KUDÜS ÜMMETİN VAHDETİNE VESİLE OLACAK MI?

0

Beytullah Demircioğlu Altınoluk Dergisi’nde “Dünya Gündemi” köşesinde geçen ayın öne çıkan hadiselerini analiz ediyor.

Filistin toprakları üzerinde İsrail devletinin kurulmasına zemin hazırlayan “Balfour Deklarasyonu”nun üzerinden tam 100 yıl geçti. Dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour, Siyonist hareketin önemli isimlerinden Baron Walter Rothschild’e 100 yıl önce, tam olarak da 2 Kasım 1917’de yazdığı mektupta Filistin topraklarında Yahudilere bir “vatan” kurulmasını vadediyordu. O vaad gerçekleşti.

Bu tarihten bir yüzyıl sonra bu kez 6 Aralık 2017 tarihinde, ABD Başkanı sahneye çıktı. Donald Trump, seçilmeden önce, ABD başkanlarının icazet aldığı en etkili Yahudi lobisi olan AIPAC’de yaptığı konuşmada; “ABD Elçiliği’ni İsrail’in ebedi başkenti Kudüs’e taşıyacağım” ifadeleriyle verdiği sözü yerine getirmiş oldu. Hem de bunu “gecikmiş bir karar” olarak nitelendirerek.

Amerikan halkının dahi sadece % 31’inin onayladığı böylesine çılgınca bir adımı Trump neden attı? Bu kararı ile zaten barut fıçısı durumundaki Ortadoğu’yu çok daha felakete sürükleyeceğini öngöremedi mi? Ya da kimilerinin söylediği gibi Trump, Kudüs’ün İslam dünyası açısından ne anlam ifade ettiğini bilmeyecek kadar “zır cahil” miydi?

Hadi Trump, diyelim “zır cahil” bir lider olduğu için önceki başkanların ABD çıkarlarının zarar göreceği gerekçesiyle imzalamaktan imtina ettiği kararı onayladı. Peki ya yeri geldiğinde Trump’ı bile dinlemeyen ABD dış politikasına yön veren Pentagon, diğer başkanların, Arap ve İslam dünyasıyla ilişkiler bozulur endişesiyle imzalamadığı bu kararı neden onayladı?

Şurası çok açık ve net, Trump ve ABD yönetiminin, İslam dünyasının Kudüs konusundaki hassasiyetini bilmemesi ya da öngörememiş olması mümkün değil? Peki o zaman Trump’ı bu kararı almaya sevk eden amiller neler?

SİYONİST HIRİSTİYAN/EVANJELİKLERİN ETKİSİ

ABD Başkanı Donald Trump’ın Kudüs’ü “İsrail’in başkenti” olarak tanımasının ardında Yahudi lobisi kadar Washington’da derin siyasi nüfuza sahip, Siyonist Hristiyanlar diye de anılan Evanjelik Hristiyanların da oldukça etkili olduğu biliniyor.

Hz.İsa’nın geri dönmesi için Kudüs’ün İsrail hakimiyetinde olması gerektiğine inanan Evanjelikler, bu uğurda Siyonistlerden bile daha çok çalışıyorlar. Başta ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence olmak üzere Trump’ın A takımındaki Evanjeliklerin bu kararın alınmasındaki etkisi çok büyük. Yahudi lobisi ve Evanjelikleri ziyadesiyle memnun eden Trump, sallantıdaki koltuğunu Kudüs provokasyonu ile bir anlamda sağlamlaştırmış oldu.

İSLAM DÜNYASININ BÖLÜNMÜŞLÜĞÜ

Trump ve Siyonist Hristiyanları, Kudüs provokasyonunu hayata geçirme noktasında en çok cesaretlendiren husus hiç kuşkusuz İslam dünyasının içinde bulunduğu içler açısı durumdur. Irak ve Suriye’nin hali ortada. Paramparça ve başkaları tarafından yönetiliyor. Darbe mağduru Mısır, ekonomik ve siyasi uçurumun kenarında. Yemen ve Libya kan gölü. 32 yaşında toy bir veliaht prens ile Suudi Arabistan’ın nerelere doğru evrileceği tam bir muamma.

Velhasıl etnik, mezhebi ve siyasi anlamda bölünmüş, gücünü-kuvvetini, ekonomisini, insan kaynağını birbirini yerken tüketmiş, baştan sona fitnenin kol gezdiği bir İslam dünyasının, Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etmesi kararı karşısındaki tepkiselliğinin klasik kınama ritüelinden öteye geçmeyeceği öngörüldü.

KÖRFEZ ÜLKELERİNİ ABD-İSRAİL’E MAHKUM EDEN KONJONKTÜR

İslam dünyasının bölünmüşlüğünün ortaya çıkardığı zayifeti en çok ve derinden hisseden bölgelerin başında kimi Körfez ülkeleri geliyor. Suudi Arabistan öncülüğündeki söz konusu ülkelerin, İran’ın yayılmacı politikalarından duyduğu kaygıyı zaman zaman daha da derinleştiren ABD yönetimleri Trump döneminde de Körfez’in bu zafiyetini sonuna kadar kullandı.

ABD’nin tüccar başkanı İran fobisini kullanarak Körfez ülkelerine yeri geldi milyar dolarlık silah satışı yaptı. Yeri geldi “11 Eylül Yasası” olarak bilinen “Terörizm Sponsorlarına Karşı Adalet Yasası” ile Suudi yönetimine aba altından sopa gösterdi.

Dört Arap başkentini ele geçiren İran’ın yayılmacı politikasından duyduğu kaygıyı, haklı olarak iliklerine kadar hisseden Suudi Arabistan, diğer taraftan ABD’nin Demokles kılıcı gibi başında sallanan 11 Eylül yasası nedeniyle kendini ABD’ye daha çok muhtaç ve onun direktifleri doğrultusunda politika izlemeye mahkûm hissetmeye başladı.

Suudi Arabistan, BAE ve Mısır eksenini ABD ve İsrail’e mahkûm eden nedenler olduğu gibi, onlarla aynı çizgide politikalar izlemeye sevk eden başka amiller de vardı. O da hepsi tarafından ortak düşman olarak görülen “Siyasal İslam tehdidi”

Bir taraftan İran’ın Şii yayılmacılığından kaygı duyan Suudi Arabistan, öte yandan “Siyasal İslamcıların” hamiliğini yaptığı gerekçesiyle Katar’a da savaş açınca aslında kendi ayağına sıkmış oldu. Şii İran’a karşı Sünni bloku parçalayan Riyad yönetimi, Katar’ı İran’a daha çok yaklaştırdı.

Türkiye de, özellikle BAE öncülüğündeki medya tarafından “siyasal İslam”ın hamiliğiyle şeytanlaştırılmaya çalışılan bir başka ülke oldu. Böylelikle Sünni İslam dünyasındaki bölünmüşlük hızla derinleştirildi.

İşte bu konjonktür, Suudi Arabistan, BAE ve Mısır’ı ABD’ye daha çok mahkum eden, onun direktifleriyle hareket eden ülkeler haline getirdi. Öyle ki Filistin davasına ihanet ettirebilecek kadar. Onları kendi halkları tarafından bile “Kudüs’ü sattıkları” suçlamalarına muhatap edecek kadar. İşte bu yüzden, “Trump, Körfez’den yeşil ışık yakılmasa Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan edemezdi” iddialarını bizzat İsrail medyasından işitir olduk.

SUUDİ ARABİSTAN GERÇEKTEN YEŞİL IŞIK YAKTI MI?

ABD yönetimlerinin Körfez ülkelerinin içinde bulunduğu sıkışmışlığı, Trump döneminde çok daha yoğun bir biçimde kullandığı muhakkak. İsrail ile ilişkilerini normalleştirmeyi onların önüne tek seçenek olarak koyan Trump, Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan edeceğini küre önünde poz verdikleri o meşhur Riyad zirvesinde dillendirmiş midir? Ya da daha sonra bu kararını Körfez’deki müttefikleriyle paylaşmış mıdır? Onlardan yeşil ışık yakıldıktan sonra mı atmıştır bu adımını?

Kimilerine göre Kudüs provokasyonu Suudi Arabistan, BAE ve Mısır için de sürpriz olmuştur, Trump kendi iç kamuoyundaki sıkışmışlığından kurtulmayı, müttefiklerini daha çok sıkışmışlığa sevk etmeye tercih seçmiştir.

Kimilerine göre ise evet Körfez’den gelen yeşil ışık ile Trump bu kararı almıştır. Bu iddiayı dillendirenler Trump’ın provokasyonu öncesi özellikle Suudi gazetecilerin ve yazarların, İsrail hakkındaki güzellemelerine, Filistin konusundaki insanı sukutu hayale uğratacak derecede sosyal medya paylaşımlarındaki yoğunluğa dikkat çekmişlerdir. Bu paylaşımlarla, gelmekte olan felaketin etkisinin azaltılmaya çalışılmak istendiği ileri sürülmüştür.

İSLAM DÜNYASI İÇİNDEKİ NÜVELER

Trump’ın Kudüs kararı öncesi Suudi aktivist ve yazarların paylaşımlarına kısaca bakalım isterseniz. Aktivist Ahmet bin Said Elkarni, diyordu ki mesela; Yahudiler bize karşı son derece saygılılar. Bize karşı en ufak bir saldırganlıkları söz konusu değil, yönetimimizden ricamız bir an önce İsrail’de Suud büyükelçiğinin açılması ve en üst düzeyde temsil edilmesidir.”

Bir başka aktivist ve yazar Sade Şemri, yıllar boyu Arap kamuoyunda dillendirilen anlamsız İsrail düşmanlığından rahatsızlığını şu sözleriyle dile getiriyordu;60 yıl boyunca Arap yönetimleri milliyetçi söylemlerle, sahte İsrail düşmanlığıyla bizleri meşgul ettiler. Şimdi barışı ve birlikte yaşamayı tecrübe etme zamanıdır.”

Suudi Arabistan Cezire gazetesi yazarlarından Muhammed Al Şeyh ise Filistin davasına ilişkin şu itirafta bulunuyordu: Filistin davası artık bizim davamız değildir. Şayet size Müslüman kılıklı birisi gelip cihada davet ederse onun yüzüne tükürün.”

Normalleşme sonrası İsrail’e Suud Büyükelçisi olarak atanmaya aday isimlerden gösterilen Abdurrahman Raşid ise; Şimdi, İsrail ve Filistin konusunda yerleşik algıyı, bilgiyi gözden geçirmek vaktidir.” diyerek İsrail düşmanlığına artık son verilmesi gerektiğini dillendiriyordu.

Şuruk Gazetesi yazarlarından Suud Elfevzan: “Yahudilerin avukatı değilim Ancak hakikati inkar edemeyiz. Bana Suudluyu öldürmüş bir İsrailli gösterin. Ben size kendi kardeşlerini intihar saldırılarıyla öldüren binlerce Suudlu gösterebilirim” diyerek İsraillilerin katlettiği binlerce Filistinliyi din kardeşi olarak da görmediğini bir anlamda itiraf ediyordu.

Yazar Turki Ahmed ise daha da ileri gidiyor, diyordu ki: Filistin davası artık dava olmaktan çıkmıştır. Bazı siyasi hareketlerin sahte meşrulaştırma aracı haline dönmüştür”

Trump’ın Kudüs provokasyonunun hemen öncesindeki bu paylaşımlar tesadüf olabilir mi? Evet olabilir, ancak daha çok Arap kamuoyunda oluşacak tepkileri yumuşatmaya yönelik adımlar olarak okundular Arap kamuoyu ve medyasında.

KUDÜS PROVOKASYONU ÜMMETİN VAHDETİNE VESİLE OLACAK MI?

Evet, her şerde vardır bir hayr, amenna. Trump’ın bu şerli adımından bir hayrın doğması da kuvvetli muhtemeldir. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Trump’ın Kudüs provokasyonu sonrası yaptığı değerlendirmelerinde “Adaletin olmadığı yerde zulüm vardır ama aynı zamanda bir uyanış, başkaldırı da vardır. Kudüs meselesi inşallah topyekun insanlığın ve özellikle de Müslümanların uyanışına vesile olacaktır.” tespitinde bulundu. En büyük temennimiz Kudüs’e yönelik bu provokasyonun ümmetin uyanışına, vahdetine vesile olmasıdır. Böyle bir zeminin oluşturulabileceği izlenimi ortaya çıkmıştır.

Gerek Kudüs’e ve Filistin davasına sahip çıkan cesur açıklamalarıyla gerekse diplomatik sahadaki çabalarıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan, dünyanın ilgisini yeniden, unutturulmaya çalışılan Kudüs’e yönelmesinde önemli rol oynamıştır. Türkiye’nin yoğun çabalarıyla gerçekleşen İslam İşbirliği Teşkilatı’nın Kudüs gündemli zirvesinde alınan kararlar, kimilerince yetersiz görülse de son derece önemlidir.

İsrail’in işgal devleti olduğunun yenilenmesi, ABD’nin artık arabuluculuk vasfını yitirdiğinin belirtilmesi, İslam ülkelerini esir alan ABD ve İsrail’e yönelik korku eşiğinin aşılması açısından önemlidir. Kudüs konusunda her sahadaki kararlı duruş, Kudüs’e ihanet edebilecek kadar ileri giden rejimlerin meşruluğunun çok daha sarsıcı bir biçimde sorgulanmasının önünü açmıştır.  BM Genel Kurulu’nda, ABD tehditlerine rağmen, Kudüs kararının geri çekilmesini isteyen tasarının 128’e karşı 9 oyla kabul edilmesinin, evet bir yaptırım etkisi yok, ama ABD ve İsrail’den duyulan korku eşiğinin aşılması, Amerika’ya hem tarihi bir ders verilmiş olması sebebiyle, moral-manevi etkisi çok büyük bir adım olmuştur.

Kudüs davası konusunda yeniden oluşmaya başlayan hassasiyetin istikrarlı bir biçimde diri tutmak çok daha önemlidir. Bu kararlı duruşun sürdürülebilir olması için çaba sarf etmek gerekiyor. Çünkü bu konu Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dediği gibi; “Kudüs meselesi sadece kalple buğzedilerek geçiştirilebilecek bir konu değildir hatta bu konudaki sorumluluğumuzun gereğini sadece dille ifade ederek de yerine getirmiş olamayız. Kudüs konusunda mutlaka somut, elle tutulur, gözle görülür, netice almaya yönelik adımlar atmak zorundayız.”

BM KARARLARINI HİÇE SAYAN İŞGAL DEVLETİ İSRAİL

Uluslararası hukuka göre, İsrail’in işgal altındaki Doğu Kudüs ve Batı Şeria’da inşa ettiği Yahudi yerleşim yerleri yasa dışı sayılıyor. İsrail ise dünyadan gelen tepkileri dikkate almayarak işgal ve genişleme politikalarına devam ediyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK), eski ABD Başkanı Barack Obama döneminde 23 Aralık 2016 tarihinde aldığı bir kararla, İsrail’in işgali altındaki Filistin topraklarında tüm yerleşim faaliyetlerini “derhal ve tamamen” durdurmasını talep etmişti.

KUDÜS’Ü GÖRMEKTEN MAHRUM BIRAKILAN 5 MİLYON FİLİSTİNLİ

Batı Şeria’da yaşayan 3 milyona yakın Filistinli, İsrail’in etraflarına ördüğü duvardan dolayı Kudüs’e giremiyor. Abluka altındaki Gazze Şeridi’nde yaşayan 2 milyon Filistinlinin de Kudüs’e girişi yasak. Vatanlarından sürülerek dünyaya dağılan 5 milyon civarındaki Filistinli mülteci de en büyük rüyası olan Kudüs’e dönme imkanından yoksun.

Bugün İsrail işgali altındaki Doğu Kudüs’te yaşayan Filistinli sayısı sadece 300 binin biraz üzerinde. Onlar da ev yıkımlarından tutuklamalara dek pek çok tehdit ve zorluklarla karşı karşıya. Trump’ın kararı ise şehirdeki halkın hissettiği öfke ve hayal kırıklığını daha da artırmış durumda. İsrail’in Doğu Kudüs’ü fiilen ilhak etmesine rağmen burada yaşayan Filistinliler İsrail vatandaşı sayılmıyor ve vatandaşlık haklarından yararlanamıyor.

YAHUDİLEŞTİRME TEHDİDİ ALTINDAKİ KUDÜS

Kudüs, 1917’de Osmanlı egemenliğinden çıktığından beri sıkıntılı günler yaşıyor. Filistin’de, İngiltere ve ABD sponsorluğunda başlayan siyonist işgal 100 yıldır devam ediyor. Doğu Kudüs’ü 1967’de işgal eden İsrail ise yarım asırdır burayı Yahudileştirmek için yoğun çaba sarf ediyor. Doğu Kudüs’ün statüsü Filistin-İsrail meselesinin çözümünün önünde duran en büyük engellerden biri. Birleşmiş Milletler’in (BM) Filistin topraklarını Yahudiler ve Araplar arasında pay etmek üzere yayımladığı 1947 tarihli planda, Kudüs’ün özel bir statüye tabi tutularak uluslararası toplumun kontrolüne verilmesi öngörülüyordu.

Siyonist güçler, 1948’deki savaşta Kudüs’ün batısını ele geçirdi. Ürdün’ün kontrolünde olan surlarla çevrili Doğu Kudüs’ü de 1967’de ele geçiren İsrail, uluslararası hukuku ihlal ederek şehirde İsrail yasalarının geçerli olduğunu ilan etti. İsrail, bu şekilde Doğu Kudüs’ü de fiilen ilhak etmiş oldu. İsrail meclisi 1980’de kabul ettiği bir yasayla Kudüs’ü doğusuyla batısıyla İsrail’in “birleşik başkenti” ilan etti. Böylece Doğu Kudüs’ün ilhakı resmiyet kazanmış oldu. Buna karşılık BM Güvenlik Konseyi (BMGK) 1980’de İsrail’in Doğu Kudüs’ü ilhak ederek başkent ilan etmesini geçersiz sayan 478 sayılı kararı kabul etti. ABD dahil uluslararası toplum Doğu Kudüs’ü işgal altında sayıyor. Öte yandan Trump’ın kararına kadar hiçbir ülke Doğu veya Batı Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımıyordu.

14 BİN FİLİSTİNLİ DOĞU KUDÜS’TEN SÜRÜLDÜ

İsrail vatandaşlığı bulunmayan ancak İsrail makamlarının verdiği “Kudüs Kimlik Kartı” ile şehirde sürekli ikamet izni olan Filistinlilerin, bu hakları da çeşitli bahanelerle ellerinden alınabiliyor. Bu nedenle Doğu Kudüs’teki 300 binin üzerindeki Filistinli her an doğdukları şehirden sürülme korkusuyla yaşıyor. Doğu Kudüs’teki Filistinlilerin burada yaşamaya devam edebilmeleri için İsrail’in belirlediği bir dizi talebi yerine getirmesi gerekiyor. İster yabancı bir ülke, ister Batı Şeria olsun belli bir süre Doğu Kudüs’ün dışında yaşayan Filistinlilerin ikamet izinleri iptal edilerek şehre dönme hakları ellerinden alınıyor.

Doğu Kudüs’te ev yapmalarına izin verilmeyen Filistinliler, bu şekilde şehrin dışına çıkmaya zorlanırken, Kudüs dışında ikamet ettikleri tespit edilenlerin de bir daha şehre dönmeleri yasaklanıyor. Aile üyelerinden birinin İsrail’in “terör” olarak nitelediği saldırılara karışması da tüm ailenin Kudüs’ten sürülme sebebi sayılıyor.

İsrailli insan hakları kuruluşu B’Tselem’in yayımladığı verilere göre, İsrail 1967’den bu yana 14 bin Filistinlinin ikamet iznini iptal ederek Doğu Kudüs dışına sürdü.

Buna karşılık İsrail, dünyanın neresinde olursa olsun tüm Yahudileri İsrail’e gelerek Doğu Kudüs dahil istedikleri yere yerleşmeleri ve vatandaşlık almaları için teşvik ediyor.

Kaynak: Beytullah Demircioğlu, Altınoluk Dergisi, 383. Sayı

PAYLAŞ.

Bir yorum bırak

Önceki yazıyı okuyun:
ÜSKÜP’TE ZEYTİN DALI HAREKATI İÇİN ‘ZAFER DUASI’

Makedonya’da eski Üsküp Türk Çarşısı’nda bulunan Murat Paşa Camisi’nde yatsı namazı öncesi Zeytin Dalı Harekatı’nın zaferle sonuçlanması için dua edildi....

Kapat