KORKU VE UMUT DENGESİNDE YAŞAMAK

0

Kişinin mânevî kıymeti, gerçek mânâda âhirette belli olacaktır. Bu yüzden kula düşen; hiçlik ve acziyet hissiyâtı içinde, kulluğa devam etmektir. Bizler de son nefes endişesi sebebiyle hayatımızı her nefes Kitap ve Sünnet’i yaşama gayreti içinde geçirmeliyiz.

Asr-ı saâdette yaşanmış olan şu hâdiseden çıkan dersi, hepimiz mühim bir hayat düsturu edinmeliyiz:

Sahâbenin meşhur zâhid ve âbidlerinden biri olan Osman bin Maz’ûn -radıyallahu anh-, Medîne’de Ümmü’l-Alâ isminde bir kadının evinde vefât etmişti. Bu kadın:

“Ey Osman, şehâdet ederim ki şu anda Allah Teâlâ sana ikrâm etmektedir.” dedi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz müdâhale ederek:

“Allâh’ın ona ikram ettiğini nereden biliyorsun?”  buyurdu. Kadın:

“Bilmiyorum vallâhi!” deyince Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şu îkazda bulundu:

“Bakın, Osman vefât etmiştir. Ben şahsen onun için Allah’tan hayır ümîd etmekteyim. Fakat ben peygamber olduğum hâlde, bana ve size ne yapılacağını (yani başımızdan ne gibi hâller geçeceğini) bilmiyorum.”

Ümmü’l-Alâ der ki:

“Vallâhi, bu hâdiseden sonra hiç kimse(nin hâli ve istikbâli) hakkında bir şey söylemedim.” (Buhârî, Tâbîr, 27)

Çünkü peygamberler ve onların müjdeledikleri dışında hiç kimsenin son nefeste îmanla gidebilme teminâtı yoktur. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadîs-i şerîflerde, Cennet’e bir karış kala ilâhî azâba dûçâr olanlar ve bunun aksine, Cehennem’e bir karış kala ilâhî rahmete nâil olanlar bildirilmektedir.

BEL’AM BİN BÂÛRÂ VE KARUN DA MAKAM SAHİBİ ÂLİMLERDENDİ!

Bu cümleden olarak; Levh-i Mahfûz’a bakıp onu okuyacak makâma erdikten sonra, nefsine mağlûp olup ebedî hüsrâna uğrayan Bel’am bin Bâûrâ’nın [1] hâlini, hiçbir zaman unutmamak îcâb eder.

Kârun da, Allah Teâlâ’nın kendisine birçok ihsanda bulunduğu, zühd ve takvâ sahibi biriydi. Üstelik Tevrât’ı en iyi okuyan ve tefsir eden kişiydi. Lâkin Allâh’ın bir imtihan olarak kendisine hazineler dolusu servet vermesi, onu Hakk’a yaklaştıracağı yerde uzaklaştırdı. Neticede dayanıp güvendiği hazineleriyle birlikte yerin dibine gömülerek helâk edildi.

Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri de:

“…Son nefes(te kimin kurtulacağı) meçhuldür. Nice fâsık ve fâcir vardır ki, kâmil velîlerden olmuştur. Nice verâ sahibi sâlih kişiler de vardır ki, aşağıların en aşağısına düşmüşlerdir…” [2] buyurmuş ve birçok mektubunda, son nefesi îmân ile verebilmek için duâ talep etmiştir.

Yani mânevî yolculukta, “ben artık kemâle erdim” diyerek veya kendinde mânevî bir üstünlük vehmederek gurur ve rehâvete kapılmak yoktur. Aksine; kendini dâimâ kusurlu ve noksan görüp gayreti artırmak esastır. Nitekim ârif zâtlar; “Kişi noksanını bilmek gibi irfân olmaz.” demişlerdir.

PEYGAMBER EFENDİMİZ DAİMA İSTİĞFAR HÂLİNDEYDİ

Âhiretleri hakkında ilâhî teminat altında bulunan peygamberler dahî, “havf ve recâ / korku ve ümit” duyguları arasında dâimâ ilâhî rahmete sığınmışlardır. Meselâ, maldan, candan ve evlâttan imtihan vererek Allâh’ın Halîl’i/dostu olan İbrahim -aleyhisselam- âhiret endişesi içinde:

“(Yâ Rabbi! Kulların) diriltilecekleri gün beni mahcup etme!” (eş-Şuarâ, 87) niyâzında bulunmuştur.

Allâh’ın Habîbi Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, geçmiş ve gelecek bütün günahları bağışlanmış olduğu hâlde, geceleri sabahlara kadar gözyaşları içinde namaz kılmış ve istiğfâr etmiştir.

Yine “Aşere-i Mübeşşere”, yani daha dünyada iken Cennet’le müjdelenen sahâbîlerden hiçbiri, buna güvenip kulluk vazifelerinde gevşeklik göstermemiş, aslâ gurur veya rehâvete kapılmamıştır. Aksine, büyük bir kalbî rikkatle, gayretlerini daha da artırma azmi içinde, örnek bir kulluk hayatı yaşamışlardır.

SELMÂN-I FARİSÎ’NİN SON NEFES ENDİŞESİ

Şu hâdise, sahâbenin kalbî hassâsiyetine ne güzel bir misaldir:

Selmân-ı Fârisî -radıyallahu anh-, her hâliyle ve bilhassa da Allah yolundaki fedâkârâne gayretleriyle öyle mümtaz ve müstesnâ bir şahsiyet hâline gelmişti ki, Ensâr ve Muhâcirler:

“Selmân bizdendir.” diyerek onu paylaşamaz olmuş, hattâ bu hususta tartışmaya başlamışlardı. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de hem onların arasını bulmak, hem de Selmân -radıyallahu anh-’ı taltîf etmek için:

“Selmân bizdendir, Ehl-i Beyt’tendir!” buyurdular. (Hâkim, III, 691/6541; Heysemî, VI, 130; İbn-i Hişâm, III, 241; İbn-i Sa‘d, IV, 83)

Bu nebevî iltifata rağmen o mübârek sahâbî, büyük bir tevâzû ve mahviyet içinde yaşamış, yüreği dâimâ âhiret endişesiyle titremiştir. Nitekim iki kişi Hazret-i Selmân’a selâm verip:

“Sen Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sahâbîsi misin?” diye sordular. O da:

“Bilmiyorum.” cevâbını verdi. Gelenler; “Acaba yanlış birine mi geldik?” diye tereddüt edince, Selmân -radıyallahu anh- sözlerini şöyle îzah etti:

“Ben Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i gördüm, O’nun meclisinde bulundum. Ancak Allah Rasûlü’nün asıl sahâbîsi, O’nunla birlikte Cennet’e girebilen kişidir.” (Heysemî, VIII, 40-41; Zehebî, Siyer, I, 549)

HAZRET-İ YUSUF’UN DUASI VE ALLAH’IN RAHMETİ

İşte sahâbe-i kirâm, yalnızca sözde ve isimde değil, özde ve fiilde sahâbe idi. Her hâlleriyle Allah Rasûlü’ne râm olmuşlardı. Buna rağmen kendilerini kurtulmuş görmeyip dâimâ kullukta gayret göstermişlerdi. Bu hâl, bütün mü’minlere örnek olmalıdır. Zira kişinin mânevî kıymeti, gerçek mânâda âhirette belli olacaktır. Bu yüzden kula düşen; hiçlik ve acziyet hissiyâtı içinde, kulluğa devam etmektir. Bizler de son nefes endişesi sebebiyle hayatımızı her nefes Kitap ve Sünnet’i yaşama gayreti içinde geçirmeli ve Yûsuf -aleyhisselam-’ın;

“…(Ey Rabbim!) Beni Müslüman olarak vefât ettir ve beni sâlihler arasına kat!” (Yûsuf, 101) niyâzını dilimizden düşürmemeliyiz. Unutmayalım ki hangi makamda olursak olalım, kendimizin de başkalarının da âkıbetini tâyinden âciziz. Bu hususta da dâimâ Rabbimiz’in rahmet, mağfiret ve inâyetine muhtâcız.

Cenâb-ı Hak, lûtf u keremiyle âkıbetimizi hayreylesin.

Âmîn!..

Dipnotlar: 1)  Bkz. el-A‘râf, 176. 2)  Es‘ad Sâhib, Buğyetü’l-Vâcid, s. 120-121, no: 16.

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Altınoluk Dergisi, Eylül 2014

Paylaş.

Yorumlar