KİME BENZİYORUZ? KİMİ TAKLİT EDİYORUZ?

Kendi mânevî değerlerini yitirerek, “süslü, ama ruhsuz” başka medeniyetleri taklit etmek, fertler ve toplumlar için büyük bir sefâlet ve alçalıştır. Müslüman olmak, bir insana şeref olarak yeter. İslâm’ın dışında şeref ve izzet arayanların bahtına ise, tarih boyunca hep mahrumiyet ve acılar düşmüştür.

Her dînin ve toplumun kendine has bir medeniyeti ve diğerlerinden ayırt edici gelenek ve davranışları vardır. Milletler ve kültürler, bu ayırt edici davranış kalıplarıyla bir bütün olur ve bunları koruyup muhafaza ettiği müddetçe var olurlar. Bunlar, sosyal hayatın küçük örf ve âdetleri, kılık kıyafetlerinden dînî ve millî bayramlarına, inanç ve ibadetlerine kadar uzanır. Bu değerler, bir nevî asırlık çınarları besleyen kökler hükmündedir. Zamanla bunların kopması veya yaşatılmaması, toplumların ve kültürlerin kaybolmasına sebep olur. Nitekim insanlığın kadîm tarihinde bunun pek çok örneğini görmek mümkündür.

ALLAH’IN NEFRETİNE MÜSTEHAK OLAN ÜÇ İNSAN TİPİ

En son ve kâmil din olan İslâm Dîni’nde, bu konu ayrı bir önem arz etmektedir. Müslümanın kendine mahsus bir şahsiyeti, hayata bakış tarzı, örf ve âdetleri, bayram ve kutlama modelleri vardır. Bu hususta başta âyet-i kerîmeler olmak üzere, bol miktarda serdedilen hadîs-i şerîfler hep ümmeti uyarmıştır. Meselâ bir hadîs-i şerîfinde Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“İnsanlar içinde Allâh’ın en ziyade nefretine müstehak olan şu üç insan tipidir:

1-Mescid-i Haram’da zulmeden kişi.

2-Kanını akıtmak için haksız olarak bir Müslümanın kanını talep eden kişi.

3-Mü’min olduktan sonra İslâm’ın dışındaki yaşayış tarzını arzulayan kişi…” (Mişkatü’l-Mesâbih, 142)

Yaratılmışlar içinde mü’min olarak Allah Teâlâ’nın emânına girebilmek, kulluk dairesinde bulunmak, büyük bir şeref ve sorumluluktur. Tâbiri câizse, bu rütbe ve nişanı aldıktan sonra, bunun şeref ve haysiyetini taşıyabilmek, bir dizi çaba gerektirir. Bu çaba ve gayretin neticesi, Allah Teâlâ’nın boyasıyla, rengiyle boyanmaktır. Rabbimiz, buna Bakara Sûresi’nde “sıbgatullah” adını koyar:

“Allâh’ın boyası ile boyanın. Allâh’ın boyasından daha güzel boyası olan kimdir? Biz ancak O’na kulluk ederiz.” (el-Bakara, 138)

Başka bir ifadeyle, âyet-i kerîme; “hayatınızı, şahsiyetinizi baştan sona bu boya ile boyayın. Hiçbir boşluk ve açıklık kalmayıncaya kadar boyanın. Hayatınızı, duygu ve düşüncelerinizden, söz ve hayallerinize, davranıştan ibadet ve tâatlerinize kadar bu boya ile örtün, kaplayın!” buyurmakta ve şöyle devam etmektedir: “Allâh’ın boyasından daha güzel boyası olan kimdir?”

ALLAH’IN BOYASI

İslâm Dîni, hayatın her alanına vâkıf ve her boyutunda sünnet-i seniyye ile taçlanmış yüce bir dindir. Gerek âyet-i kerîmelerde, gerekse hadîs-i şerîflerde insanı ve sosyal hayatı içine almayan, açıkta bırakılan hiçbir husus bulunmaz. Bu hayat tarzı, vahiyle bildirildiği gibi, fiilî, kavlî ve takrîrî sünnetlerle de desteklenmiş ve müşahhas bir hayat modeline dönüştürülmüştür.

Dolayısıyla Müslümanlar, tarih boyunca kitaplarıyla ve peygamberleriyle hiçbir zaman tefrikaya ve şüpheye düşmemişlerdir. Hep kendilerine özel bir hayat yaşamış, eşya ve olayları bu özel alanda değerlendirmişlerdir. Bu davranış ve anlayış, onlara has bir kimlik var etmiş ve yıllarca bu kimlik ve özgüvenle var olmuşlardır. Çok farklı kavim ve topluluklar, bir arada yaşamasına rağmen aradaki îman ve din birliği, birlikte ibadet etmeleri ve aynı mânevî değerleri sahiplenmeleri sayesinde bir bütüne, hattâ bir bedene dönmüşlerdir. Şahsî farklılıklar, millet ve kabileden gelen karakteristik özellikler ise, ümmete zenginlik ve bereket olmuştur.

Son ve kâmil din olan İslâm’dan ve onun kültür ve medeniyetinden sonra, bâtıl din ve inançlara (onların âdet ve geleneklerine) uymak, onlara benzemek; zül ve zulüm olarak görülmüş ve yasaklanmıştır.

Ama son yıllarda insan fıtratına uygun bir kültür ve medeniyetten mahrum olan topluluk ve inanç sahiplerine duyulan hayranlık ve benzeme meyli, akıllara ziyan bir noktaya gelmiştir. Asırlardır ilmî/mânevî hayatta, dînî yaşayışta ve askerî cephelerde Müslümanlara gâlip gelemeyen Batı, bu sefer taktik değiştirmiş ve Müslümanların zaaflarını kullanarak onları psiko-sosyal yönden özünden uzaklaştırmış ve kendine benzetmeye çalışmıştır. Ekonomik, askerî ve teknolojik sahalarda, peşpeşe aldığı yenilgiler sebebiyle içine kapanan, aşağılık duygusuna yenik düşen ve “gâlip” güçler olan Batı Medeniyeti’ne hayranlık duygularıyla bakan Müslümanlar, onları adım adım takip etmeye başlamışlardır.

Yeni yeni kavramlarla önce inkârcılığı (ateizm), sonra bilimi kutsamayı (pozitivizm) geliştiren Batı, Müslümanları, onları güçlü kılan bütün değerlerinden kopardıktan sonra istediği kalıba sokmaya başlamıştır. Onları ve sahip oldukları medeniyet ve değerlerini hakîr görmüş, dışlamış; insanlarını, ülkelerini köleleştirmiş, bütün zenginliklerini sömürmüş ve hâlâ ekonomik, siyâsî ve kültürel anlamda bütün insanlığı ve özellikle müslümanları sömürmeye devam etmektedir. Artık küresel dünyada, müslümanlar, kendilerine biçilen Batı’nın uydusu olmak rolünü kabullenmişler, sahiplenmişler ve Batıdan gelen her türlü düşünce, duygu ve isteğin emrine âmâde hâle gelmişlerdir.

Bugün Batı, öncelikle geçmişin bütün kültür ve medeniyetlerini yok sayarak hepsini dışlamış; onun yerine yeni, renkli, sesli “modernizmi” getirmiştir. Ardından o oyuncağından da sıkılan bir çocuk gibi “hiçbir şeyin öneminin olmadığı, tek gerçeğin yaşanılan an ve zevk olduğu” postmodernizmi getirmiştir. Artık yeme-içme kültürümüzden tutun da kılık-kıyafet, tutum-davranış, eğlence ve bayram kültürlerine kadar her şeyi hızlı, hazcı, hedonist hâlde tüketir olduk. Bu hayat tarzı, zamanla duygu ve ibadetlerdeki kıvam ve derinliği azalttığı gibi, sosyal hayat ve âile hayatında da büyük kırılmalara yol açtı.

HZ. ÖMER DÖNEMİNDE MÜSLÜMAN AHALİNİN UYMAKLA YÜKÜMLÜ OLDUĞU KURALAR

İslâmî fetihlerde, fethedilen bölgelerin dinine ve hayat tarzlarına saygı duyulması, müdâhale edilmemesi özellikle ferman buyrulur ve farklı düşünce ve inançtaki bölgelerin Müslüman toplumlardan ayrıştırılması emredilirdi. Hattâ Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- döneminde fethedilen memleketlerde yaşayan ahâlinin uymakla yükümlü olduğu kurallar belirlenmiş ve bölge sakinlerine îlan edilmişti. Bunlardan bazıları şöyledir:

 a-Gayr-i müslimler; müslümanların elbiselerine, takkelerine, sarıklarına, nalinlerine benzer şeyler giymeyecekler. Saç şekillerini onlarınkine benzetmeyecekler; saçlarının ön tarafını tıraş edecekler.

 b-Nerede olurlarsa olsunlar, kendilerine mahsus kıyafetler giyecekler, bellerine zünnâr bağlayacaklar.

 c-Müslümanların diliyle konuşmayacaklar.

 ç-Müslümanların künyeleriyle künyelenmeyecekler.

 d-Mühürlerine Arap harfleriyle ibâre kazıtmayacaklar.

 e-Koşumlu (eğerli) hayvana binmeyecekler.

TEŞEBBÜH / BENZEMEK 

Arapça “teşebbüh” kelimesi, “benzemek, benzemeye özenmek, zorla başka şeye benzemeye çalışmak” anlamlarına gelmektedir. Bir başka ifadeyle; bilerek isteyerek kendisinden olmayan kişi veya topluluklara benzemek için kendisini değiştirmek, zorlamak demektir.

Bu tâbir, İslâm kültüründe, özellikle, bir müslümanın bâtıl din ve ideoloji mensubu topluluklardan biri veya birkaçına ait olan özellikleri tatbik etmesi, uygulamaya çalışmasını ifade için kullanılır.

Sosyal bir varlık olan insanoğlunda benzemek, taklid etmek fıtrî bir vâkıadır. Özellikle yakın yerlerde yaşayan ve çok sevilen kişilerin taklit edilmesi, birçok zaman gayr-i irâdî gerçekleşir. Bu vesîle ile Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Kişi arkadaşının dîni üzeredir.” (Ebû Dâvud, Edeb, 18/4833) buyurmuş, sâlihlerle, sâdıklarla dost olmayı ve onlarla oturup kalkmayı öğütlemiştir.

Nitekim kişide en tesirli öğrenme şekillerinden biri, görerek ve taklit ederek öğrenmedir. Yalnız burada dikkat edilmesi gereken husus, akıl ve irâde sahibi insanın yaptığını şuurlu ve sorgulayıcı bir şekilde ve yaptığının sonucunu idrâk ederek yapmasıdır. Nitekim taklit edilen davranış helâl mi, haram mı; hak mı bâtıl mı bilinmesi gerekir. Körü körüne taklit, bir müslümanın inancına da, şahsiyetine de yakışmaz. Kişinin yaptığı davranışlar, tatbik ettiği yol ve davranışlar, nihayetinde kimliğin ayırt edici vasıflarından olmaktadır. Bu vasıflar, fıtrî özellik olduğu kadar, uygulayış bakımından bir inancı ve grubu temsil etmektedir.

Müşrik ve yahudîlerle birlikte yaşayan Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu konuda çok hassas davranırdı. Uzun süredir yaptığı bir davranışı gayr-i müslimlerde gördüğü zaman hemen değiştirir, ashâbını da uyarırdı.

BAŞKA İNANÇ VE TOPLULUKLARA BENZEMEMEK

Başka din, inanç ve topluluklara benzemek birkaç şekilde gerçekleşir. Şöyle ki:

1-Düşünce, Zihniyet, İnanç ve İbadette Benzeme

Psiko-sosyal gerçeklik olarak birine benzemek ve taklit etmek, zamanla îtikâdî benzemeyi de beraberinde getirecektir. İnsan ancak sevdiğini, takdir ettiğini ve büyük gördüğünü taklit eder, hatta “mağluplar, gâlipleri taklit etme psikolojisi” yaşarlar.

Şeklî taklit ise, belli bir zaman sonra îtikâdî taklide götürür. Bu sebeple, müslüman bir kimse îtikaddan başlayarak hayat tarzındaki alışkanlıklara kadar, müslümanlardan olmayanlardan ve Allâh’ın sevmediği ve râzı olmadığı davranış ve kıyafetlerden uzak kalmalıdır. Uzak kalmak, yalnızca (teşebbüh) benzememekle kalmayıp onların uygulamalarının aksini icrâ etmek sûretiyle de gerçekleşir. Nitekim tasvip edip saygı duymak dahî zamanla kalplere tesir ederek onlara karşı ünsiyet oluşturur.

Meselâ Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hicret etmeden önce Muharrem ayının onuncu günü Aşûre orucu tutmayı âdet haline getirmesine rağmen hicretten sonra Medîneli yahudîlerin de aynı gün oruç tuttuğunu gördü. Onlar oruçlarını, İsrailoğullarının, Firavun’un zulmünden kurtulma gününü yâd etmek maksadıyla tutuyorlardı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, “Biz, Mûsâ’ya sizden daha yakınız!”[1] buyurarak hem orucu tutmaya devam etmiş, hem de yahudîlere muhalefet etmek üzere, başına veya sonuna günler eklenmesini istemiştir. Böylece müslümanlar, yahudîlerin yaptığı gibi, Muharrem ayının sadece 10. günü oruç tutmazlar; ya 9-10 ya 10-11 ya da 9-10-11. günlerde oruç tutarlardı. Peygamber Efendimiz, bir ibâdette bile, üzerine “yahudîlere benzeme gölgesi düşmemesine” dikkat etmiştir.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- namazı, “gözümün nûru” olarak vasıflandırıp çok sevmesine rağmen Güneş’e tapanlara (mecûsî) benzememek için “Güneş’in doğuşunda, tam tepedeyken ve batışı esnasında” namaz kılmayı yasaklamıştı.

Yine yahudilerin özel günleri olması hasebiyle “cumartesi günleri” tek gün oruç tutmayı nehyetmiştir.

Son yıllarda yaygınlaşan tabure ve sandalyelerde namaz kılmak da kiliselerde hristiyanların âyinlerine benzemeyi çağrıştırdığı gerekçesiyle, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yasaklanmıştır. Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- vefatının yaklaştığı son günlerinde dahî bir hurma kütüğüne veya sandalyeye oturarak namaz kılmamış, ağır hastalığına rağmen yere oturarak namaz kılmıştır.

2- Sosyal Alışkanlıklar Olan Yemek, İçmek, Gezmek, Eğlenmek ve Benzeri Hususlarda Benzeme

Dünyanın neresinde olursa olsun insanların fitrî ihtiyaçları aynıdır. Bunun yanında güzellik, eğlence, kolaylık, takdir görme; insanın tesir altında kaldığı ve birçok zaman nefsine mağlup olduğu durumlardır. Bu tür davranışlar, sahâbe-i kirâmda da vukû bulduğu zaman Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onları yumuşak bir lisan ile uyarır ve doğruya yönlendirirdi. Nitekim müslüman, hayatının her alanında Allâh’ın boyası ile boyanmak durumundadır. Meselâ, Abdullah bin Amr -radıyallâhu anh- anlatır:

“Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, üzerimde rengi sapsarı bir elbise gördü ve:

“-Onu at! Çünkü o, renk ve şekil itibariyle kâfirlerin elbisesidir!” buyurdu. (Bkz: Müslim, Libâs, 27)

Yine Peygamber Efendimiz, “Müslüman oldum!” diyene:

“-Kâfirlik alâmeti olan saçını kes ve sünnet ol!” buyurmuştur. (Ebû Dâvud, Tahâret, 129/356)

3- Örf ve Âdetlerde Benzeme

İslâm Dîni, kendine has yönleriyle tebârüz eden bir dindir. Bu vesîle ile müntesiplerinin her yönüyle kendine has (orijinal) olmasına önem vermiş, bid’at ve sapıklıktan sakınılmasını ısrarla vurgulamıştır. Hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Bid’atten sakının! Her bid’at sapıklık, her sapıklık da ateştir.” buyurmuştur. (Bkz: Ebû Dâvûd, Sünnet, 5/4607; Tirmizî, İlimi 16)

Toplumu ilgilendiren bütün hâdiselerde, Müslümanların kendisine has çözüm yolları olmuştur. Meselâ Müslümanların câmiye nasıl çağrılacağı tartışılırken, diğer dinlerde kullanılan boru, çan, davul vb. âletler yerine “ezân”ın tercih edilmesi, onu bütün din ve ideolojilerden farklı kılmıştır.

4- Kılık, Kıyafet, Ev Döşemesi Gibi Hususlarda Benzeme

Benzemenin en fazla tahakkuk ettiği hususlardan biri de kılık-kıyafet, giyim-kuşamdır, hiç şüphesiz… Özellikle tüketimin tavan yaptığı ve insanların tüketmek için kışkırtıldığı günümüzde, ne giyileceğine kişiden daha fazla moda ve medya karar vermektedir. Sosyal medyanın da tahakküm uygulamasıyla insanlar düşünmeden tüketmekte ve tahlil etmeden giyinmektedirler. Oysa kıyafet, insanın kimlik ve kişiliğini ilk etapta belirleyen, îman ve ibadetini tamamlayan bir simgedir. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’tan rivayetle:

“Rahiplerin elbiseleri gibi, gayr-i müslimlere mahsus elbiseler giymekten sakının. Kim onların şekillerine bürünür ve onlara benzemek isterse, benden değildir.” buyurmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2)

Abdullah bin Mes’ud -radıyallâhu anh- ise:

“Kılık kılığa benzemesin, yoksa neticede kalpler kalplere benzer.” buyurmuştur.

5- Bayram ve Düğün Gibi Özel Günlerde Benzeme

Müslümanlar, en son ve en mükemmel din olan İslâm Dîni’nin ve insanlık tarihinde derin ve nâdide izler bırakan büyük bir medeniyetin müntesipleridir. Dolayısıyla asırlardır süregelen ibadet, kültür ve geleneğin hem mirasçıları, hem de mimarlarıdır. Onların medeniyeti büyük bir edeb, ahlâk, nezâket, tefekkür ve gönül zenginliğinin tezâhürüdür. Hem tarihin her dönemini, hem de hâkim oldukları coğrafyanın her metrekaresini asâlet, adâlet, hakkaniyet ve insanca medeniyetin motifleri ile süslemişlerdir. Onların bulunduğu yerlerde insanlar bir tarafa; hayvanlar, bitkiler, hattâ cansız varlıklar bile fıtratlarına en uygun havayı teneffüs etmişler, en özgür ve mutlu devirlerini geçirmişlerdir. Böyle faziletler medeniyetinin mirasçıları olarak, kendi kültür ve güzelliklerimizden kopmamız; mutluluğu ve güzelliği bencil, kaba, barbar ve sömürü üzerine kurulmuş Batı medeniyetinde aramamız ne acıdır!..

Günümüzde taklit edilen sun’î güzellikler, göz ve gönül tırmalamaktan ve zillete düşmekten öteye geçmemektedir.

Kendi mânevî değerlerini yitirerek, “süslü, ama ruhsuz” başka medeniyetleri taklit etmek, fertler ve toplumlar için büyük bir sefâlet ve alçalıştır. Müslüman olmak, bir insana şeref olarak yeter. İslâm’ın dışında şeref ve izzet arayanların bahtına ise, tarih boyunca hep mahrumiyet ve acılar düşmüştür. Zira izzet ve şeref, sadece Allâh’ın, Rasûlü’nün ve Müslümanların yanındadır. İslâm ümmetinin, hiçbir dîni ve hiçbir milleti taklide ihtiyacı olmayan üstün ve muhteşem bir medeniyeti vardır. Bu medeniyet, insanın da kendisini bulduğu, bulacağı, fıtratındaki huzuru keşfedeceği yegâne medeniyettir. Bu medeniyet, ferdi ve toplumu, canlı-cansız bütün varlıkları, tarihi ve coğrafyayı, dünyayı ve âhireti kurtaracak yegâne hayat tarzı ve inanç sistemidir.

Rabbimiz, bizleri de bu büyük din ve medeniyetin kıymetini bilenlerden ve gereğini yapanlardan eylesin. Âmin.

[1] Buhârî, Savm, 69; Müslim, Sıyâm, 127.

Kaynak: Seher Küçük, Şebnem Dergisi, 146. Sayı