KUL HAKKI YEMEK ATEŞTİR

0

Kul hakkında dikkat etmemiz gereken hususlar nelerdir? Kul hakkının affı için ne yapmalıyız? Hangi ameller kul hakkına girer? Peygamber Efendimizin (s.a.v) kul hakkında gösterdiği hassasiyet nasıldı? İslam’ın bize yüklediği mesuliyetler nelerdir? Mümin nasıl bir lisan ile konuşmalıdır? Osman Nuri Topbaş Hocaefendi anlatıyor…

Haklar çok mühim kardeşler!

Mâlî haklar da mühim, kulluk hakları da çok mühim.

Gıybet ettiysen, bir kul hakkı, özür dileyeceksin, af dileyeceksin vs. helâlleşeceksin.

Mâlî hak var, ona da dikkat edeceksin.

Mîras hakkına dikkat edeceğiz. Aksi hâlde, Nisâ Sûresi 14. âyete bakalım, orada Cenâb-ı Hak nasıl buyuruyor. Allâh’ın verdiği esaslara uymayanlara Cenâb-ı Hak bir azap vardır, buyuruyor. Korkulu bir azap vardır, buyuruyor. (Bkz. en-Nisâ, 14)

Velhâsıl miras hukuku… Bunu muhakkak gidip bir ferâiz bilen bir hocaefendiden sorup… İki taraf birbirine haksızlık etmesin. Yarın bu önümüze çıkabilir. Çıkabilir değil, çıkar mutlaka.

Haksızlık yapan, haram lokma yemiş olur, kul hakkına girer. Muhakkak, aman kardeşler, bu miras hukukuna dikkat edelim.

Mâlî hak var üzerimizde diğer bakımdan. Eğer fakirlikten dolayı iade edemeyecek durumdaysak, helâllik gidip isteyeceğiz. “Kardeşim, ödeyemiyorum, hakkını helâl et.” diyeceğiz.

Hak sahibi ölmüş ve kendisine ulaşılamıyorsa, onun adına, o mâlî hakkın bedeli kadar infak edilecek.

Ödemeye hiç imkân yoksa bol bol hasenat işlenecek ki çünkü o kul o hakkını kıyamet günü isteyecek. Bol bol amel-i sâlih işleyeceksin ki amelsiz kalma öbür tarafta. Çünkü vereceksin bir kısmını orada.

Rasûlullah Efendimiz:

“Helâlleşmeye çok dikkat edin, dünyada rezil olmaktan âhirette rezil olmak çok daha beterdir.” buyuruyor. (Bkz. İbn-i Esîr, el-Kâmil, II, 319)

Birçok, kendinden misal verir Efendimiz. Vefâtına yakın Bakî Kabristanıʼna gitti. Oradan ashâb-ı kirâmı Ravzaʼda topladı.

“‒Ashâbım dedi, (kendine izâfe ederek) kimin malını bilmeden almışsam işte malım, gelsin, alsın buyurdu. Kimin sırtına bilmeden vurdumsa işte sırtım, gelsin vursun.” buyurdu. (Ahmed, III, 400)

Tam bir hakkın-hukukun tevzii. Onun için helâlleşmek, vefat etmeden evvel bu zarûrî.

Hattâ ben Orta Asyaʼya gittiğimiz zaman;

“‒Nasıl dedim, -orada daha yeni birkaç hocaefendi- ne yapıyorsunuz dedim siz cenazelerde?”

“‒Biz baştan dedi, şöyle yapıyoruz dedi. Cenaze namazını kılmadan dedi, bunun akrabası kimdir, şudur. Gel bakayım buraya diyoruz. Sen bunun hakkını, borcunu, vesâiresini, kul hakkını tekeffül ediyor musun? Ediyorum derse namazını kılıyoruz dedi. Yok bîgâne kalıyorsa kılmıyoruz namazını.” dedi.

Efendimiz zamanında da oldu. Efendimiz:

“–Bunun hakkını tevzî edecek, ödeyecek kimse var mı?” dedi. Herkes sustu.

“–O zaman siz kılın.” dedi, Efendimiz ayrıldı.

Akrabalarından biri koştu:

“‒Yâ Rasûlâllah ne olursun kıl.” dedi.

“‒Peki dedi, sen dedi kefil misin?” dedi.

“‒Kefilim.” dedi.

O zaman Efendimiz döndü, o cenaze namazını kıldı.

Bu neyi gösteriyor? Bu, kul hakkının ehemmiyetini gösteriyor.

Şunu unutmayalım ki maalesef çok gıybet yapılır; nemîme/söz taşınır, bunlar da kul hakkıdır.

Yine kul hakkına bir misal:

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- çarşıda giderken, o zaman Medîneʼde yollar dar tabi, Güneşʼten korunması için. Seleme diye sahâbeden bir zât, yolun ortasında birisiyle konuşuyor, dar yolda. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- onu böyle asâsıyla bir itiveriyor şöyle:

“‒Yolu kapatma diyor, bak müslümanların önünü kesme diyor. Aç ki diyor, kenarda görüş ki diyor, müslümanlar yol üzerinde devam etsin.” diyor.

Bir sene sonra Ömer -radıyallâhu anh- Selemeʼyi görüyor:

“‒Seleme diyor, bu sene hacca gidecek misin?” diyor.

“‒İmkân…” diyor.

“‒Gel benimle.” diyor. Evine gidiyor, 600 dinar veriyor.

“‒Al, bu sene hac yap.” diyor. Sahâbî:

“‒Yâ Halîfe diyor, bu nereden çıktı bu 600 dinar?” diyor.

“‒Hani diyor, geçen sene diyor, sen diyor, bir yolu kapatmıştın diyor, ben seni asam ile itmiştim yolu kapatma diye diyor. Belki o zaman canın acıdı diyor, belki sen kırıldın diyor. Bunun için ben sana 600 dinarı veriyorum ki onu telâfi etmek için.” diyor.

“‒Halife, ben bunu unuttum.” diyor.

“‒Sen unuttun ama ben bunu unutmadım.” diyor.

Çünkü kıyâmette hep karşılaşacağımız hâdiseler bunlar.

Hattâ bizim Osmanlı Devletiʼnde, devletin kuruluşundan yıkılışına kadar maaşlı askerler vardı. Bunlar her Cuma, Cuma selâmlığına gelirlerdi. Padişah çıkarken:

“Padişahım, mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var!” diye bağırırlardı.

Kendilerine hâricen yapılan mânevî irşad ve îkâzı resmîleştirmişti ecdâdımız.

Velhâsıl müʼminin amellerinde ihlâs ve samimiyet olacak. Her işi ivazsız garezsiz, hasbeten lillâh, Allah rızâsı için olacak. Çorak insan değil, rahmet insanı olacak. Yağmur gibi girdiği her yere, yağdığı her yere bir hayat verecek. Güneş gibi en kuytu yerleri, en güzel şekilde aydınlatacak. İnsan, hayvan, nebâtat, ne varsa, o insanla hayat bulacak. Çünkü insana emânet. Hayvanlar da emânet, nebâtat da emanet, her şey emanet.

Müʼminin dili bir rahmet dili olacak. Cenâb-ı Hak:

“قَوْلًا كَرِيمًا” (Bkz. el-İsrâ, 23)

“قَوْلًا مَيْسُورًا” (Bkz. el-İsrâ, 28)

“قَوْلًا مَعْرُوفًا” (Bkz. el-Ahzâb, 32)

“قَوْلًا لَيِّنًا” (Bkz. Tâhâ, 44)

Hep nâzik, latif, muhataba göre bir Cenâb-ı Hak nasıl hitap edeceğiz, onu bize Cenâb-ı Hak îkaz ediyor.

Bir de bunun arkasında:

“…Unutma ki (diyor) seslerin en kötüsü merkeplerin sesidir.” (Lokman, 19) buyuruyor.

Cenâb-ı Hak bize kâinatta her şeyle misal veriyor. Güzellerle misal veriyor, çirkinlerle misal veriyor. Hiç kimse -af edersiniz- bir merkep sesini dinlemek istemez. Onu bir kafese koyup dinlemek istemez. Bülbül sesi dinlemek ister.

Demek ki insan, tırmalayıcı bir lisanla konuşmayacak. İslâm bir nezâkettir, zarâfettir. Bir kalp kırmayacak. Bu çok mühim.

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri buyuruyor ki, kalp kırmamak hususunda:

“Şunu iyi bil ki diyor kalp, Cenâb-ı Hakkʼın komşusudur diyor. Oʼnun mukaddes zâtına kalpten daha yakın bir şey yoktur buyuruyor. O hâlde ister müʼmin olsun ister âsî olsun diyor, kalbe eziyet etmekten sakın diyor. Çünkü komşu âsî de olsa himaye edilir. Aman bundan uzak durun.” buyuruyor.

Molla Câmî Hazretleri, nazargâh-ı ilâhî olan bir kalp/gönül al diyor. Çünkü gönül al ki diyor, o senin için hacc-ı ekber olsun. Öyle bir gönül bul ki diyor, o gönül diyor, o gönlü âbâd et diyor, o senin için hacc-ı ekber olsun diyor.

Yine Yunus Emre de:

Gönül Çalabʼın tahtı (yani Allâhʼın tahtı. Çalab, Allah mânâsında.)

Çalab gönle baktı

İki cihan bedbahtı

Kim onu yıkar ise

Demek ki bir müslümanın konuşması, hâli, vesâiresi çok ayrı olacak. İnsanın nazarı da öyle. İnsanın nazarı, kalbinin rengine göre tecellî eder. Bu sebeple, merhametle yoğrulan bir kalbin nazarı, baktığı kimse için rahmet olur. İşte evliyânın nazarı budur.

Çünkü göze tesir eden, kalptir. Onun için herkesin nazarı, kalbinin rengini… Eğer bir hasetle bakıyorsa o kalp, o hasetle baktığı kimseye zarar verir. Eğer merhametle yoğrulmuşsa bir kalp, merhametle, şefkatle, muhabbetle bakıyorsa o ona fayda verir.

Hizmet, rûhun gıdâsıdır. Boş vakit istemiyor Cenâb-ı Hak. Hizmette cömertlik olacak. Zira îmânın en büyük meyvesi merhamet, onun (tezâhürü) ise hizmettir.

Merhamet etmek, acıyabilmektir. Allâhʼın büyük bir lûtfudur acıyabilmek. Zira yalnızca acıyabilen insan için kalp, izʼan ve vicdandan söz edilebilir.

O zaman “vicdan” nedir? Vicdan; “وَجَدَ, يَجِدُ, وِجْدَانًا” insanın kendini kendinde bulmasıdır vicdan. Bir insanlık haysiyetidir.

“Yeryüzündekilere merhamet edin ki gökyüzündekiler de size merhamet etsin.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 58)

Demek ki önümüze gelen karıncaya bile dikkat etmek. O karıncaya bile bir ibret nazarıyla bakacağız. Nasıl onun içinde cihazlar var, nasıl bir hayat tarzı var, nasıl var… Hattâ Sâdî-i Şîrâzî diyor ki:

مَيَازَارْ مُورِى كِه دَانَه كَشَسْتْ

كِه جَانْ دَارَدْ وُ جَانِ شِيرِينْ خُوشَسْتْ

(“Bir yem tânesi çeken karıncayı dahî incitme! Çünkü onun da canı vardır. Can ise, tatlı ve hoştur.” [Firdevsî, Şehnâme])

Bir diyor, karıncayı incitme diyor. O ufacık bir can bile bir can taşıyor, diyor.

Efendimiz buyuruyor:

“Müslümanın en faziletlisi, elinden, dilinden müslümanların emniyette olduğu kimsedir.” buyuruyor. (Bkz. Buhârî, Îmân, 4-5)

Yani karakter ve şahsiyet.

Efendimiz İslâmʼı tebliğ etmeden evvel müşrikleri topladı, akrabalarını:

“‒Şu dağın arkasında düşman var desem kabul eder misiniz?” dedi.

Onlar ilk başta:

“‒Senʼin her dediğin doğrudur. Sen hiç yalan söylemedin dediler. İçimizde en çok, karakter ve şahsiyet sahibi olan Sen’sin. Sen’in her dediğin doğrudur.” dediler. (Bkz. Buhârî, Tefsîr, 26)

Bir müslümanın da bu karakter ve şahsiyeti yaşaması, tevzî etmesi lâzım.

Câhiliyye devri bir terör devriydi. 23 senelik Efendimiz’in o terbiyesiyle o kan gölüne dönen çöller huzur buldu. İnsanlar huzur buldu, hayvanlar huzur buldu.

Köle, bir köle, bir köpekle; üç dilim, üç parça ekmeği paylaşıyordu. Yaklaştım diyor Abdullah bin Câfer, baktım diyor, köpeğe devamlı ekmek veriyordu diyor.

“–Sen kimsin?” dedim.

“–Ben köleyim.” dedi diyor.

“–Nedir bu üç ekmek?” dedim diyor.

“–Bugün bana bunu Allah gönderdi diyor. Beni yaratan Allah, bu köpeği yaratan, aynı Allah. Demek ki Allah bunu bana misafir olarak gönderdi. Ben de buna ikram edeceğim.”

Baktım diyor, üç tane ekmeği diyor, parça parça veriyordu diyor.

“–Sen ne yapacaksın?” dediğimde;

“–Ben bugün sabredeceğim.” dedi diyor.

Ben diyor -Abdullah bin Câfer- kendimi cömert zannediyordum diyor. Bu kölenin cömertliğini görünce diyor, mahcup oldum diyor. (Bkz. Gazâlî, Kimyâ-yı Saâdet, trc. A. Faruk MEYAN, İstanbul 1977, s. 467)

Peki bu köle kimin terbiyesi içinde yetişti? Kim terbiye etti bu köleyi?

Yine o sütçü kadının hikâyesi…

Annesi;

“–Su koy diyor süte.” diyor.

“–Peki diyor, anne diyor, halife görmüyor ama Allah görmüyor mu?” diyor.

Demek ki kalbin bu şuura gelebilmesi. İşte mârifetullah bu. Cenâb-ı Hak’la o kalbin huzur bulabilmesi.

Yine buna bir misal:

Ömer bin Abdülaziz var. Bu, sütçü kadının torunudur bu. Hani diyen; “Halife görmüyor ama, Allah görmüyor mu anne?” diyen. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bunu duyuyor, kızı alıyor oğluyla evlendiriyor. Oradan da Ömer bin Abdülaziz geliyor.

Bu Ömer bin Abdülaziz, iki buçuk senelik bir hilâfeti vardır. İslâm tarihine en büyük fazilet imzasını atanlardan biri de budur, iki buçuk senede.

Onun hanımının bir hatırası var:

Bir gün diyor, Ömer bin Abdülaziz’in yanına girdim diyor. Namazgâhta oturmuş, elini alnına koymuş, durmadan ağlıyordu diyor. Gözyaşları yanaklarını ıslatıyordu. Ona:

“–Nedir bu hâlin dedim diyor. Derdin nedir?” dedim diyor.

“–Ey Fâtıma! Bu ümmetin en ağır yükünü omuzlarımda taşıyorum. Ümmet içindeki açlar, fakirler, hasta olup ilâç bulamayanlar, yalnız başına terk edilmiş dul kadınlar, hakkını arayamayan mazlumlar, küfür-gurbet diyarındaki müslüman esirler, ihtiyacını karşılamak için çalışma tâkatinden kesilmiş muhtaçlar, yaşlılar, âile efrâdı kalabalık fakir aileler, onların reisleri, beni üzüntüye gark ediyor. Yakın ve uzak diyarlardaki böyle mü’min kardeşlerimi düşündükçe yükümün ağırlığı altında ezilip duruyorum. Yarın hesap gününde Rabbim bunlar için beni sorguya çekerse, Rasûlullah bunlar için bana itâb ve serzenişte bulunursa, ben nasıl cevap vereceğim?!” dedi.

Üzerine örtü atıyordum diyor, bakamıyordum diyor hâline diyor. Sanki diyor, havuza düşmüş kuş gibi çırpınıyordu diyor. “Allah Rasûlü bana serzenişte bulunursa ben ne yaparım?!” diyordu diyor. (Bkz. İbn-i Kesîr, 9/201)

Yine bir gün buna bir eski dostu geliyor Ömer bin Abdülaziz’e. Haber gönderiyor. Kendisi;

“–Ben eski dostuyum diyor, arkadaşıyım diyor, bir görmek istiyorum.” diyor. Geliyor, bakıyor, şaşırıyor:

“–Aa diyor, Ömer bin Abdülaziz diyor, sendeki o müheykel vücut diyor, ne olmuşsun böyle diyor. Gözler içine çökmüş diyor, kamburun çıkmış diyor, kemiklerin çıkmış, ne bu hâlin?!” diyor. İki buçuk sene sonra hilâfetinden…

“–Geç bunları, geç diyor. Sen diyor, üç gün sonra benim kabrimi açsalar diyor, beni görsen diyor, bundan çok daha beter şaşıracaktın diyor. Sen geç bunları; bana diyor, İbn-i Abbas’tan iki tane hadîs-i şerîf oku da ferahlayayım.” diyor. (Bkz. Hâkim, IV, 300/7706)

İşte bu, mârifetullâha ermiş bir gönül bu.

Yine bu gafletten kendimizi koruyabilmek:

Bir derviş geliyor, Hasan-ı Basrî Hazretleri’nden bir şeyler istiyor. O da hemen kalkıp gömleğini çıkartıp veriyor. Diyorlar ki:

“–Ey Hasan diyorlar, eve gidip diyorlar, evden bu gömleği göndersen olmaz mıydı diyorlar. Niçin acele ettin böyle diyorlar. Üstü açık eve gideceksin.” diyorlar.

Hasan-ı Basrî Hazretleri şöyle cevap veriyor:

“–Bir defasında bir muhtaç, mescide geldi diyor. Karnım aç, dedi diyor. Biz de gaflet ettik, hemen yiyecek getirmedik diyor; eve gideyim getiririm diye. Onu mescide bıraktık diyor, evimize gittik diyor. Sabah namazına geldik ki diyor, baktık, zavallı bir kenarda ölmüş diyor. Üzüldüm çok diyor. Hemen bir kefen buldum diyor, kefen bularak onu defnettim diyor.

Ertesi gün zuhurât olarak diyor, fakiri sardığımız kefeni diyor, bir yakaza hâlinde, mihrapta gördüm diyor. Üzerinde de; kefenini al, Allah kabul etmedi diye yazdı diyor.

O gün, bundan sonra bir ihtiyaç sahibini gördüğümde hiç bekletmeden hemen ihtiyacını göreceğim diye yemin ettim.” diyor.

Onun için, duruma göre, az-çok bir gönül almak… Ret yok!..

KALPLERİMİZİN SAÂDET SERMÂYESİ NEDİR?

OSMAN NURİ TOPBAŞ HOCAEFENDİ’NİN DİĞER SOHBETLERİ

Paylaş.

Yorumlar