis ile diğer ilimlerden daha fazla ilgilenmelerini, irşad faaliyetlerinin Kitap ve Sünnet esasları dâhilinde yapılmasına hassâsiyet göstermelerini istemiştir. Böylece onlara, tarîkatin hedeflerine ancak şerîate sımsıkı sarılmakla ulaşılabileceğini telkin etmiştir.[27]

19. yüzyılda pozitivizmin neticesinde dinden uzaklaşan Avrupa’nın tesiriyle memleketimizde de şer’î hassâsiyetler ve mânevî duygular zayıflamaya başlamıştı. İşte bu zamana tesâdüf eden Hâlidîliğin yayılması, başlayan bu menfî cereyanlara engel olma hususunda pek müstesnâ bir vazife görmüştür. İşte Mevlânâ Hâlid g, böylesine mühim ve hassas bir mevsimde hizmet etmiş bulunan mürşid-i kâmillerin başında gelir.

O, yüzlerce halîfe yetiştirerek yolunu İslâm âleminde daha da şümullendirip olgun ve kâmil Müslümanların adedini çoğaltma hususunda pek büyük ve kıymetli bir hizmet yürütmüştür. Belki de yakın tarihimizin mânevî buhranlarını büyük ölçüde geciktiren âmillerin başında bu rûhânî yayılma ve genişleme gelir. Hakîkaten bu sâyede geniş kitlelerin mâneviyâtı takviye olmuş ve dîn, bid’atlerden muhâfaza edilmiştir.

İSTİKAMET VE SIRAT-I MÜSTAKÎM

Sevenlerini dâimâ istikâmete ve sırât-ı müstakîm üzere bulunmaya teşvik eden Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri, bir mektubunda şöyle buyurur:

“…Cenâb-ı Hak’tan bizler ve sizler için istikâmetin devâmını dileriz. İstikâmet sebeplerini tahsil etmek için bütün gayretinizle çalışınız! Zira istikâmet, bin kerâmetten daha hayırlıdır. Sizlere sünnetlerin ihyâsı, çirkin bid’atlerin yok edilmesi ve İslâmî ilimlerin neşredilmesiyle ihlâs üzere meşgul olmanızı tavsiye ederim. Seçkin üstadlarımızın edeplerine yapışmanızı, benliğinizi yok etmenizi, imkânlarınızı Allah yolunda bezletmenizi, elinizde olmayan şeylere sabretmenizi, bütün varlığınızla yegâne Melik ve Mâbûd olan Allâh’a yönelmenizi tavsiye eder ve bu garibi hayır duâlarınızda dâimâ hatırlamanızı ricâ ederim.”[28]

Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri îman esaslarını îzah ettiği risâlesinde ise şöyle buyurur:

“Sırat köprüsü kıldan ince, kılıçtan keskindir. Dünya hayatında İslâm’ı yaşamak da böyledir. İslâm’ı tam olarak yaşamaya gayret etmek, Sırat köprüsünden geçmek gibidir. Burada nefse karşı mücâdele güçlüğüne katlananlar, orada Sırât’ı kolay ve rahat geçeceklerdir. İslâm’a uymayan, hevâ ve heveslerine düşkün olanlar ise, Sırât’ı geçerken çok büyük zorluk ve meşakkatlerle karşılaşacaklardır. Bunun içindir ki, Allah Teâlâ, İslâm’ın gösterdiği doğru yola «Sırât-ı Müstakîm» ismini vermiştir. Bu isim benzerliği, İslâm yolunda bulunmanın, Sırat köprüsünü geçmek gibi olduğunu göstermektedir. Cehennemlikler, Sırat’tan geçemeyip Cehennem’e düşeceklerdir.”[29]

HACCA GİDEN KARDEŞİNE TAVSİYELERİ

Mevlânâ Hâlid Hazretleri hacca gitmek için izin isteyen kardeşi Mahmud Sâhib’e şu tavsiyelerde bulunmuştur:

“…Sana Allâh’a karşı takvâ sahibi olmanı, O’na itaati, insanlara ezâ ve cefâ vermemeni, bilhassa Harameyn-i Şerîfeyn’de daha hassas davranmanı tavsiye ederim!

Senin gıybetini yapsalar bile, sen kimsenin gıybetini yapma! Kimseden haksız yere dünyalık bir şey alma, ancak dînin alınmasını helâl kıldığı şeyleri al ve onları da hayır yollarında sarf eyle! Mü’min kardeşlerinin evlâd ü ıyâli aç dururken, sen bu malı nefsânî arzuların için harcayarak zevk u safâ peşinde olma!

Aslâ yalan söyleme, hiç kimseyi hakir görme, kendini de hiç kimseden üstün görme! Bütün gayretini kalbî ve bedenî ibadetlere ver! Bununla birlikte kendini «hiç hayırlı amel işleyememiş bir zavallı» olarak gör! Çünkü niyet, ibadetlerin rûhudur. İhlâs olmadan da niyet mümkün değildir. Senden daha büyük olanlara bile ihlâs gerekirse sana nasıl gerekmesin?! Allâh’a yemin ederim ki, annemin beni doğurduğu günden beri tek bir hayırlı amel işlediğime inanmıyorum, sen ise beni kendinden daha hayırlı görüyorsun!

Eğer kendi nefsini bütün hayırlı işlerde iflâs etmiş olarak görmüyorsan bu, cehâletin en son noktasıdır. Kendini iflâs etmiş olarak görünce de sakın Allâh’ın rahmetinden ümidini kesme! Zira Allah Teâlâ’nın fazl u ihsânı, kul için bütün insanların ve cinlerin amelinden daha hayırlıdır. Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:

«De ki; Allâh’ın lûtfuyla, rahmetiyle, evet ancak bununla ferahlasınlar! Bu, onların toplayıp biriktirdiklerinden daha hayırlıdır.» (Yûnus, 58)

İbn-i Abbas (r.a.) bu âyetin tefsîrinde, “onların topladıkları” lâfzının “kesbettikleri, yani kazandıkları” mânâsına geldiğini ifâde eder.

Şeytanın, akıllarıyla oynadığı kişiler gibi Allah Teâlâ’nın fazlına güvenerek ibadetleri de terk etme! Kalbî zikre devam et! Yolda yürürken dahî bu zikirde zayıflık gösterme!

Bütün işlerinde Allah Teâlâ’nın gücüne, kuvvetine ve kudretine sarıl! Sâdât-ı kirâmın rûhâniyetinden yardım iste! İlim erbâbına ve Kur’ân-ı Kerîm hâfızlarına hürmet göster! Yapabildiğin kadar Kur’ân-ı Kerîm ile meşgul ol! Fıkıh ilmiyle, diğerlerinden daha fazla meşgul ol!

Kalbî huzûrunu devam ettirme gayretin, seni bunlardan alıkoymasın! Zira kalpteki dâimî zikir hâli ile zâhirî işleri birlikte götürememek, meşrep darlığının ve zayıflığın alâmetidir.

Teheccüd, işrak, evvâbîn, duhâ gibi nâfile namazlara devam et! Devamlı abdestli bulunmaya gayret et! Az uyu! Günde üç defa şu tesbîhi çek:

«Ben Allâh’ı; mahlûkâtı sayısınca, kendisinin hoşnut olacağı kadar, Arş’ının ağırlığınca ve bitip tükenmeyen kelimeleri adedince ulûhiyet makâmına yakışmayan sıfatlardan tenzih eder ve O’na hamd ederim.» (Müslim, Zikir, 79)

Senden taleb etseler bile idarecilerin işlerine karışma! Müslümanların imâmının, vezirlerinin, emirlerinin ve askerlerinin ıslâhı ve sâlihlerden olması için duâ et! Cenâb-ı Hak’tan, İslâm’ın kâfirlere ve bid’atçilere gâlip gelmesini taleb et!

Senin yapman gereken şey; benliğini terk etmek, bütün cehd ü gayretini Allah yolunda bezletmek, elinde bulunan mala kanaat etmek ve Makâm-ı Mahmûd Sahibi’nin sünnetine sıkıca sarılmaktır!..”[30]

HZ. MEVLANA HALİD-İ BAĞDADİ’NİN SANAT YÖNÜ

İlim ve tasavvufta zirve bir şahsiyet olan Hâlid-i Bağdâdî Hazretlerinin şiir sahasında da müstesnâ bir liyâkati vardır. Yazdığı şiirler, onun rûhî derinliğinin terennümleri ile dolu bir sır ve hikmet deryâsıdır. Bu büyük deryânın toplandığı bir “Farsça Dîvân”ı vardır ki, güzelliğiyle gönülleri hayretler içinde bırakır.

Dîvânı mütâlaa edildiğinde Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin gönlünde dâimâ bir mahşer kaynadığı görülür. Onun Cenâb-ı Hakk’a, Peygamber Efendimiz’e, Kâbe’ye ve üstâdına olan muhabbeti gönlünden taşarak, âdeta inci tâneleri hâlindeki gözyaşlarıyla kalemine mürekkep olarak akar. Oradan da emsalsiz bir sanat hârikası olarak mısrâlara dökülür.

İlâhî muhabbete dâir beyitlerinden birkaçının mânâsı şöyledir:

“Ey Rabbim! Sana hakkıyla hamd ü senâda aslâ bulunamam! Zâten böyle bir şeyi iddiâ etmek, ölüm kokusunu alan bir kişi için ahmaklıktır.

Vallâhi bana ebedî bir hayat verilse ve benim Allâh’a hamd ü senâ etmekten başka bir işim olmasa;

Vücudumdaki her kıla, binlerce lisan konuşabilen iki bin dil verilse;

Kalbime vesvese vererek beni meşgul etmemeleri için nefs ile şeytan benden uzaklaştırılsa;

Ben de bütün varlığımla hiç ara vermeden ömrümü O’nun hamd ü senâsına sarf etsem;

Bütün bu yaptıklarımla bir tek nîmetin bile hamdini îfâ edemem! Nerede kaldı ki tek tek veya tamamıyla bütün nîmetlerine şükredebileyim… Zira şükretmek de ayrı bir nîmettir!”[31]

Resûlullah Efendimiz’e duyduğu aşk ve muhabbetle nazmettiği beyitlerden birkaçının mânâsı da şöyledir:

“Selâm olsun Sana ey Peygamber ki yeryüzü istirahatgâhın olduğundan beri kara toprak, mavi gökyüzüne karşı yüz naz etmektedir.

Selâm olsun Sana ey Peygamber ki yüksek mertebelerin en yükseği bile, Sen’in Allâh’a yakınlık mertebenden yüz binlerce sene daha aşağıdadır.” (Dîvân, beyt: 130-131)

“Ey bütün mahlûkâtın en hayırlısı! Ben nerede, Sana selâm vermek nerede? Sana Âlemlerin Rabbi’nden her dem yüzlerce selâm olsun!

Ey âsîlerin sığınağı! Sayısız hatâlarımla beni himâyene alman için kapına geldim. Âh o mübârek ayağını bastığın eşiği her zaman doya doya öpebilsem!” (Dîvân, beyt: 136-137)

“Ey gönül, uyanık ol! Zira bu mübârek topraklarda ezelî güzelliğin nûrundan, uyanık kalplere devamlı tecellîler yağıyor.” (Dîvân, beyt: 172)

“Dünyayı bir incir çekirdeğine sığdırmak belki mümkündür, lâkin O’nun medhi, ifâde dünyasına sığmaz!” (Dîvân, beyt: 188)

“Mâşâallah ne cömert bir zât ki O’nun cömertlik fışkıran varlığı sebebiyle denizden inci, taştan yâkut, dikenden gül çıkıyor!

Şayet gül bahçesinde O’nun güzel ahlâkından bahsedilse, ağzını açıp tebessüm etmeyen bir gonca bile kalmaz!

Şan ve şöhret sahibi kimselerin feryâd ü figân ettiği o kıyâmet gününde, kurtuluş ancak O’nun güzel iltifâtı ile mümkün olur.” (Dîvân, beyt: 192-194)

“Şayet Habîbullah sıfatıyla Mahşer meydanına gelmezse, orada bekleyen peygamberlerin bile ödleri kopar.” (Dîvân, beyt: 211)

“Ey Hâlid! Şayet sen Resûlullah Efendimiz’in bir tek saçını iki dünya ile değiştirirsen, bu adam henüz reşid olmamış diye senin üzerine hacr koyarlar. (Akıllı değil diye akit ve mâlî tasarruf hürriyetini kısıtlarlar.)” (Dîvân, beyt: 513)

Mevlânâ Hâlid Hazretleri, ebedî saâdeti kazanmaya teşvik mâhiyetindeki beyitlerinde de şöyle buyurur:

“Ey canım! Sakın ebedî saâdeti dünyaya değişme! Dikkatle bakarsan görürsün ki, bütün dünya ancak bir iki nefesten ibârettir.

Dünyada kaldığın müddetçe şahlık sırası hep sende olsa, yine de başlangıcın baş ağrısı, âkıbetin de hep pişmanlıktır.” (Dîvân, beyt: 452-453)

HZ. MEVLANA HALİD-İ BAĞDADİ’NİN GÜZEL AHLAKI VE FAZİLETLERİ

Hâlid-i Bağdâdî g devamlı Cenâb-ı Hakk’a ilticâ ve tazarrû hâlinde bulunurdu. Sıkıntı ve meşakkatlere tahammül gösterirdi.

Hoşsohbet idi. Latîfesi tatlı, konuşması huzur verici idi. Îzah ve açıklamaları gâyet hikmetli idi. Kalbi metîn, sözü açık ve lisânı akıcı idi. Dullara ve yetimlere kol kanat gererdi. Dâimâ İslâm’a hizmet etmek ister ve her fırsatı değerlendirirdi. Şam’a hicret ettiğinde, yıkılmaya yüz tutmuş pek çok câmiyi ihyâ etti. Oraları, namazların ikāmesi ve evrâd ü ezkâr ile şenlendirir, ilâhî emir ve nehiylere riâyet hususunda halkı irşâd ederdi.[32]

Mevlânâ Hâlid Hazretleri, son derece heybetli ve vakar sahibi idi. Yeme, içme, giyme, uyuma, oturma, kalkma ve diğer fiillerinde Peygamber Efendimiz’in Sünnet-i Seniyye’sine titizlikle riâyet ederdi. Hizmetlerinde bulunanlar, onun herhangi bir sünneti veya ilâhî emri terk ettiğini hiç görmediklerini ifâde ederlerdi. Hattâ takvâ sahibi bâzı âlimler, onunla bir sene beraber bulunarak mescide giriş ve çıkışta dâimâ sağ ayağıyla girdiğini ve sol ayağıyla çıktığını gördüler. Onlar da bir kez olsun, sünnete uymayan bir fiiline rastlayamadılar. Bu sebeple pek çok âlim; “Resûlullah’ın sünneti hususunda emîn bir şahsiyet” diyerek ona intisâb etti.[33]

Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri cömertlerin sultânı idi. İhsan ve merhamet sahibiydi. Fakirlere, gariplere, yetimlere, son derece şefkatle infak ve ihsanda bulunurdu. Onların şahsiyetlerini hiç rencide etmezdi. Kötü insanlara bile çirkin söz söylemek istemez:

“–Ben lânetçi olmayı istemem!” buyururdu.[34]

Mevlânâ Hâlid Hazretleri, ilim ve irfanda uçsuz bucaksız bir deryâ gibiydi. Buna rağmen hocaları ve arkadaşlarına karşı çok mütevâzı davranır, çok iyi bildiği pek çok meseleyi bilmezlikten gelerek gurur ve kibirden kendisini muhâfaza ederdi.[35] O, ilmi ile amel eden ulemâ için kâmil bir örnekti. İbadetlerinde aslâ kolaya kaçmazdı. Kanaatkârdı. Zamanını hiç boş geçirmez, en güzel şekilde değerlendirirdi. Her hâliyle övülmeye lâyık, örnek bir şahsiyetti.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri, yetiştirdiği talebelerinden kemâle erip yükselenlerin her birini bir ülkeye gönderirdi. Böylece her tarafa şerîat, tarîkat, hakîkat ve mârifet feyizlerinin dağılmasını temin yolunda büyük hizmet görürdü. Ölü kalpleri Cenâb-ı Hakk’ın lûtfuyla canlandırır, mânevî bir bahar ikliminde yaşatırdı. Niceleri, uzak diyarlardan gelip onun talebesi olmaya âdeta can atardı. İrşâdının bereketiyle kalplerdeki dünyevî temâyüller bertaraf olurdu.

Mevlânâ Hâlid Hazretlerinin nazarları çok güçlü ve tesirli idi. Bir gün yolda yürürken Cenâb-ı Hakk’ın lûtfu ve gönlüne verdiği ilhâmıyla bir Hıristiyana nazar eyledi. Hristiyan, o anda mânevî bir cezbeye kapıldı ve ağlayarak Mevlânâ Hâlid Hazretlerinin peşine düştü. Kendisini kaplayan hidâyet heyecanıyla Hazret-i Pîr’in evine girdi ve o mübârek kapıdan Müslüman olarak çıktı. Gönlündeki sürur ve nur, âdeta yüzüne aksediyordu.[36]

Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri, Cenâb-ı Hakk’ın mârifet ve muhabbetindeki ilâhî lezzeti kulların gönlüne aşılamak için çok gayret ederdi. Nitekim şu mânâdaki beyti, onun bu hâlini ne güzel tasvir eder:

“Gönlüm alev içinde, bağrım yanarak, sokak sokak, kapı kapı dolaşırım!

Kimse benim yâr ve diyârımdan âvâre kalmasın diye uğraşırım!”[37]

Üstâdı Abdullah Dehlevî Hazretleri, Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri ile alâkalı olarak Rumeli âlimlerine yazdığı bir mektupta, onun sahip olduğu mânevî kıymet ve dereceyi şöyle ifâde buyurur:

“Allah Teâlâ’ya hamd ederim. Resûlü’ne salât ve selâm ederim. Ey o bereketli Rumeli memleketinin hürmete lâyık, fazîletli âlimleri, kıymetli devlet adamları, kumandanları, hâkimleri ve ileri gelen şerefli ve çok değerli mü’min kardeşlerimiz! Biliniz ki, zâhir ve bâtının fazîlet ve meziyetlerine sahip Mevlânâ Hâlid -Allah Teâlâ ona âfiyet ve selâmet versin- aldığı bir sırrî işaretle, bu hiç sayılan fakirin yanına geldi. Nakşibendî-Müceddidî yolunda el alıp halvette zikir, murâkabe, râbıta ve bu yolun bütün vazifelerini ikmâlde merhaleler katetti. Allah Teâlâ’nın inâyeti ve büyüklerimizin himmetiyle dâimî zikre, uyanıklığa, hiçliğe, vâridâta, mânevî keyfiyetlere ve sırrî hakîkatlere kavuştu…

Bu hâl ve makamlara erişince, kendisine, ümmet-i Muhammed’i irşâd için icâzet ve hilâfet verdik… Onun eli benim elimdir, onu görmek beni görmektir, onu sevmek beni sevmek, ona düşmanlık bana düşmanlık, onu inkâr beni inkârdır… Sizden arzum ve isteğim, ona hürmet ve tâzim göstermenizdir. Bu fakire düşen de onun için hayırlar dilemek, uzun ömürlü olması ve her türlü zarar ve sıkıntıdan korunması için duâ etmektir. Hadîs-i şerîfte:

«İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır.» buyrulur. (Beyhakî, Şuab, VI, 117; İbn-i Hacer, Metâlib, I, 264)

Böyle bir kâmil mürşidin orada bulunmasını büyük bir nîmet biliniz! Onu sevmeyi, ona dost olmayı, hukûkuna ve âdâbına riâyet etmeyi vâcip biliniz!

İhsân mertebesi, dîn-i mübînin rûhudur. Sübhânallah! İşte Mevlânâ Hâlid’in huzûr ve sohbetinde bu mertebe ele geçmektedir. Bunun yanında âhirete istikâmetlenme ve dünyanın nefsânî arzularından yüz çevirme kolaylığı hâsıl olmaktadır…

Tasavvuf devirlerinin hiçbirinde bu kadar çok feyzin bulunduğunu bilmiyorum. Kendisini takviye edip korumak, ihlâs ve muhabbetle sohbetinde bulunup ondan istifâde etmek lâzımdır. Muhammed Bâkì Billâh Hazretlerinin talebeleri arasında İmâm-ı Rabbânî Hazretlerinin nasıl apayrı bir yeri varsa, bu fakir ve âciz kulun talebeleri arasında da Mevlânâ Hâlid’in apayrı bir yeri vardır… Allâh’a tekrar tekrar hamd ü senâlar olsun!..”[38]

HZ. MEVLANA HALİD-İ BAĞDADİ’NİN TEVAZUSU

Hâlid-i Bağdâdî Hazretlerinin mânevî makâmı yükselip Cenâb-ı Hakk’a yakınlığı arttıkça tevâzuu da artmıştır. Kalbini dâimâ kontrol etmiş, gaflete düşüp de Cenâb-ı Hak’tan uzaklaşmamak için her an teyakkuz hâlinde bulunmuştur. Hiçbir zaman nefsinden râzı, hâllerinden emîn olmamıştır. Yine hiçbir zaman Allâh’ın azâbından kendini selâmette görmemiş ve Rabbine kulluktan ayrılmamıştır.[39]

Bir kişi ondan, tarîkat ehli birini irşad kapısından tard etmesini istemişti. Hâlid-i Bağdâdî g ona şu mektubu yazdı:

“Efendim! Bu fakir kul, fâsık bir mü’min gördüğümde mutlakâ onun benden daha iyi olduğuna inanırım. Çünkü onun îmânı sâbit, günahı ise benden gizlidir. Benim nefsimin kötülükleri ise bana âşikârdır. Son nefes(te kimin kurtulacağı) meçhuldür. Nice fâsık ve fâcir var ki, kâmil velîlerden olmuştur. Nice verâ sahibi sâlih kişiler de vardır ki, aşağıların en aşağısına düşmüşlerdir. Allah Teâlâ’dan kendime, sana ve bütün Müslümanlara âfiyet dilerim. Hâsılı, benden daha fazîletli olduğuna inandığım hâlde bir kişiyi bu yoldan tard etmem mümkün değildir.”[40]

Hemen hemen her mektubunda, muhâtabından son nefeste îmân ile vefât edebilmek ve İslâm’ı hayatın her alanına en güzel şekilde yansıtabilmek için duâlar taleb etmiştir. Bunlardan birkaç misâl şöyledir:

“…Sizden ricam, hüsn-i hâtime ile (son nefesi îmân ile vererek) Rabbime kavuşabilmem ve Mahlûkâtın En Hayırlısı’nın r Sünnet’ine tâbî olabilmem için duâlarınızda beni hatırlamanızdır.”[41]

“…Güzel ahlâkınızdan ve şerefli tabiatınızdan ricam; bu miskini Sünnet-i Seniyye’ye istikâmet üzere bağlı kalabilmem ve tertemiz İslâm dîni üzere ölebilmem için duâdan unutmamanızdır.”[42]

“…Mektupların cevaplarını yazmam için ısrar etme… İnsanların mektuplarıyla uğraştığımda, birçok hayırdan mahrum kalıyorum. Kim beni seviyorsa, hüsn-i hâtime ve Sünnet-i Seniyye’ye ittibâ hususunda muvaffak olmam için duâ etsin! Ben de aynı şekilde ona duâ ediyorum. Fazla mektuplaşmaya hâcet yok!”[43]

Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri, acziyetini ve kusurlarını hiç unutmaz, her an gözünün önünde tutardı. İnsanın, kulluk yolundaki hatâ ve kusurlarına mâzeret bulmaktan vazgeçmesi ve aczini îtirâf edip istiğfâra sarılması gerektiğini ifâde ederdi. Bunu şiirlerinde şöyle dile getirmiştir:

“Dün akıl beni tenkid ederek: «Ey günahkâr, yaptığın kötü işlerden dolayı iyice mahcup oldun!» dedi.” (Dîvân, beyt: 284)

“Benimle akıl arasındaki mücâdele sabaha kadar devam etti. O hep beni kınarken ben mâzeretler ileri sürüyordum.” (Dîvân, beyt: 286)

 “Sonunda yalvararak akla dedim ki: «Ey bütün incelikleri gören akıl! Mâdem özür beyânı geçerli değil, o hâlde ben ne yapmalıyım?

Dedi ki: «Ben kusurluyum, suçumu îtirâf ediyorum, mahcûbiyetimden dolayı güçsüz, utangaç ve şaşkınım…» demelisin!” (Dîvân, beyt: 291-292)

“Benden sâlih bir amel aslâ sâdır olmadı! Günahlarım ise o kadar çok ki sözle anlatılamaz!

Ben kötü amellerimden dolayı utanmaktayım. Ne ihlâsla yaptığım bir ibadetim var, ne de özür beyân edecek bir dilim!” (Dîvân, beyt: 1085-1086)

“Ömrüm lüzumsuz ve dağınık işlerde boşa geçti, yazık! Hiçbir vakit kıyâmet ve âhireti aklıma getirmiyorum, yazık!

Zavallı ben, her an nefsânî arzular üzerine binâ kuruyorum. Bu sebeple amel sarayımın temelleri çok zayıf olacak, yazık!” (Dîvân, beyt: 704-705)

O koskoca ilim ve irfan deryâsı, ilâhî azamet karşısında bütün varlığıyla hiçlik katresinin sonsuz ufuklarına dalmış, böylece Hak katında gittikçe artan bir mânevî zenginliğe ve erişilmez mertebelere nâil olmuştur.

HZ. MEVLANA HALİD-İ BAĞDADİ’NİN HASTALIĞI VE SON ANLARI

Şam’da müthiş bir tâun (vebâ) hastalığı zuhûr etmişti. Bu sebeple Mevlânâ Hâlid Hazretleri, şehirden çıkmak istemedi. Ahâliye de tâundan ölenlerin şehîd olacağı hakkında hadîs-i şerîfler okudu. Bu esnâda bir kimse geldi ve:

“–Efendim! Duâ edin de bana tâun bulaşmasın!” diye yalvardı. Hazret-i Pîr, duâ etti ve bu şahsa tâun hastalığı bulaşmadı.

“–Efendim, kendiniz için de duâ etseniz!” denilince:

“–Rabbime kavuşmayı istememekten hayâ ederim!” buyurdu.[44]

Oğullarından önce Bahâüddîn, bir müddet sonra da Abdurrahman tâuna yakalanıp vefât etti. Mevlânâ Hâlid Hazretleri, evlâtlarının definleri sırasında kendi rıhletinin de yakın olduğunu hissetti. Talebelerine kabrini hazırlamalarını söyledi ve nereye defnolunacağını bildirdi. Talebeleri, bu emri yerine getirme hususunda gönüllerini saran ayrılık elemi sebebiyle biraz tereddüt ettiler. Bunu gören Mevlânâ Hâlid Hazretleri, Şeyh Abdülkâdir’i yanına çağırdı ve:

“–Kabrimi muhakkak bugün kazın! Çünkü kazarken bir taşa rastlayacaksınız. Eğer onu kırmayı vefat günüme bırakırsanız, kabrimi belki vaktinde hazırlayamazsınız.” dedi. Emri derhâl yerine getirildi.

Bir gün Mevlânâ Hâlid Hazretleri, Şeyh İsmâil Gazzî’ye:

“–Bütün kitaplarımı vakfettim.” buyurdu.

O gün, vefât eden ikinci oğlu Abdurrahman dolayısıyla tâziyeye gelenleri kabûl etti. Ziyaretçiler gittikten sonra Şeyh İsmâil Efendi’ye:

“–Bugün yanımda kalınız!” dedi. Sonra da:

“–İnsanların; «Mevlânâ Hâlid kerâmet izhâr ediyor!» demelerinden korkmasaydım, bugün bütün sevdiklerim ve dostlarımla vedâlaşırdım. Öyle zannediyorum ki bu cuma gecesi büyük yolculuğa çıkıyorum.” buyurdu.

O esnâda kendisine getirilen yemeğe bakarak:

“–Bu ve bundan başka yemeklerden yemeyeceğim! Ölümü isteyen, hem de yemek yiyen birini gördünüz mü hiç?” buyurdu.[45]

İbn-i Âbidîn Hazretleri şöyle anlatır:

“Vefât eden oğlu sebebiyle tâziyede bulunmak üzere üstâdım Hâlid-i Bağdâdî Hazretlerinin huzûr-i âlîlerine çıktım. Nurlu çehresinin tebessüm ettiğini gördüm. Bana:

«–Kalbimde, bu acı hâdiseye üzülmekten ziyâde hamd ve rızâ hâli bulunduğu için Allâh’a hamd ediyorum!» buyurdu.

Sonra salı günü bir daha ziyaretlerine gittim ve:

«–Efendim! İki gecedir rüyamda Hazret-i Osman bin Affân’ın vefât etmiş olduğunu ve benim de cenâze namazını kıldırdığımı görüyorum.» dedim.

«–Bu fakir Hazret-i Osmân’ın evlâdındandır…» buyurdular. Sanki bu rüyada kendisinin kastedildiğine işaret ediyorlardı.”

İbn-i Âbidîn, bu rüyayı anlattığına çok pişman oldu ve kederlendi.[46]

Mevlânâ Hâlid Hazretleri, tıpkı Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri gibi ölümü âdeta bir “şeb-i arûs” olarak karşılıyor ve etrâfındakilere şu tavsiyelerde bulunuyordu:

“Malımın, arazilerimin, hattâ evimin üçte birini hayır işleri için vasiyet ettim… Vasîlerim kabrimin yakınlarına hayrât olarak bir su sarnıcı yapsınlar. Benim kabrime, çocuklarım, akrabalarım ve halîfelerimin kabirleri üzerine, tâzim ifâdeleri olmadan ve lâkab kullanmadan işaret koysunlar. Meselâ; «Bu, Kerîm olan Mevlâsının rahmetine muhtaç, filân oğlu filân en-Nakşibendî el-Müceddidî’nin kabridir.» gibi bir ibâre yazsınlar. Malımın üçte birinin bin kuruşunu namaz iskātım için versinler…

Fakir kardeşlerimizin iâşeleri bu üçte birden temin edilecektir. Onlara yemek hazırlayınız! Medresede namaz kılmayı ihmâl etmeyiniz! Orada Hatm-i Hâcegân yapılmasını da istiyorum.

Sakın benim ardımdan şekil ve şemâilimi sayarak ve bağırıp çağırarak ağlamak sûretiyle rûhuma eziyet etmeyiniz. Her yana bu yollu mektuplar yazarak vefâtıma hiç kimsenin üzülmemesini ve ağlamamasını tembih ediniz. İmkânı bulunan ve muhabbetinde sâdık olan kişilerin kurbanlar kesip sevâbını bana hediye etmesini isterim. Bâzı sekir ehlinin dediği gibi; «Arkamdan sadaka gönderilmesine ve Kur’ân okunmasına ihtiyacım yok!» demiyorum. Bilâkis Fâtiha ve İhlâs-ı Şerîf’lere çok ihtiyacım var.

Sizler beni hoş görünüz. Diğer beldelerdeki bütün mensuplarım da haklarını helâl etsinler!

Hepiniz birlik ve ittifak içinde olunuz! Benliği ve nifâkı terk ediniz! Kabirde gözümü aydın edecek amel-i sâlihler işleyiniz!”

Daha sonra harem tarafına geçti. Abdest alıp iki rekât namaz kıldı ve; “Şimdi tâuna yakalandım.” dedi. Allâh’a yönelip, yüzünü kıbleye çevirdi. Zikir, murâkabe ve münâcât ile meşgul oldu. Eleminden dolayı “Âh, vâh!” ettiği duyulmuyordu. Bütün âzâlarında, hattâ saçlarında bile zikrullâh’ın alâmetleri görülüyordu. Akşam ezanı okunmaya başlayınca müezzine icâbet ederek dört defa; “اَللّٰهُ حَقٌّ: Allah Hak’tır!” buyurdu. Sonra da şu âyet-i kerîmeleri tilâvet etti:

“Ey huzûra ermiş nefs! Sen Rabbinden râzı, O da senden râzı olarak Rabbine dön! Kullarımın arasına katıl ve Cennet’ime gir!” (el-Fecr, 27-30)

HZ. MEVLANA HALİD-İ BAĞDADİ NE ZAMAN VEFAT ETTİ?

Ardından büyük bir mânevî sürûr içinde muazzez rûhunu şehîden Rabbine teslîm eyledi. (13 Zilka‘de 1242 Cuma)

HZ. MEVLANA HALİD-İ BAĞDADİ’NİN KABRİ NEREDE?

Dünyadan ayrılmasıyla yerli-yabancı herkesin âdeta kalbi eridi. Her taraf ağlama ve hıçkırık sesleriyle doldu. Onu tanıyıp da üzüntüsünden içli içli “Âh vâh!” etmeyen hiçbir mü’min kalmadı. Şam’da Kāsiyûn Dağı’nın eteğindeki Nûr Tepesi’ne defnedildi. Burası bugün Sâlihiye diye zikredilir.[47]

Cenâzesinde o güne kadar görülmemiş büyük bir kalabalık toplandı. Cenâze namazı, talebesi İbn-i Âbidîn Hazretleri tarafından kıldırıldı.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri, kabre konurken mübârek naaşlarından etrâfa, âdeta ruhları okşayan gâyet hoş bir râyiha yayıldı. Orada bulunan herkes, bu latîf kokuyu hissetti. Bâzı ehl-i hâl ziyaretçiler, bu güzel kokunun hâlâ hissedilmekte olduğunu söylerler.

Hak dostlarının sertâcı, âlimler ve ârifler sultânı olan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretlerinin hâlâ feyzi cârî, himmeti âlîdir.

HZ. MEVLANA HALİD-İ BAĞDADİ’NİN HİKMETLİ SÖZLERİ

  • “Şerîat âlimleri ve müşâhede ehli ârif zâtlar şu hakîkat üzerinde ittifak etmişlerdir ki, bir kimsenin kendi nefsini beğenmesi, başkalarını hor görmesi ve diğer insanlardan daha takvâ sahibi olduğuna inanması, büyük günahların en büyüklerindendir.”[48]
  • “Şunu bilin ki hakîkatte dünya, geçici bir gölge ve kul ile Mevlâsı arasına giren bir perdedir. Kalbinde zerre miktârı dünya muhabbeti bulunan kişi, hakîkî kul sayılmaz. Dünyayı kabuğuyla ve özüyle birlikte (kalbinden) atmayan kişi makbûl değildir.”[49]
  • “…Emîr ve vezirlerin iyiliği bütün insanların iyiliği demektir. Allah sizleri de o güzel hâl ile süslesin! Onların bozulması da aynı şekilde bütün halkın bozulması demektir. Allah sizi o fenâ hâlden muhâfaza buyursun! Peygamber Efendimiz duâyı herkese umûmî olarak yapmamızı emir buyurmuştur. Hiç şüphe yok ki, tebliğ edilmese bile, sûfîlerin âdeti, kerem sahibi vezirlere, diğer bütün müslümanlara ve İslâm’a duâ etmeye âzamî derecede îtinâ göstermektir.”[50]
  • “Sizlere, çokça zikretmenizi, devamlı Cenâb-ı Hakk’a ilticâ etmenizi, fânî dünyanın süslerinden yüz çevirmenizi, bâkì olan âhirete çok fazla rağbet etmenizi, ölümü ve kabirdeki yalnızlığı hatırlamanızı, hesap ve ilâhî huzûra çıkma günü için var gücünüzle hazırlanmanızı, Sünnet-i Seniyye’ye yapışmanızı, çirkin bid’atlerden yüz çevirmenizi, İslâm’ın muzaffer olması, dinden dönen alçakların ve din düşmanlarının yardımsız kalması için duâ etmenizi tavsiye ederim.”[51]
  • “Bütün fiil ve sözlerinizde kendi güç ve kuvvetinizden vazgeçerek Allâh’ın güç ve kudretine sıkıca sarılın!”[52]
  • “Her virdin bir vâridi (gönle doğan ilhâmı) vardır.”[53]
  • “«Bâtın ashâbı» denilen ilâhî sırlara vâkıf âriflerden, hattâ nebîlerden feyz alabilmek, üç ana sebebe bağlıdır. Bunlar:

– İhlâs,

– Edep ve

– Ehlullâh’a muhabbet beslemektir.

Zira feyz, ancak ehlullah’tan alınır. Bir mürîdin kalbinde ihlâs yoksa veya evliyâullâh’a karşı edebe mugâyir hareketleri varsa, Hak dostlarının feyz dolu derûnları bu mürîde meyletmez.

Muhabbet ise, feyzin artmasına sebeptir. Bu üç şey bir kişide ne kadar çok olursa o kadar fazla feyz almasına vesîle olur.”[54]

  • Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri, meşhur “Cibrîl Hadîsi”ni şerh ederken, Cebrâil’in (a.s.) gelip Resûlullah Efendimiz’in huzûruna diz çökerek dizlerini Efendimiz’in dizlerine dayaması hâdisesinden bahsederken şöyle buyurur:

“Cebrâîl’in (a.s.) böyle oturması, âdâba muhâlif gibi görünüyorsa da, onun bu hâli şu mühim hususları tâlim etmektedir:

– Dînî bilgileri öğrenme hususunda utanmak doğru değildir.

– Üstâda gurur ve kibir yakışmaz.

Cebrâîl (a.s.) bu hâli ile ashâb-ı kirâma, herkesin, dînî meselelerini muallimlere serbestçe ve sıkılmadan sorup öğrenmesi lâzım geldiğini anlatmıştır. Zira dîni öğrenme, öğretme ve Allah Teâlâ’nın hakkını ödeme hususunda hayâ edilmez!”[55]

  • “İslâm ile şereflenen bir kişi nasıl olur da geceyi tamamen uykuya verip Allah Teâlâ’nın emânetini muhâfaza etmez?! Cenâb-ı Hakk’ın bize en mühim emânetlerinden biri, seherlerde kalkıp kıyâma durmaktır.”[56]

[1] İbrahim Fasîh, el-Mecdü’t-Tâlid, s. 125; Hasan Şükrü, Şemsü’ş-Şümûs, s. 207, 219.

[2] İbrahim Fasîh, a.g.e, s. 125.

[3] İbrahim Fasîh, a.g.e, s. 126.

[4] Hâlid-i Bağdâdî, Dîvân, beyt: 47.

[5] İbrahim Fasîh, a.g.e, s. 129-130.

[6] Kavak, Dîvân-ı Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, beyt: 806.

[7] Kevserî, İrğâmu’l-Merîd, s. 55-56.

[8] Nedvî, İmâm-ı Rabbânî, s. 405.

[9] Bkz. Heyet, Evliyâlar Ansiklopedisi, VIII, 185-186.

[10] Bkz. Abdullah Dehlevî, Mekâtîb-i Şerîfe, s. 83, no: 73; İbn-i Âbidîn, Sellü’l-Hüsâm, s. 322; İbrahim Fasîh, a.g.e, s. 131.

[11] İbrahim Fasîh, a.g.e, s. 132-133.

[12] İbrahim Fasîh, a.g.e, s. 136, 138.

[13] İbrahim Fasîh, a.g.e, s. 134-135.

[14] İbrahim Fasîh, a.g.e, s. 137; Hasan Şükrü, a.g.e, s. 232.

[15] Hasan Şükrü, a.g.e, s. 249.

[16] Abdullah Dehlevî, a.g.e, s. 47, no: 32; s. 83, no: 73; Raûf Ahmed, Dürrü’l-Meârif, s. 70.

[17] İbrahim Fasîh, a.g.e, s. 133; Hasan Şükrü, a.g.e, s. 212.

[18] İbrahim Fasîh, a.g.e, s. 151; Hasan Şükrü, a.g.e, s. 245.

[19] el-Hucurât, 1.

[20] Es‘ad Sâhib, Buğyetü’l-Vâcid, s. 190-191, no: 56.

[21] Buhârî, Îman, 37; Müslim, Îman, 1.

[22] Es‘ad Sâhib, a.g.e, s. 78, no: 4.

[23] Es‘ad Sâhib, a.g.e, s. 81, no: 5.

[24] Es‘ad Sâhib, a.g.e, s. 294.

[25] Es‘ad Sâhib, a.g.e, s. 296.

[26] İbn-i Âbidîn, a.g.e, s. 319.

[27] Bkz. Es‘ad Sâhib, a.g.e, no: 28, 35, 42, 76, 78, 88, 93, 99, 100.

[28] Es‘ad Sâhib, a.g.e, s. 267, no: 98.

[29] Kemahlı Feyzullah, Herkese Lâzım Olan Îmân, İstanbul 1997, s. 56.

[30] Es‘ad Sâhib, a.g.e, s. 138-141, no: 28.

[31] Kavak, Dîvân, beyt: 1140-1146.

[32] İbn-i Âbidîn, a.g.e, s. 323-324.

[33] İbrahim Fasîh, a.g.e, s. 155.

[34] Hasan Şükrü, a.g.e, s. 233, 270.

[35] İbn-i Âbidîn, a.g.e, s. 319; Hasan Şükrü, a.g.e, s. 207.

[36] Hasan Şükrü, a.g.e, s. 233.

[37] M. Es‘ad Efendi, Dîvân-ı Es‘ad, s. 111.

[38] Abdullah Dehlevî, a.g.e, s. 217-220, no: 109.

[39] Es‘ad Sâhib, a.g.e, s. 120.

[40] Es‘ad Sâhib, a.g.e, s. 120-121, no: 16.

[41] Es‘ad Sâhib, a.g.e, s. 128, no: 18.

[42] Es‘ad Sâhib, a.g.e, s. 141, no: 29.

[43] Es‘ad Sâhib, a.g.e, s. 246, no: 85.

[44] Şuna da dikkat etmek gerekir ki her mü’min, hem kendisinin hem de diğer hastaların şifâsı için Rabbine yalvarmalı, şifâ sebeplerine tevessül etmelidir. Hâlid-i Bağdâdî Hazretlerinin bu hâdisedeki tavrı ise, bulunduğu mânevî makâma has bir durumdur. Hattâ bu hâl, enbiyâ ahlâkından bir akistir. Nitekim Hak Teâlâ, Hz. Eyyûb’ü (a.s.) çok çetin imtihanlardan geçirmiş, bu imtihanlardan biri olarak da onun vücûduna ağır bir hastalık vermişti. Hz. Eyyûb (a.s.) yıllar süren bu hastalığı boyunca bir kez olsun şikâyet ve feryatta bulunmadı. Hanımı ona:

“–Sen bir peygambersin; duân makbûldür. Duâ et de şifâya nâil ol!” dediğinde o azîz Peygamber:

“–Allah bana seksen sene sıhhat verdi. Hastalığım ise henüz seksen sene olmadı. Ancak birkaç senedir muzdaribim. Cenâb-ı Hak’tan sıhhat taleb etmeye teeddüb ederim!” buyurdu.

Yani enbiyâ ve evliyânın, Cenâb-ı Hakk’a olan yakınlıkları sebebiyle sergiledikleri bu tavırlar, onların âlemine has bir edep keyfiyetidir. Kalp ve hâl bakımından o makâma ulaşmamış birinin, esrârına vâkıf olmadan böyle tavırlar sergilemeye kalkışması doğru olmaz. Üstelik riyâ tehlikesiyle karışık, sun’î ve samimiyetsiz bir iddiâdan ibâret kalır. Bu sebeple bâzı Allah dostlarından sâdır olan söz ve davranışların, nâil oldukları hâl ve makâma has bir durum olduğunu dâimâ göz önünde bulundurmak gerekir. Mevlânâ Hazretlerinin şu ifâdeleri, yüksek mânevî hâl ve makamlara mahsus söz ve tavırları gâfilce taklide kalkışan insanları ne güzel îkaz etmektedir:

“Sen önce kendinde İbrahimlik olup olmadığına dikkat et! Çünkü ateş, yalnız İbrahim gibi Hakk’a lâyıkıyla teslîm olanları tanır ve yakmaz!”

[45] Hasan Şükrü, a.g.e, s. 258-268.

[46] İbn-i Âbidîn, a.g.e, s. 324; Hasan Şükrü, a.g.e, s. 271.

[47] Es‘ad Sâhib, a.g.e, s. 259-263, no: 96; Hasan Şükrü, a.g.e, s. 272-278.

[48] Es‘ad Sâhib, a.g.e, s. 117, no: 13.

[49] Es‘ad Sâhib, a.g.e, s. 119, no: 15.

[50] Es‘ad Sâhib, a.g.e, s. 188, no: 54.

[51] Es‘ad Sâhib, a.g.e, s. 195, no: 59.

[52] Es‘ad Sâhib, a.g.e, s. 228, no: 73.

[53] Es‘ad Sâhib, a.g.e, s. 228, no: 73.

[54] Hâlid-i Bağdâdî, Risâle-i Hâlidiye, s. 2-3.

[55] Kemahlı Feyzullah, a.g.e, s. 12.

[56] Hânî, Hadâik, s. 697.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altın Silsile, Erkam Yayınları

ALTIN SİLSİLE

Paylaş.

Yorumlar

Önceki yazıyı okuyun:
SELAMIN AZALMASI NEYE İŞARET EDİYOR?

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hadis-i şeriflerinde selamın azalmasının neye işaret ettiğini açıklıyo. Nebiyy-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Kıyâmetten önce husûsî selâm...

Kapat