KUR’AN-I KERİM DEĞİŞTİRİLEMEZ

0

Kur’ân-ı Kerîm değiştirildi mi? Kur’ân-ı Kerîm değiştirildi iddiasında bulunanlara cevap; “Kur’ân-ı Kerîm asla değiştirilemez.”

Kur’ân-ı Kerîm’e Hazret-i Paygamber tarafından aslâ bir müdâhale olmamıştır. Resûlullah’ın hayâtında bu husûsu ispat edecek pek çok önemli hâdise mevcuttur. Bunlardan bir kısmına kısaca temas edelim:

1- KUR’ÂN VAHİY MAHSÛLÜDÜR

Vahiy, Allah Teâlâ’nın, hidâyet yolunu gösteren emir ve yasaklarını, Peygamberleri vâsıtasıyla insanlara esrarlı bir yolla bildirmesidir. İnsanlar, mahdut olan akıllarıyla ilâhî ve uhrevî hakîkatleri idrakten âciz olduklarından, bu hakîkatler, Allah tarafından peygamberlere vahyedilerek bildirilmiştir. Bu îtibarla Kur’ân-ı Kerîm, ilâhî ve uhrevî hakîkatlerin en şümûllü bir şekilde ifâde edildiği bir mûcizeler mecmûasıdır.

Hazret-i Peygamber, kendisine vahyin gelişi esnâsında normal beşerî durumundan çıkarak bir nevi meleklerin tabiatına yükseldiği için, hâliyle O’nda bir kısım hârikulâdelikler zuhûr ederdi:

Mübârek bedeni fazlasıyla ağırlaşırdı; meselâ devesinin üzerinde bulunsa, o çökmeye mecbur kalır, ayakta durmak isterse bacakları eğilir, neredeyse kırılacağından endişe edilirdi.

Zeyd bin Sâbit (r.a.) diyor ki:

“Resûlullah’ın yanında oturuyordum. Bu esnâda Allah Resûlü’ne vahiy hâli geldi. Dizi benim dizimin üzerindeydi. Vallâhi o anda Resûlullah’ın dizinden daha ağır bir şey hissetmemiştim. Neredeyse dizim ezilecek sandım.” (Ahmed, V, 190-191)

Bâzen de Allah Resûlü, vahiy esnâsında şuûrunu kaybetmeksizin istiğrâk hâline girer, derûnundan sesler yükselir, etrâfında arı uğultusuna benzer sesler işitilir, soğuk bir gün bile olsa, mübârek alınlarından terler boşanırdı.

Hazret-i Peygamber’de görülen bu hâller ile sara hastalığı arasında irtibat kurmak isteyen müsteşrikler ve gayr-i müslimler çıkmıştır. Oysa vahiy esnâsında müşâhede edilen bu hâllerin sara hastalığına benzeyen hiçbir yönü yoktur. Şöyle ki:

  • Sara hastası, kendine gelen nöbetten sonra büyük bir bitkinlik ve ağrı hissederek, son derece acı bir ıztırap içerisinde kıvranır ve hâlet-i rûhiyesi alt-üst olur. Böyle bir şeyi tekrar yaşamayı asla istemez. Hâlbuki Resûlullah, bahsedilen sıkıntıları yaşamadığı gibi, iki vahyin arasındaki devreyi âdeta bir fetret kabûl ederek vahyin gelmesini iştiyakla bekler, onun gelişiyle târifi imkânsız bir sürûra gark olurdu.
  • Vahiy esnâsında vukû bulan bu hâller, her vahiy gelişinde görülmez, bâzen Hazret-i Peygamber’in normal hâli devâm ederdi.
  • Tıbben de mâlum olduğu üzere sara nöbetine tutulan kimse, düşünme ve idrâk etme istidâdını tamamen yitirerek, etrafında olup biteni fark etmediği ve böylece şuuru bütünüyle kesintiye uğradığı hâlde, Hazret-i Peygamber, aldığı vahiyle beşeriyete hukuk, ahlâk, ibâdet, kıssa, mev’iza gibi pek çok husûsun en mükemmel numûnelerini ihtivâ eden Kur’ân âyetlerini tebliğ etmekteydi.

O hâlde düşünmek gerekir ki; en küçük sûresinin bile bir benzerini ortaya koymaktan ins ve cin âlemini âciz bırakan bir kelâm, hiç sara nöbetine tutulmuş bir hastanın eseri olabilir mi?

  • Sara hastası şiddetle titrediği hâlde, bunun vahiy esnâsında görülmemesi, yapılan ithâmın ne kadar boş bir iddiâ olduğunu açıkça göstermektedir.
  • Ayrıca sara hastasının, nöbet esnâsında saçma sapan sözler sarf etmesi, ancak Hazret-i Peygamber’de böyle bir durumun hiç müşâhede edilmemiş olması ve getirdiği Kur’ân’ın bütün beşeriyeti acz içinde bırakması, muârızların iddiâlarını boşa çıkaran delillerden biridir.
  • Bununla birlikte hiçbir vücûdun, altı bin küsur âyetin nüzûlünü mümkün kılacak kadar uzun bir süre sara kasılmasına dayanamayacağı da, tıbben açıklanmış olan bir gerçektir.

Nitekim 1848 senesinde papazın biri, bir nevî mahkemelerdeki tespit dâvâsı gibi, Fransız Millî Tıp Akademisi’ne mürâcaat ederek, oradan Hazret-i Peygamber’e gelenin -hâşâ- vahiy olmayıp bir nevî sara nöbeti olduğu yolunda bir rapor elde etmek istemiştir. Lâkin Fransız Millî Tıp Akademisi’nin ilim adamları, uzun araştırmalar sonunda insaflı davranıp bu hâlin bir sara nöbeti olamayacağı, zîrâ altı bin küsur âyetin inzâlini îcâb ettirecek kadar bir sara kasılmasına hiçbir vücûdun dayanma ihtimâlinin olmadığı yolunda ilmî delillere dayalı bir rapor vererek o papazın açtığı dâvâyı reddetmişlerdir.[1]

Şurası bilinen bir gerçektir ki, bırakın sara hastalarını, dünyânın en büyük ilim adamları; feylesof, psikolog, pedagog ve sosyologları arasında bile, Resûlullah gibi, kıyâmete kadar kâinâta hükmedecek ve beşerin bütün ihtiyaçlarını karşılayıp onları huzur içinde yaşatacak böylesine mükemmel bir hayat nizamı kurabilen tek bir şahsiyet yoktur.

Bütün bu kasıtlı iddiâlar, Resûlullah’ın hakîkatini idrâk edememenin bir netîcesidir ve hiçbir mantıkî tarafı yoktur.

Vahiy, tamamen ilâhî menşeli ve fevkalâde bir vâkıadır. Beşerî hâl ve davranışların dışında ve ötesindedir. O, sun’îsi aslâ mümkün olmayan ilâhî bir hâdisedir.

  • Allah’ın Koruması

Vahyin başlangıcında Hazret-i Peygamber nâzil olan âyetleri unutmamak için acele acele tekrarlar, dudaklarını kıpırdatırdı. Şâyet Kur’ân, O’nun kendi varlığından kaynaklanmış olsaydı, böyle bir harekete ihtiyaç hisseder miydi? Allah Teâlâ şu âyetlerle, Resûl’ünü bu davranıştan men etmiş, vahyi koruma işini bizzat üstlenerek garanti altına aldığını beyan buyurmuştur:

(Resûlüm!) onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kıpırdatma! Şüphesiz onu toplamak (Sen’in kalbine yerleştirmek) ve onu okutmak Biz’e âittir. O hâlde, Biz onu okuduğumuz zaman, Sen onun okunuşunu tâkip et. Sonra şüphen olmasın ki, onu açıklamak da Biz’e âittir. (el-Kıyâme, 16-19)

“Sana vahyedilmesi tamamlanmadan Kur’ân’ı acele okumaya kalkma! «Yâ Rabbî, ilmimi artır!» de!” (Tâhâ, 114)

Bu âyetler de Kur’ân’ın, Peygamber Efendimiz’den sâdır olmayıp ilâhî bir kaynaktan geldiğinin delilidir.

  • Kur’ân’ın İlk Nâzil Olan Âyeti

Kur’ân’ın vahiy mahsûlü olduğunu gösteren bir delil de, âyetlerde hitâb eden zâtın devamlı sûrette Allah Teâlâ olmasıdır. Yüce Rabbimiz buyuran, emreden, yasaklayan, peygamberine ne diyeceğini öğreten, seven, gazap eden, râzı olan veya olmayan zât olarak sözü dâimâ elinde tutmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de yüzlerce defâ tekrar edilen «قُلْ: De ki» ve «قُولُوا: Deyiniz» tarzındaki ifadeler de bu gerçeğin en açık tezâhürlerindendir.

Bunların hâricinde Cenâb-ı Hakk’ın kullarından yapmalarını istediği hususları bildiren binlerce emir bulunmaktadır. Hattâ dikkat edilecek olursa, Kur’ân’ın ilk nâzil olan âyeti, emirle başlamaktadır. Böylece Cenâb-ı Hak, muhâtabına daha işin başında mahlûku olarak hitâb etmekte ve her şeyin yaratıcısının kendisi olduğunu bildirmektedir. Dolayısıyla da kulluk edilmeye lâyık yegâne Rabb’in yine kendisi olduğunu bu hitaplarıyla hissettirmektedir.

Kur’ân’ın bu emredici üslûbu, şunu bir kere daha ispat eder ki; vahiy, Hazret-i Peygamber’in kendi benliğinden doğan, kendi içinde oluşan bir hâdise değil, onun kalbine hâriçten ilâhî tecellîlerle indirilen bir vâkıadır. Onun, firâset ve sezgiyi kullanan “şuurdışı” yollarla alâkası yoktur.[2] Aynı şekilde mantıkî deliller ve zamanla olgunlaşan düşünceler­le meçhûlün bilinmeyen yönlerini ortaya çıkaran “zâhirî duygu ölçüleri”ne de uymaz. Vahiyde bir konuşan, emreden ve veren zât vardır, bir de muhâtap olan, emirleri yerine getiren ve alan zât vardır.

  • Vahyin Peygamberimizin Kalbine İndirilişi

Nitekim Peygamber Efendimiz vahyin kalbine indirilişini şu şekilde târif eder:

“Vahiy bâzen bana çıngırak sesine benzer bir sesle gelir. Bana en şiddetli olanı budur. Söylediğini kavradıktan sonra, o benden ayrılır. Bâzen de melek bana bir insan sûretinde görünür ve benimle konuşur. Ben de ne söylediğini iyi­ce idrâk ederim.” (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 1/6)

Her iki durumda da, Resûlullah kendisine gelen vahyi iyice anlamak için son derece dikkatli olduğunu ifâde etmektedir. Yine gelen vahiy kendisi için ister ağır, ister hafif olsun, o esnâda şuurunun tam yerinde olduğunu, tebliğ edilen vahyi tamamen uyanık bir şekilde aldığını ve tam olarak anladığını ifâde etmektedir. Resûlullah, bu kuvvetli şuur hâli sâyesinde, emir alan kendi beşerî şahsiyeti ile vahyi gönderen, yüce ve emredici Hâlık’ı hiçbir zaman birbirine karıştırmamıştır. Hazret-i Peygamber, Allâh’ın huzurunda dâimâ zayıf bir insan olduğunun şuuru içinde bulunmuş, mütevâzı bir kul olarak yaşamayı tercih etmiştir.[3] Duâlarında sık sık:

“Ey kalpleri hâlden hâle çeviren Allâh’ım! Benim kalbimi dîninde sâbit kıl!” diye niyâz etmiştir. (Tirmizî, Kader 7/2140, Deavât 90, 124; Ahmed, IV, 182, VI, 91, 251, 315)

Resûlullâh’ı Allâh’ın huzûrunda, O’ndan yardım isteyen, hidâyete ka­vuşturmasını ve affedilmesini taleb eden, emrolunduğu şeye bütün gücüyle sarılan ve bâzen şiddetle itâba mâruz kalan bir kul olarak tasvir eden Kur’ân âyetlerini okuyan kişi, Yaratan ile yaratılanın sıfat, zât ve üslupları arasındaki nihâyetsiz farkı derhâl görecektir. Zîrâ Peygamber Efendimiz’in Kur’ân’da anlatılan tavrı; Rabbinin emirlerine muhâlefet söz konusu olduğu zaman O’nun azabından korkan, emirlerine uyup rahmetini dileyen ve Allâh’ın Kitâb’ından tek bir harfi bile değiştirmesinin mümkün olmadığını îlân eden, itaatkâr bir kulun tavrıdır.[4] Hazret-i Pey­gamber’in diğer insanlar gibi bir insan olduğu, sadece tebliğ et­mekle mükellef bulunduğu, Allâh’ın hazinelerine sahip olmayıp gaybı bil­mediği, hiçbir şüphe ve tereddüde mahal vermeyecek bir açıklıkla beyân edilmektedir. O, hiçbir zaman beşeriyetin ve yaratılmışlığın sınırlarını aşan bir hâkimiyet sıfatına sahip olduğunu iddiâ et­memiştir.[5]

Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“De ki: Ben peygamberlerin ilki değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilemem. Ben sâdece bana vahyedilene tâbî olurum. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.” (el-Ahkâf, 9)

Cebrâîl’in (a.s.) insan sûretinde gelip:

“–Kıyâmet ne zaman kopacak?” diye sorması üzerine, Resûlullah:

“–Kendisine sual sorulan, bu hususta sorandan daha fazla bir şey bilmiyor.” buyurmuştur. (Müslim, Îmân, 1, 5; Buhârî, Îmân, 37)

Osman bin Maz’ûn (r.a.), Medîne’de Ümmü’l-Alâ isminde bir kadının evinde vefât etmişti. Bu kadın:

“–Ey Osman, şehâdet ederim ki şu anda Allah Teâlâ sana ikrâm etmektedir.” dedi. Resûlullah müdâhale ederek:

“–Allâh’ın ona ikrâm ettiğini nereden biliyorsun?” buyurdu. Kadın:

“–Bilmiyorum vallâhi!” dedi. Allah Resûlü şöyle buyurdu:

“–Bakın, Osman vefât etmiştir. Ben şahsen onun için Allah’tan hayır ümid etmekteyim. Fakat ben, Peygamber olduğum hâlde, bana ve size ne yapılacağını (yâni başımdan ne gibi hâller geçeceğini) bilmiyorum.” (Buhârî, Tâbîr, 27)

Görüyoruz ki Hazret-i Peygamber, acz ve teslîmiyet duyguları içerisinde ve duâ hâlinde bulunuyordu. Hâlbuki kendi ifâdelerini güçlendirmek isteyen kişi kat’î konuşur. Buradan anlaşılıyor ki, gaybı bilmediğini açıkça bildiren Hazret-i Peygamber’in, sayısız gaybî haberler ihtivâ eden Kur’ân-ı Kerîm’i kendiliğinden yazmış olması, akıl, idrak ve iz‘an ötesidir.

Ayrıca Resûlullah kendisine vahyedilen âyetler ile, Allah’tan gelen ilhamla söylediği hadislerini, tam bir şuurla ve açıkça ayırt ediyordu. Âyetlerle hadislerin birbirine karıştırılmaması için, vahyin inmeye başladığı ilk günlerde, Kur’ân’dan başka bir sözün ya­zılmasını yasaklamıştı.[6] Hazret-i Peygamber, her bir veya birkaç âyet indiğinde, hemen vahiy kâtiplerinden birini çağırır ve inen vahyi yazdırırdı.[7] Bunlara benzer daha pek çok delil; vahyin, Hazret-i Pey­gamber’in rûhî ve psikolojik hâllerinden tamamen bağımsız olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.[8]

Zâten Kur’ân’ın üslûbu, Resûlullah’ın hadîs-i şerîflerindeki üslûptan çok farklıdır. Şâyet Kur’ân, Peygamber Efendimiz’in sözü olsaydı, her yönüyle O’nun hadislerine benzemesi gerekirdi. Böyle bir benzerlik mümkün ve mevcut değildir. Zîrâ ilâhî kelâmla beşer kelâmı arasındaki farkın, Hazret-i Peygamber tarafından, “Hâlık’la mahlûk arasındaki fark” kadar büyük olduğu ifâde edilmiştir.[9]

Hazret-i Peygamber’in hadîs-i şerîfleri, beşer kelâmının en üst noktasında olmasına rağmen, belâğat ve fesâhat bakımından ilâhî kelâmla mukâyese edilemez.

Şeyh Abdülaziz ed-Debbağ Hazretlerinin el-İbrîz isimli eserinde ifâde edildiğine göre:

“Kur’ân, hadîs-i kudsî ve hadîs-i şerîflerin üçünün de kendine has farklı bir nûru vardır. Beşer sözlerinde ise herhangi bir nûr yoktur. İnsan, kışın soğuk havada nefes alıp verdiğinde nasıl ağzından buhar çıkarsa, Kur’ân ve hadis okununca da öyle bir nûr çıkar ve bunlar ehli tarafından kolayca birbirinden ayırt edilebilir.

Allâh’ın kelâmı gizli-saklı değildir. Akıllı olan herkes, önce Kur’ân’a kulak verip dinledikten sonra bir de başka bir söze kulak verirse, aradaki farkı rahatlıkla anlar. Diyebilirim ki sahâbe-i kirâm, insanların en akıllıları idiler. Atalarının dinlerini ancak, Cenâb-ı Hakk’ın kelâmını açık bir şekilde görüp bildikten sonra terk ettiler. Eğer ResûlullahEfendimiz’e Kur’ân değil de hadîs-i kudsîlere benzer sözler indirilseydi, insanlardan hiç kimse îmân etmezdi. Lâkin O’na boyunları eğdiren, Rabbimiz Teâlâ Hazretleri’nin kelâmı olan Kur’ân-ı Azîz oldu.” (Ahmed bin Mübârek, el-İbrîz, Beyrut 2004, s. 58-61)

Yalnızca bunları düşünmek ve tespit etmek bile, Kur’ân-ı Kerîm’e beşerî bir müdâhale olmadığını, onun Allah’tan gelmiş bulunduğunu idrâk etmeye yeterlidir.

2- VAHYİN GECİKMESİ

Peygamberliğin başlangıcında vukû bulan fetret döneminde ve daha sonraki muhtelif hâdiseler sebebiyle Allah Resûlü vahyin gelmesini çok arzu etmiştir. Lâkin Cebrâîl (a.s.) onun arzusuna göre hareket etmemiş, Allah Teâlâ ne zaman emrettiyse, vahyi o zaman getirmiştir.

Aynı şekilde, Peygamber Efendimiz gerek müşriklerle olan çetin mücâdeleleri ve tebliğ faaliyetleri esnâsında, gerekse inatçı ehl-i kitâbı İslâm’a dâvet ederken, kalbini rahatlatmak için vahyin gelmesini arzu ederdi.[10] Ancak vahiy, Allâh’ın takdir ettiği vakitte ve miktarda nâzil olurdu. Peygamber Efendimiz, bu durum karşısında sadece bir muhâtap mevkiinde kalmıştır. Gelen vahyi tebliğ etmeme gibi bir hakkı ve düşüncesi de söz konusu olmamıştır. Allah Teâlâ:

“O (Peygamber), ğayb (vahiy) konusunda cimri ve kıskanç değildir.” (et-Tekvîr, 24) âyetiyle O’nun bu husustaki hassâsiyetini ortaya koymuştur.

İbn-i Abbas’ın (a.s.) şu rivâyeti de bu hususta güzel bir misâldir:

Resûlullah Hazret-i Cibrîl’e:

“–Niçin yanıma daha fazla gelmiyorsun?” diye sormuştu. Bunun üzerine:

“Biz ancak Rabbinin emri ile ineriz. Önümüzde, arkamızda ve bunlar arasında olan her şey O’na âittir. Sen’in Rabbin unutmaktan münezzehtir.”[11] âyeti nâzil oldu. (Buhârî, Tefsir 19/2, Bed’ü’l-Halk 6, Tevhid 28; Tirmizî, Tefsir, 19/3157; Kurtubî, XI, 128-129)

  • Müşriklerin İnkâr Problemi

Bâzen öyle hâdiseler oluyordu ki, Hazret-i Peygamber, o anda cevap vermek mecbûriyetinde olmasına rağmen, vahyin gelişi tehir ediliyordu. Meselâ Kureyş müşrikleri, Nadr bin Hâris ve Ukbe bin Ebî Muayt’ı temsilci olarak Medîne’de bulunan Yahudî hahamlarına gönderdiler ve:

“–Yahudî hahamlarına Muhammed’i (s.a.v.) sorun; vasıflarını onlara söyleyin ve sözlerini nakledin. Onlar, önceki ilâhî kitapların sahibidir. Bizde olmayan peygamber haberleri onlarda vardır.” dediler…

Yahudî hahamları bu gelenlere şöyle akıl verdiler:

“–Şimdi size söyleyeceğimiz üç şeyi O’na sorun! Eğer onları bilirse, Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberdir. Bilemezse, bir sahtekârdır ve söyledikleri şeyleri kendi kendine uyduruyordur. Bu durumda O’na istediğinizi yapabilirsiniz.

Evvelâ O’na çok eski zamanlarda yaşamış olan gençleri (Ashâb-ı Kehf’i) sorun. Onların gerçekten garip, şaşırtıcı haberleri vardır. Sonra, çok dolaşan ve yeryüzünün doğularına, batılarına kadar giderek oraları fetheden zâtı [Zülkarneyn’i (a.s.)] sorun? Bir de rûhu sorun?..”

Kureyşliler Hazret-i Peygamber’e gelerek bunları sordular. Resûlullah de “inşâallâh” demeyi unutarak:

“–Sorduklarınızın cevabını size yarın haber vereceğim.” buyurdu.

Bunun üzerine Kureyşliler yanından ayrıldılar. Allah Resûlü on beş gün (bir rivâyete göre kırk gün) bekledi. Fakat bu zaman zarfında Allah Teâlâ kendisine bu konularla ilgili ne bir vahiy indirdi ne de Cebrâîl’i (a.s.) gönderdi. Nihâyet Mekkeliler:

“–Muhammed (s.a.v.) bize yarın haber vereceğim diye vaadde bulundu. Bugün on beş gün oldu hâlâ sorduklarımızdan hiçbiri hakkında bize bilgi vermedi.” demeye başladı. Vahyin gelmemesi elbette Hazret-i Peygamber’i çok üzdü. Mekkelilerin bu konuşmaları O’nu bir hayli incitti. Sonunda Cebrâîl (a.s.) geldi. Hazret-i Peygamber:

“–Ey Cibrîl, o kadar geciktin ki senin hakkında (artık gelmeyeceksin diye) sû-i zanda bulundum ve aynı zamanda seni özledim!” buyurdu. Cebrâîl (a.s.):

“–Ben Sen’i daha çok özledim, fakat ben vazîfeli bir memurum, gönderildiğimde inerim, gönderilmediğimde gelemem!” dedi.

Cebrâîl (a.s.), Allah Teâlâ’dan Kehf Sûresi’ni getirmişti. Bu sûrede inkârcıların sorduğu Ashâb-ı Kehf ile Zülkarneyn’in (a.s.) haberi vardı. O esnâda bir de:

“Sana ruhtan soruyorlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir ve size ancak az bir ilim verilmiştir.” (el-İsrâ, 85) âyeti nâzil oldu. (Bkz. Taberî, XV, 238-239, [el-İsrâ, 85]; Râzî, XXI, 204, [Meryem, 64])

  • Kıble Neden Değişti?

Aynı şekilde “kıble”nin Kudüs’ten Kâbe cihetine döndürülmesi husûsundaki vahiy de, Allâh’ın dilediği zaman inmiştir. Hâlbuki Hazret-i Peygamber, bu arzusunu ifâde etmek için uzun zamandır yüzünü sık sık semâya çevirip bir emr-i ilâhî bekliyordu. Çünkü Kâbe, İbrahim’in (a.s.) kıblesiydi ve Arapları, îmân etmeye daha fazla teşvik ederdi. Üstelik Araplar Kâbe ile iftihar ediyor, onu ziyaret ederek tavâf ediyorlardı. Bir de, Kâbe’ye dönmek sûretiyle, Yahudîlere benzemekten kurtulacaklardı.[12]

Ancak on altı ya da on yedi ay gibi uzun bir süre bekledikten sonra kıble, pek çok hikmete mebnî olarak Kâbe istikâmetine çevrildi. Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu:

(Ey Resûlüm!) Biz Sen’in yüzünün göğe doğru çevrilip durduğunu (gökten haber beklediğini) görüyoruz. (Merak etme!) Elbette Sen’i, hoşlanacağın bir kıbleye döndüreceğiz. (Bundan böyle) yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir! Nerede olursanız, yüzlerinizi o yöne çevirin!..” (el-Bakara, 144) (Buhârî, Îman, 30; Tefsir, 2/12, 18; Salât, 31; Müslim, Mesâcid, 11; Nesâî, Kıble, 1, Salât, 22; İbn-i Sa’d, I, 241-242)

  • İfk Hadisesi Hangi Âyette Geçiyor?

Hazret-i Ayşe vâlidemize iftirâ atıldığı günlerde (İfk Hadisesi), bir aya yakın bir süre sıkıntı içinde beklenilmesine ve hâdiseyi aydınlatıcı bir beyâna şiddetle ihtiyaç duyulmasına rağmen, vahiy -her zaman olduğu gibi yine- Allâh’ın dilediği zamanda gelmiştir.

Benî Mustalık Gazvesi’nden dönerken münâfıklar Hazret-i Ayşe vâlidemize nâmus iftirâsı atmışlardı. Bunun dedikodusu sel gibi yayılarak yürekler ağza gelmişti. O esnâda Allah Resûlü, hayâtının en sıkıntılı zamanlarını yaşıyordu. Âilesine, iffet ve nâmusuna iftirâ edilmişti. Bu zor durumdan bir an evvel kurtulmak istiyordu. Ancak vahiy Allâh’ın irâdesine bağlı olduğu için, Peygamber Efendimiz’in istediği zamanda gelmedi. Böylece sahâbe de ağır bir imtihâna tâbî tutuldu.

Hazret-i Peygamber ise çekingen ve ihtiyatlı bir hâlde:

“Ben onun hakkında iyilikten başka bir duruma şâhid değilim!” demekten öte bir şey yapamıyordu.

İşi tedkik ve tahkik ettikten ve ashâbıyla gerekli istişâreleri yaptıktan sonra, en nihâyet Hazret-i Ayşe’ye:

“Bak Ayşe! Senin hakkında şöyle şöyle bir söz işittim. Şâyet mâsum isen Allah seni temize çıkaracaktır. Yok eğer günâha teşebbüs ettiysen, Allah’tan af dile!” buyurdu.

Bu, gaybı bilmeyen bir beşer ifâdesidir. Ancak Allah Teâlâ bildirdiği zaman bilecektir. Nihâyet bir ay sonra bu konudaki şüpheleri tamamen bertaraf edip gerçekleri açıkça ortaya koyan Nûr Sûresi’nin âyetleri nâzil oldu. Hazret-i Ayşe vâlidemizin mâsumiyeti ortaya çıktı.[13]

Şâyet Resûlullah, Kur’ân’a müdâhalede bulunmuş olsaydı, hiç beklemeden kendi sözlerini vahye izâfe ederek, hissiyâtına göre hareket edebilirdi. Ancak, kâinâtta cereyân eden tüm vâkıa ve hâdiseler, ilâhî irâdeye râm olarak devâm eder. Bir hazan yaprağının dalından düşmesi dahî ilâhî irâdeye bağlıdır. Aksi hâlde kâinâtta anarşi olurdu. Peygamberlerin de bütün filleri, Allâh’ın irâdesiyledir. Âyet-i kerîmede buyrulur:

“O, hevâsına göre konuşmaz! O(nun konuşması, kendisine) vahyedilenden başkası değildir.” (en-Necm, 3-4)

Peygamberlerin hayatları müddetince kendilerine gelen kitaplarda hiçbir zaman beşerî bir müdâhalenin olduğunu söylemek mümkün değildir. Tahrif edilmiş olan bütün semâvî kitaplardaki beşerî müdâhaleler, peygamberlerinin vefatlarından sonradır.

Cenâb-ı Hak, Kur’ân dışındaki kitaplar için bir teminat vermemiştir. Yalnız Kur’ân-ı Kerîm hakkında:

“O Kur’ân’ı Biz indirdik, onun koruyucusu da elbette Biz’iz!” (el-Hicr, 9) buyurmuş, böylece onu kıyâmete kadar teminat altına alarak beşerî müdâhalelerden muhâfaza etmiştir.

Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’e beşerî bir müdâhalenin olmadığını şu şekilde bildirmektedir:

“Eğer O (Hazret-i Peygamber), bâzı sözler uydurup Biz’e iftirâ etseydi, elbette O’ndan sağ elini (gücünü ve kuvvetini) alırdık, sonra O’nun can damarını keserdik, sizden hiç kimse de buna mânî olamazdı.” (el-Hâkka, 44-47)

Peygamber Efendimiz beşer olmakla birlikte ilâhî te’yîde mazhardı. Dolayısıyla peygamberlik vazifesini en güzel şekilde yerine getirmişti. Bu âyet-i kerîme, Allah Resûlü’nün, karşılaştığı bütün sıkıntı ve iptilâlar karşısında bile ilâhî irâdeye itaat ve teslîmiyet gösterip ve en ufak bir tâviz vermeden Kur’ân’ı tam olarak tebliğ ettiğine işâret etmektedir.

3- İTAB AYETLERİ

Bâzen vahiy, Allah Resûlü’nün arzu etmediği bir tarzda geliyordu. Kur’ân, bâzen O’nun görüşünün hatâlı olduğunu bildiriyordu. Bâzen de O’nun meyletmediği bir şeyi emrediyor, bir miktar oyalanacak olsa, şiddetli bir itâb (azarlama) geliyordu.

Hazret-i Peygamber, Zeyd bin Hârise’nin (r.a.) hanımı olan, halasının kızı Zeyneb bint-i Cahş’ın (r.a.) sonradan kendisinin zevcesi olacağını vahiyle bildiği hâlde, bunu toplumun sû-i zannından korkması sebebiyle gizlemiş, bunun üzerine:

(Resûlüm!) Hani Allâh’ın nîmet verdiği, Sen’in de kendisine iyilik ettiğin kimseye; «Eşini yanında tut, Allah’tan kork!» diyordun. Allâh’ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyordun. Oysa asıl korkmana lâyık olan Allah’tır. Zeyd o kadından ilişiğini kesince Biz onu Sana nikâhladık ki evlâtlıkları, karılarıyla ilişkilerini kestiklerinde (o kadınlarla evlenmek isterlerse) mü’minlere bir güçlük olmasın.[14] Allâh’ın emri yerine getirilmiştir.” (el-Ahzâb, 37) buyrularak, murâd-ı ilâhîyi gizlemesinin hatâlı olduğu bildirilmiş ve onu açığa çıkarması emredilmiştir.[15]

Hazret-i Ayşe vâlidemiz de:

“Eğer Allah Resûlü kendisine inen vahiyden bir şey gizleseydi, şu âyeti gizlerdi.” diyerek yukarıdaki âyeti zikretmiştir.[16]

  • Bal Şerbeti

Bir keresinde Hazret-i Peygamber, Zeyneb bint-i Cahş’ın (a.s.) yanında biraz fazlaca kalmış ve orada bal şerbeti içmişti. Hazret-i Ayşe vâlidemiz, Allah Resûlü’ne olan hassâsiyeti sebebiyle bu hâle gıpta etti ve Hazret-i Hafsa (r.a.) ile anlaşarak Resûlullah yanlarına geldiğinde; “Sende meşe ağacı zamkının kokusu var, ondan mı yedin?” demeye karar verdiler. Hazret-i Peygamber onlardan birisinin yanına girdiğinde böyle söylediler ve Hazret-i Peygamber de:

“–Hayır, Zeyneb bint-i Cahş’ın (r.a.) yanında bal şerbeti içtim, bir daha asla içmeyeceğim.” buyurdu. Bunun üzerine:

“Ey Peygamber! Eşlerinin rızâsını gözeterek Allâh’ın Sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine harâm ediyorsun? Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (et-Tahrîm, 1) âyet-i kerîmesi nazil oldu. (Buhârî, Talâk, 8; Müslim, Talâk, 20)

Şâyet Kur’ân’da beşerî bir müdâhale olsaydı, Hazret-i Peygamber, arzusunun hilâfına olan bu âyet-i kerîmeyi hissiyâtına göre ifâde ederdi.

  • Tebük Seferi

Allah Resûlü, keyfî ve basit bahânelerle Tebük Seferi’ne iştirâk etmeyen seksen kişinin mâzeretlerini kabûl edip onlara izin vermesi sebebiyle şu âyet-i kerîme inmiştir:

“Allah Sen’i affetti. Fakat doğru söyleyenler Sana iyice belli olup, Sen yalancıları bilinceye kadar onlara niçin izin verdin?!” (et-Tevbe, 43) (Süyûtî, Lübâbü’n-Nükûl, s. 126)

  • Cenaze Namazı

Resûlullah, amcası Ebû Tâlib için Allah’tan mağfiret dilemek isteyince:

(Kâfir olarak ölüp) cehennem ehli oldukları onlara açıkça belli olduktan sonra, akrabâ dahî olsalar, (Allâh’a) ortak koşanlar için af dilemek ne Peygamber’e yaraşır ne de inananlara.” (et-Tevbe, 113) âyeti nâzil olmuştur. (Buhârî, Tefsîr, 9/16; Vâhidî, s. 266-267)

Yine Resûlullah, münâfıkların reîsi Abdullah bin Übey bin Selûl’ün, sâlih ve sâdık oğlu Abdullâh’ın ısrârı üzerine cenâze namazını kıldırınca, şu âyet-i kerîme nâzil olmuştur:

“Onlardan ölmüş olan hiçbirine aslâ namaz kılma; onun kabri başında da durma! Çünkü onlar Allah ve Rasûlü’nü inkâr ettiler ve fâsık olarak öldüler.” (et-Tevbe, 84) (Buhârî, Tefsîr, 9/12-13; Müslim, Münâfıkîn, 3; Tirmizî, Tefsîr, 9/3097-8; Neseî, Cenâiz, 40, 69)

Bu âyet-i kerîmeler, Kur’ân-ı Kerîm’in beşerî müdâhaleden ne kadar uzak olduğunu göstermeye kâfîdir.

Âmâ sahabî için inen ayet

Resûlullah, Kureyş’in bâzı ileri gelenlerine İslâm’ı anlatmakta iken, yanına gelen ve daha önce müslüman olmuş bulunan âmâ sahâbî Abdullah bin Ümm-i Mektûm O’ndan kendisini irşâd etmesini taleb etti. Fakat muhâtaplarını gücendirmek istemeyen Allah Resûlü, onunla ilgilenemedi. İbn-i Ümmi Mektûm’un talebini ısrarla tekrarından dolayı da ona karşı yüzünü biraz ekşitti. Bu sebeple şöyle bir itâb-ı ilâhîye mâruz kaldı:

“Kendisini (Sana) muhtaç görmeyene gelince, Sen ona yöneliyorsun. Oysaki onun temizlenip arınmasından Sen mes’ûl değilsin. Fakat koşarak ve (Allah’tan) korkarak Sana gelenle ilgilenmiyorsun! Hayır (olmaz öyle şey); bu Kur’ân bir öğüttür, dileyen düşünüp öğüt alır.”[17] (Abese, 5-12) (Bkz. Tirmizî, Tefsir, 80/3331; Muvatta’, Kur’ân, 8)

Kur’ân-ı Kerîm, Hazret-i Peygamber’in sözleri olsaydı, kendisi hakkında bu kadar şiddetli ve acı ifâdeler kullanmazdı. Bu tür konularda hiç olmazsa sükût ederek kusûrunu örtmek isterdi.

Yukarıdaki rivâyetlerden anlaşıldığı üzere vahiy tamamen Allâh’ın irâdesiyle tecellî etmiş, bâzı ahvâlde Hazret-i Peygamber’in arzu ettiği zaman ve muhtevâda gelmemiştir. Bâzen de Allah Resûlü’nü azarlayıcı ve îkâz edici mâhiyette inmiştir. Efendimiz de kendisine gelen vahiyden bir tek harfi bile gizlemeden olduğu gibi insanlığa nakletmiştir. İşte bu durum, Kur’ân’ın ilâhî menşe’li olduğunu ve beşerin ortaya koyduğu eserler ile hiçbir alâkasının olmadığını göstermektedir. Zîrâ insanların eserlerinde kendileri ile alâkalı bu tür hitap ve itâbları bulmak mümkün değildir.

4- VAHYİN MÜCMEL OLMASI

Hazret-i Peygamber’e emirler bâzen mücmel[18] olarak gelirdi. Allah Teâlâ tarafından açıklayıcı bir bilgi gelmediği sürece Allah Resûlü, mücmel mevzûlarda kendiliğinden bir îzahta bulunamazdı. Misâl olarak şu âyet-i kerîmeleri zikredebiliriz:

“Göklerde ve yerde olanların hepsi Allâh’ındır; içinizdekini açıklasanız da gizleseniz de Allah, sizi onunla hesâba çeker…” (el-Bakara, 284)

Bu âyet-i kerîme nâzil olunca, gayr-i irâdî olarak kalplerinden geçenlerden de mes’ûl tutulacaklarını zanneden ashâb-ı kirâm, o zamana kadar hissetmedikleri bir duygu ve korku hissettiler. Bu âyet onlara çok ağır geldi. Resûlullah’ın yanına gidip diz çökerek:

“–Ey Allâh’ın elçisi, biz şimdiye kadar gücümüzün yettiği amellerle; namaz, oruç, cihâd, sadaka ile mükellef kılınmıştık. Şimdi ise Size bu âyet nâzil oldu ki bizim ona gücümüz yetmez. Biz içimizden geçirdiklerimiz sebebiyle de cezâlandırılırsak mahvolduk!” dediler.

Allah Resûlü:

“–Siz de sizden önceki yahudî ve hristiyanlar gibi; «İşittik fakat isyan ettik» mi demek istiyorsunuz? Siz onların aksine; «İşittik ve itaat ettik. Bizi bağışla, dönüş Sana’dır.» deyin!” buyurdu.

Ashâb-ı kirâm bunu tekrar etmeye başladılar ve dilleri böyle söylemeye alıştı. Bunun üzerine Allah Teâlâ kalplerindeki îmânı kuvvetlendirdi.

Allah Resûlü, âyetin mânâsı mücmel olduğu için, acz içinde kalarak mevzûya bir açıklık getiremediler. Sahâbeden, Allâh’a teslîm olup tevekkül etmelerini talep buyurdular. Bir müddet sonra aşağıdaki âyet-i kerîme nâzil olarak, kapalı olan mânâ şöylece îzâha kavuştu:

“Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene îmân etti, mü’minler de (îmân ettiler). Her biri Allâh’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine îmân ettiler. «Allâh’ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız. İşittik ve itaat ettik. Ey Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş Sanadır.» dediler. Allah, kimseye gücünün üstünde bir şey yüklemez. Herkesin kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır. (Siz şöyle duâ ediniz:) Rabbimiz! Unutur ya da yanılırsak bizi muâheze etme (mes’ûl tutma)! Rabbimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme! Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyler yükleme! Bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet eyle! Mevlâmız Sen’sin. Kâfirlere karşı da bize yardım eyle!” (el-Bakara, 285-286) (Bkz. Müslim, Îmân, 199-200; Tirmizî, Tefsîr, 2/2992; Ahmed, I, 233; II, 412; Vâhidî, s. 97)

Ashâb, bu âyetle kalbî havâtır husûsunda «güçleri yettiği nisbette» mes’ûl olacaklarını anladılar.

Allah Resûlü’nün, âyet mücmel iken açıklayıcı bir nas gelinceye kadar hiçbir îzahta bulunmaması, bir nübüvvet hakîkati olup Kur’ân-ı Kerîm’in ilâhî kaynaklı oluşunun îtiraza mahal bırakmayan bir delilidir. Aksi takdirde ya böyle bir bilgi verilmez veya verilen bilgiye indî bir açıklama getirilebilirdi. Böyle bir hâlin meydana gelmemesi, Kurân-ı Kerîm’in i‘câzının ayrı bir ispatıdır.

  • Hakkın Batıla Üstün Gelmesi

Hicretin altıncı yılında hakkın bâtıla üstün gelmesinin bütün sebepleri tahakkuk etmiş, henüz müşriklerin elinde bulunan Mekke’ye gidilerek Kâbe’nin tavâf edilmesine karar verilmişti. Mekke yakınlarındaki Hudeybiye’ye doğru ilerlerken Hazret-i Peygamber’in devesi Kasvâ çöktü. Ashâb, onu Harem’e doğru yöneltmek istedi ise de bir türlü gitmedi. Bunun üzerine:

“–Kasvâ çöküp kaldı, Kasvâ çöküp kaldı.” dediler. Hazret-i Peygamber:

“–Kasvâ çöküp kalmaz. Onun böyle bir huyu yoktur, fakat Ebrehe’nin filini men eden (Cenâb-ı Hak), Kasvâ’yı da men etti.” buyurdular.

Bu, Cenâb-ı Hak’tan Resûlullah’a gelen bir işâretti. Yâni Resûlullah:

«Ebrehe’nin filini nasıl Allah Teâlâ durdurmuş ise, bu deveyi de durduran Allah Teâlâ’dır!» demek istiyordu. Mekke’ye ister taarruz, ister müdâfaa tarzında olsun, muhârebe ederek girmelerine izin verilmediği, Peygamber’in kalb-i pâkine kesin olarak mâlum olmuştu.

O an, meselenin hakîkatine vâkıf olamadıkları için sahâbe arasında bir infiâl meydana geldi. Mekke’ye gitmeme kararı, zâhiren müslümanların aleyhinde idi. Hazret-i Peygamber hikmetini bilmediği ilâhî işârete uyarak ashâbını Mekke üzerine devâm ettirmedi.

Hezîmet gibi görünen bu vâkıada Hazret-i Ömer’in, emr-i nebevîye rağmen fikir beyan etmesine Hazret-i Peygamber:

“Ben Allâh’ın elçisiyim, O’na isyan edemem. Yardımcım O’dur!” buyurdu. (Buhârî, Meğâzî, 35; Müslim, Cihâd, 90-97)

Yine o anda müşriklerle yapılan Hudeybiye Musâlahası’nda alınan kararlar da görünüşte müslümanların aleyhine idi. Tâ ki, Fetih Sûresi nâzil oldu. Bu işteki yüksek hikmetler ve müjdeler bildirildi. Sonradan anlaşıldı ki, ilk nazarda mağlûbiyet ve kahır zannedilen bu geri dönüş, açık bir zafer ve fütûhât imiş…

Hazret-i Peygamber’in başlangıçta îzahtan âciz kaldığı bu mücmel hâdise, ancak iki sene zarfında açıklığa kavuştu. Nitekim bu musâlaha ile oluşan sulh ortamında birçok kimse İslâm’la şereflenmiş, iki sene zarfında müslüman olanların sayısı, o zamana kadar îmân edenlerin kat kat fazlasına ulaşmıştır.

Bu antlaşma ile İslâm’ın varlığı resmen tanınmıştı. Arap kabîlelerinden isteyenler müslümanların himâye­sine geçebilecekti. Bu ise Kureyş’in nüfûzunu kaybetmesi ve İslâm dâvetinin rahatça yapılabilmesi demekti.

Allah Resûlü’nün bu sulhu tercih sebeplerinden biri de Mekke’de o sırada müslüman olmuş, fakat bunu maslahat gereği açığa vuramamış birçok kimsenin bulunmasıydı. Şâyet müşriklerle aralarında bir muhârebe zuhûr etseydi, bunları bilmeden öldürüp sonunda üzüleceklerdi.[19]

Kur’ân-ı Kerîm’de buna benzer misâller pek çoktur. Kur’ân mûcizesini hulâsa olarak ifâde etmeye çalıştığımız için, teferruâta girmiyoruz. Çünkü Kur’ân’ın her mûcizesi, bir kitap hacmini aşacak muhtevâya sahiptir.

  • Kur’ân Beşerî Müdâhaleden Münezzehtir

Buraya kadar verdiğimiz misaller, Kur’ân’ın beşerî müdâhaleden münezzeh bulunduğunu ve Allah tarafından vahyedilen ilâhî bir kitap olduğunu kesin bir şekilde ispat etmektedir. Artık insaf sahibi her insanın bu hükmü tasdik etmesi zarûrîdir. Nitekim Yeni Katolik Ansiklopedisi’nin “Kur’ân” maddesi altındaki bir yazıda şu dikkat çekici ifadelere yer verilir:

“Kur’ân’ın kaynağı hakkında asırlardır birçok teori öne sürüldü. Bugün, aklı başında olan hiçbir insan o teorilerden herhangi birini kabûl etmez.”

Katolik kilisesi, elbette ki Kur’ân’ın vahiy kaynaklı olmadığına dâir bir delil getirmekten hoşlanır, lâkin bunu yapamıyor ve mâkul bir îzah da getiremiyor. Fakat en azından araştırmalarında biraz da olsa insaflı davranarak, eskiden beri devâm eden ve ispatlanması mümkün olmayan iftirâları reddetmiştir.[20]

[1] Hâdisenin tafsîlâtı için Prof. Dr. Feridun Nâfiz Uzluk tarafından tercüme edilip “Rapor” ismiyle yayınlanan esere bakılabilir. Bu eser, 1996 senesinde Sebil Yayınevi tarafından İstanbul’da basılmıştır.

[2] Tafsîlât için bkz. Muhsin Demirci, Vahiy Gerçeği, İstanbul 1996, s. 69-71.

[3] Bkz. Ahmed, II, 231; Heysemî, IX, 18, 20, 21.

[4] Bkz. Yûnus, 15-16.

[5] Bkz. el-Kehf, 110; el-A’râf, 118; el-En’âm, 50.

[6] Müslim, Zühd, 72.

[7] Bkz. Ebû Dâvûd, Salât, 120-121/786; Tirmizi, Tefsir, 9/3086; Ahmed, IV, 218; Ali el-Müttakî, Kenz, II, 16/2960.

[8] Subhi Sâlih, Mebâhis, s. 27-33.

[9] Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân, 25/2926; Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân, 6.

[10] Resûlullah, sadece sıkıntılı zamanlarında değil, her zaman vahyin inmesiyle çok sevinir, Cenab-ı Hak’la bir bağlantısı olduğu için mesrûr olurdu. (Bkz. Buhârî, Tefsir, 19/2; Tirmizî, Tefsir, 19/3157; Zerkânî, Menâhil, I, 53) Hattâ ashâb-ı kirâm da vahyin gelmesi ile büyük bir sevinç duyarlardı. (Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 103)

[11] Meryem, 64.

[12] Ebu’s-Suûd, I, 174, (el-Bakara, 144).

[13] Bkz. en-Nûr, 11-21; Buhârî, Şehâdât 15, 30, Hibe 15, Cihâd 64, Megâzi 11, 34, Tefsir 12/3, 24/6, 11, Eymân 18, İ’tisan 28, Tevhîd 35, 52; Müslim, Tevbe, 56.

[14] Cenâb-ı Hakk’ın, bu evliliği emretmesinde pek çok sebep ve hikmet vardır. Bunlardan biri şudur: Evlât edinme, bir câhiliye âdeti idi. Bu âyet-i kerîme ile Allah Resûlü’nün, evlâtlığı olan Zeyd bin Hârise’nin boşadığı hanımını alması emredilerek, İslâm hukûkunda “Tebennî: Evlât edinme” hukûku iptal edilmiş oldu.

Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“…Allah, evlâtlıklarınızı öz çocuklarınız (gibi) kılmamıştır. Bu, sizin ağızlarınızla söylediğiniz (fakat hakikati olmayan) sözünüzdür. Allah ise hakikati söyler ve doğru yola iletir.” (el-Ahzâb, 4)

[15] Bkz. Buhârî, Tefsîr, 33/6; Tirmizî, Tefsîr, 33/3212-3.

[16] Bkz. Tirmizî, Tefsîr, 33/9.

Yine Hazret-i Ayşe şöyle demiştir:

“Kim Rasûlullâh’ın Allâh’ın kitâbından bir şeyi gizlediği zannına kapılırsa Allâh’a en büyük iftirâyı atmış olur. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

«Ey Resûl! Rabbinden Sana inen vahiyleri tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan Rabbinin elçiliğini yerine getirmiş olmazsın! Allah Sen’i insanlardan koruyacaktır. Emin ol ki Allah, kâfirleri murâdlarına erdirmeyecektir!» (el-Mâide, 67)” (Müslim, Îmân, 287)

[17] Bu âyet-i kerîmelerdeki itâb ve tenkit, Hazret-i Peygamber’e âit bir zelle sebebiyledir. Zelle, Peygamberlerin işlediği gayr-i irâdî hatâdır. Bu zelleler peygamberlere murâd-ı ilâhî ile şu gâyelere mâtuf olarak yaptırılır:

  • Cennete girmeleri teminat altında olan peygamberlere âcizliklerini idrâk ettirmek,
  • Kendilerinin lutf-i ilâhîye müstağrak olduklarını bilerek vazîfelerine ihtimam göstermelerini sağlamak,
  • İşlenen zelleyi ümmete irşad vesilesi kılmak,
  • Seçkin kulların, böyle îkazlar karşısında rikkat-i kalbiyye sahibi olup bu ve benzeri fiillerden kaçınarak Kur’ân ahlâkına kavuşmalarını temin etmek,
  • Peygamberlerin de beşer olduğunu gösterip, insanların hristiyanlıkta olduğu gibi onlara ulûhiyet izâfe etmesine mânî olmak.

[18] Mücmel, mânâsı özlü ve kapalı olup îzah edilmedikçe maksadı tam olarak anlaşılamayan ifâdelerdir.

[19] Bkz. el-Feth, 24-25.

[20] Gary Miller (Abdülahad Ömer), The Amazing Qur’an/Eşsiz Mûcize Kur’ân, (trc. Dr. Erdoğan Baş), İstanbul 2007, s. 61.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Rahmet Peygamberi, Erkam Yayınları

PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN HAYATI

Paylaş.

Yorumlar

Önceki yazıyı okuyun:
HARAMLARIN CAZİBESİNE KARŞI DİRENEBİLMEK

Günümüzde alabildiğine allanıp pullanan günahlar karşısında dik durmak her babayiğidin harcı değildir. TV ve internet aracılığıyla her yere kolayca girebilen,...

Kapat