KÂFİRÛN SÛRESİNİN MEÂLİ VE TEFSİRİ

0

Kâfirûn Sûresi, Mushaf’taki sıralamada 109., iniş sırasına göre 18. sûredir. Mâûn Sûresi’nden sonra, Fîl Sûresi’nden önce Mekke’de inmiştir. İbn-i Abbas -radıyallâhu anhümâ-’ten nakledilen görüşlerden birine, Katâde ve Dahhâk’a göre ise Medîne’de nâzil olmuştur.

KÂFİRUN SÛRESİNİN MEÂLİ

Altı âyettir. Adını, ilk âyette geçen ve “inkârcılar” mânâsına gelen “Kâfirûn” kelimesinden almıştır.

  1. De ki: Ey kâfirler!
  2. Ben sizin taptıklarınıza ibadet etmem
  3. Sizler de benim ibadet ettiğime tapanlar değilsiniz.
  4. Ben sizin taptıklarınıza ibadet edecek değilim.
  5. (Evet), sizler de benim ibadet ettiğime tapıyor değilsiniz.
  6. Sizin dininiz size, benim dinim banadır.

SÛRENİN İSİMLERİ

  1. Mukaşkışa: Uyuz ve çiçek hastalığı gibi hastalıklardan iyileştirmek demek olan “kaşkaşe”den türemiş bir kelime olarak, şirk ve nifâk dertlerinden uzak kılan mânâsınadır.
  2. İbâdet sûresi de denilir.
  3. Münâbeze (bırakma) sûresi.
  4. İhlâs sûresi. Bu yüzden “Kul hüvallâhu ehad” diye başlayan İhlâs sûresi ile birlikte ikisine birden “İhlâseyn: İki ihlâs” sûresi de denilir.

NÜZUL ZAMANI VE NÜZUL SEBEBİ

Sûrenin konusundan Mekke’de İslâm dâveti karşısında Kureyş müşriklerinin şiddetli muhalefet fırtınası estirdikleri bir dönemde indiği anlaşılmaktadır.

Nüzul sebebi hakkında birkaç görüş vardır:

Bunlardan ilki, İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ-’dan rivayet edilmiştir.

1- Mekke müşriklerinin ileri gelenlerinden Velid el-Muğîre, Âs bin Vâil, Esved bin Abdülmuttalib ve Ümeyye bin Halef, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’le karşılaştıklarında:

“-Ey Muhammed! Biz senin taptığına tapalım. Sen de bizim taptığımıza tap. Böylece sen de, biz de bütün işlerimizde ortak olmuş oluruz. Getirdiklerin hayırlı şeyler ise, biz de o hayırda sana ortak olmuş bulunacağız. Ve o hayırdan payımızı alacağız. Eğer bizim inançlarımız senin getirdiğinden daha hayırlıysa, sen de bize ortak olmuş, payını almış olacaksın!..” dediler.

Bunun üzerine Allah Teâlâ, bu sûreyi (Kâfirûn Sûresi’ni) ve:

“De ki: Allah Teâlâ’dan başkasına kulluk etmemi mi bana emrediyorsunuz, ey câhiller!..” (ez-Zümer, 64) âyet-i kerîmesi nâzil oldu.

Allah Teâlâ, bu sûretle onları bazen (Zümer Sûresi’nin 64. âyetinde olduğu gibi) “cehâlet”le, bazen de (Kâfirûn Sûresi’nde olduğu gibi) “küfür”le vasıflandırdı. Cehâlet tıpkı bir ağaç, küfür de o ağacın meyvesi gibidir. Bu sûre inip Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de bu âyetleri Mekke’nin ileri gelen kâfirlerine okuyunca, onlar bu duruma çok kızdılar ve O’ndan ümitlerini kestiler. (Fahreddin Râzî, Tefsîr-i Kebîr, XXIII, 498)

2- Diğer bir rivâyete göre, Mekkeliler toplanmış ve Peygamber Efendimizi İslâm’a dâvet vazifesinden alıkoymak için kendisine pek çok tekliflerde bulunmuşlardı. Bu tekliflerden bir kısmı, istediği kadar mal-mülk vermek, istediği kadınla onu evlendirmek, kendi başlarına reis yapmak gibi maddî teklifler; bir kısmı da ona cinlerin musallat olması veya hastalanması gibi bir durum varsa, güç birliği yaparak tedâvisine çalışmak gibi mânevî tekliflerdi. Siyer kitaplarında, Peygamber Efendimiz kendisine vaad edilen bütün bu teklifleri reddetmiş ve îman dâvâsında tâviz vermeyeceğini açıkça ifade etmiştir. Bu hâdiseden sonra, Kâfirûn Sûresi’nin indiği de rivâyet edilmiştir.

3- Mekkeliler, Peygamber Efendimize müracaatla, “bir sene kendi mâbudlarına ibadet etmesini” istemişler, bunun mukabilinde de onlar da “bir sene Rasûlullah’ın dâvet ettiği tek olan Rabb’e” ibadet edeceklerini söylemişlerdi. Bu teklifin akabinde, bu sûre nâzil olmuştur. (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, X, 9)

4- Ebû Sâlih’in rivâyetine göre, Mekkeliler, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e şöyle dediler:

“-Eğer ilâhlarımızdan birisine olsun (hürmet ve tâzim maksadıyla) el değdirsen dahî hiç şüphesiz Seni tasdik ederiz.”

Bunun üzerine Cebrâil -aleyhisselâm- bu sûreyi indirdi. Onlar da Peygamber Efendimiz’den taviz koparacakları ümidini kaybettiler ve O’na ve ashâbına eziyet ve işkencelere koyuldular.

ÖNCEKİ SÛREYLE MÜNÂSEBETİ

Kevser Sûresi’nde, Peygamber Efendimize kin tutan, buğz eden kâfirlerden bahsedilmektedir. Bu sûrede ise, Rasûlullâh’a kâfirlere aldırmaması gerektiği bildirilmekte; inanç ve ibadet hususunda küfür ile îman arasında temelden büyük bir farklılık olduğu ve hiçbir şekilde dinin esaslarından tâviz vermemesi emredilmektedir.

Diğer taraftan Cenâb-ı Hak, Kevser Sûresi’nde, Müslümanlara “namaz kılmalarını” ve “kurban kesmelerini” emreder. Bu sûrede ise, her ne çeşit olursa olsun, ibâdetin sadece ve yalnız Allâh’a yapılması gerektiği ifade buyrulmaktadır. İbadet, ne şimdi, ne de daha sonra Allah dışında bir varlığa yapılabilir.

SÛRENİN MUHTEVÂSI

Îmanla küfrün karışması söz konusu olamaz. Îman ve İslâm; tek başına yücedir, ulvîdir, tertemizdir. Onu başka bir din ve ideoloji ile karıştırmak, saflığını, güzelliğini bozmak demektir. Tertemiz suyun az da olsa necasetle karışması daha temiz bir su meydana getirmez. Olsa olsa öncekinden daha kirli bir su elde edilmiş olur. Hidâyet yolu, Allâh’ın indirdiğidir. Ona beşerin müdahalesi, onda kendisine göre değişiklikler yapması, ilâvede bulunup bazı şeyleri eksiltmesi, Allâh’ın indirdiği dinin tahrifidir. İnsanın müdahalesi neticesinde değiştirilen din, artık hidâyete ulaştırmaz. Olsa olsa insanı dalâlete sevk eder ve Allâh’ın gazabını celbeder. Din, öyle kemâle ermiştir ki, ona eklenen her şey, onu noksanlaştırır.

* * *

Bu sûre vesîlesiyle, kâfirlerden ve onların tapmış oldukları putlardan, ilahlardan ve her türlü bâtıl îtikad ve ibadetlerinden uzaklaşılmış ve “beraat” ilan edilmiştir. Bu sûrede ifade buyrulan tâlimat ve hakikatler, indiği dönemdeki Mekkeli putperestlerin tekliflerine red olduğu gibi, daha sonraki devirlerde İslâm’ın başka din, görüş ve ideolojilerle “ortaklık” yapmasına da büyük bir reddiyedir.

İbn-i Kesîr, Kâfirûn Sûresi hakkında:

“Bu sûre, müşriklerin işlediği amellerden uzaklaşma sûresidir. O, amellerde ihlâsı emreder.” demektedir.

Kaynak: Zehra ERİŞ, Şebnem Dergisi, Ocak-2016, Sayı: 131

Paylaş.

Yorumlar

Önceki yazıyı okuyun:
SOKAKLARI ISITAN KAMPANYA DEVAM EDİYOR!

Türkiye’de "Askıda Ekmek" geleneği Osmanlı’dan önceye kadar uzanır. Askıda ekmek, Türkiye’de hızlı bir şekilde bu isimle birçok fırında yeniden uygulamaya konuldu. Çeşitli...

Kapat