KALBİN SIRLARI

0

İdrîs -aleyhisselâm-’ın hayatı bizlere, semâvî hayranlığın esrârını ve musaffâ (arınmış) bir kalbin, ilâhî tecellîlere nasıl mazhar olduğunu gösterir. Hayvanlardan aşağı derekelerle meleklerden üstün dereceler arasında bulunabilen insanın, zirveye ulaşarak melekî husûsiyetler kazandığını müşâhede imkânı sunar.

Bedenin ve rûhânî âlemin merkezi durumunda olan kalb, tasfiye ve tezkiye edilerek, Allâh’ın lutf u keremiyle öyle bir noktaya ulaşır ki, o kalbin sâhibi, görünüşte diğer insanlardan farklı olmamasına rağmen rûhânî yönüyle meleklerden daha yüksek derecelere vâsıl olur.

Bunlar, İdrîs -aleyhisselâm-’ın alâmet-i fârikaları olan husûsiyetler olduğu için, burada kalb âlemi hakkında biraz mâlumat vermek lüzûmu hissettik.

İnsanın dünyadaki en mühim vazîfesi ve en ciddî meşgalesi, sonsuz bir hayat olan ölüm ötesine hazırlanmak olmalıdır. Bu da ancak, kalbin hakîkatini bilmek, onu her türlü tehlike ve kötülükten ko­ruyarak güzel ahlâka yönlendirmekle mümkün olur. Dünyâdaki huzur ve saâdet de, âhi­retteki saltanat da kalb-i selîme sâhip olmakla elde edilebilir.

KALBİN MÂNÂSI NEDİR?

Kalb, lügatte bir şeyi zıddına çevirmek, şekil ve renk değiştirmek mânâlarına gelir. Bu karakteri sebebiyle kalbler; ya rûhânî ve melekî, ya da nefsânî ve şeytanî fiiller arasında bir ömür boyu çalkalanır durur.

Fert ve toplumda kemâl ve zevâl, hep kalbin terakkî ve tedennîsine bağlıdır. Rûhâniyet ile dolu kalblerde; güzel ahlâk, amel-i sâlih ve güzel hâller zuhûr eder. Böylece kul “ahsen-i takvîm”, yâni en güzel seviyeye ulaşır.

Nefsâniyet ile dolu kalblerde ise; küfür, şirk, kötü huy, şehvet ve vesvese bulunur. Bu durumda kalb, yaratılış gâyesinin zıddına döner ve körelir. Böyle bir kalbe sâhip olanlar “Belhüm edall”, yâni hayvandan bile aşağı bir derekeye düşerler. Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَثِيراً مِنَ الْجِنِّ وَالإِنْسِ لَهُمْ قُلُوبٌ لاَ يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لاَ يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لاَ يَسْمَعُونَ بِهَا أُولـئِكَ كَاْلأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ أُولـئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ

“And olsun ki biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu (kendi irâdeleri ile hak edeceklerinden) cehennem için yaratmışızdır. Onların kalbleri vardır, bunlarla idrâk etmezler; gözleri vardır, bunlarla görmezler; kulakları vardır, bunlarla işitmezler! İşte onlar, hayvanlar gibidir; hattâ daha da aşağıdırlar. İşte onlar, gâfillerin ta kendileridir.” (el-A’râf, 179)

KALP NASIL MUHAFAZA EDİLİR?

Kalbi ifsâd eden nefs ve şeytanın hîle ve desîselerinden kalbin muhâfaza edilebilmesi ancak ibâdet, zikrullâh, rûhânî sohbetler ve güzel ahlâk ile mümkündür. Bunların neticesinde kulda takvâ hâli tecellî eder ki Allâh indinde gerçek üstünlük ölçüsü de budur. Cenâb-ı Hak buyurur:

إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللهِ أَتْقيكُمْ

“…Şüphesiz ki Allâh indinde en değerli olanınız, takvâ bakımından en üstün olanınızdır!..” (el-Hucurât, 13)

Bu takvâ hâlinin muhâfazası için de, sâdık ve sâlihlerle ülfet, sohbet ve beraberlik mecbûriyeti vardır. Kalblerin mânen muhâfaza ve takviyesi bakımından bu nevî meclislerde tecellî eden füyûzât-ı ilâhiyenin ehemmiyeti pek büyüktür. Bu meclisler, nûr-i nübüvvetten muktebes feyizlerin coştuğu kudsî mekânlardır. Hattâ ehlullâhın beyânına göre Feyyâz-ı Mutlak olan Cenâb-ı Hak’tan kulların gönüllerine lutfedilen bu feyiz ve nûrun ilk mecrâsı, Rasûlullâh Efendimiz’in sadr-ı şerîfleridir. Buradan sâlih ve sâdıkların sadrına intikâl eder. Onlardan da, müteselsilen onlara yakın­lık ve muhabbet duyanların gönüllerine akseder.

İNSAN ÇEVRESİNDEKİ TESİRLERE AÇIK BİR VARLIKTIR

Günümüzde sosyal psikoloji biliminin de kabul ettiği gibi insan, çevresinden gelen tesirlere açık bir varlıktır. İnsanların huy ve hâlleri birbirine sirâyet eder. Çünkü rûhlar arasındaki mânevî alış-veriş inkâr edilemez bir gerçektir. Enerjik karakter­lerde dâimâ sirâyet özelliği vardır. Yâni faal ve müessir şahsiyetlerdeki rûhî temâyüller, onlarla birlikte bulunanlara kendi istîdâd ve istekleri nisbetinde intikâl eder. Böylece sâlih ve sâdıklarla ülfet edenler, onlar gibi sâdıklaşır, sâlihleşir. Nitekim âyet-i kerîmede ehemmiyetine binâen “takvâ sâhibi olmak” ile “sâdıklarla beraber olmak” peşpeşe emredilmektedir:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ

 “Ey îmân edenler! Allâh’a karşı takvâ üzere bulunun ve sâdıklarla berâber olun!” (et-Tevbe, 119)

Kalb cevherini koruyamamak ve muhâfaza edememek, insanlık haysiyeti adına büyük bir cinâyet ve acı bir kayıptır. Kalblerini şeytânî arzulara kurban edenlere, cehennem acıklı bir mekân olacaktır. Kalb, aslında bir hak ve hakîkat pusulasıdır. Kulun irâdesinin ibresi, hayır veyâ şer, hangi tarafa yönelir ve amel ederse, insan, kulluk notunu ona göre alır. Hadîs-i şerîfte:

“Şüphesiz ki Allâh Teâlâ, sizin sûretlerinize ve mallarınıza değil, kalblerinize ve amellerinize bakar!” (Müslim, Birr, 34) buyrulmuştur.

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Nebiler Silsilesi 1, Erkam Yayınları

Paylaş.

Yorumlar

Önceki yazıyı okuyun:
TALHÂ BİN UBEYDULLAH (R.A) NASIL MÜSLÜMAN OLDU?

https://youtu.be/7EYO9mFKmtg

Kapat