İSTİKAMETİ MUHAFAZA ETMENİN YOLLARI

0

İstikameti muhafaza edebilmek, İslamî ölçü ve hassasiyetleri koruyabilmek için gençlerin dikkat etmesi gerekenler…

İslâmî terbiye almış, dînî hassasiyetlerle büyümüş, şuurlu bir genç; eğitimini tamamladıktan sonra hayata atılıyor ve iş hayatında, aile hayatında, sosyal hayatında zaman zaman aşınmalar olabiliyor, İslâmî hayattan tâvizler başlayabiliyor. Peki burada, istikâmeti muhafaza edebilmek, İslâmî ölçü ve hassasiyetleri koruyabilmek, nasıl mümkün olacak? Bu aşınmalardan korunmak için gençlerin nelere dikkat etmesi lazım?

Birincisi:

İstikâmeti korumanın ilk çaresi; sâlih ve sâdık mü’minlerle, -hanımlar da- sâliha ve sâdıka mü’minlerle beraber olacaklar.

Cenâb-ı Hak:

“Ey îmân edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun.” (et-Tevbe, 119) buyuruyor.

Sâlih ve sâdıklarla kalbî beraberlik, onlardan in’ikâs alabilmek, yani hâl transferi neticesinde, kişi sâlih ve sâdıklardan olur.

Şeyh Sâdî diyor ki:

“Ashâb-ı Kehf’in köpeği Kıtmîr, sâdıklarla beraber olduğu için büyük bir şeref kazandı; nâmı Kur’ân-ı Kerîm’e geçti. Hazret-i Nûh ve Hazret-i Lût’un hanımları ise fâsıklarla gönül birliği içinde olduklarından, Cehennem’e dûçâr oldular.”

Dolayısıyla muhit, çevre, komşu, arkadaş hususu çok mühim.

Bir atom parçalanıp proton, nötron, elektron bir enerji hâline geldiği zaman, birtakım ışınlar yayılmaya başlıyor. Bunun müsbeti var, menfîsi var. Bizim göremediğimiz birçok ışın var; alfa, beta, gama, mor ötesi vs… Bunları hiç görmüyoruz. Ama bunların hepsinin bir tesiri var.

Bunlardan daha tesirli olan ise, kalpten çıkan birtakım ışınlar. Bunun faydalısına feyz diyoruz, rûhâniyet diyoruz; zararlısına ise gaflet diyoruz, kasvet diyoruz.

Onun için Cenâb-ı Hak;

“…Sâdıklarla beraber olun.” (et-Tevbe, 119) buyuruyor.

“…Zâlimler topluluğu ile oturma!” (el-En‘âm, 68) buyuruyor.

Hattâ hâllerdeki bu sirâyet özelliği, mekânlara bile tesir etmektedir. Nitekim Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbıyla birlikte Semud Kavmiʼnin helâk edildiği Hicr bölgesinde konaklamışlardı. Ashâb, oradaki kuyulardan ihtiyaçları için su almış ve bu sudan hamur yoğurmuşlardı. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onlara aldıkları suyu dökmelerini, yaptıkları hamurları da develere yedirmelerini ve ancak Sâlih -aleyhisselâm-’ın devesinin gelip su içtiği diğer kuyudan su almalarını emretti. (Bkz. Buhârî, Enbiyâ, 17; Müslim, Zühd, 40)

Aradan binlerce yıl geçmesine rağmen, ilâhî kahrın tecellî mekânı olması dolayısıyla bugün bile oralardan geçenler, o sulardan abdest almazlar.

Demek ki kâfir, fâsık ve gâfiller kadar, kahr-ı ilâhîyi celbeden haram ve mâsıyetlerin işlendiği mekânlarından da uzak durmak îcâb eder.

İkincisi:

İbadetlerimize dikkat edebilmek. Bilhassa “namaz”ı huşû içinde ve cemaatle kılmaya îtinâ göstermek.

Zira Cenâb-ı Hak teminat veriyor. Eğer namazı bedeninle kıldığın gibi kalben de kılabilirsen, o namazın seni fahşâdan ve münkerden, yani dînin ve aklın hoş görmediği günahlardan, çirkin hâllerden ve yanlışlara sürüklenmekten koruyacağını bildiriyor.[1]

Onun için, câmiye komşu olabilmenin gayreti içinde bulunabilmek, cemaate müdâvim olmak gerekir.

Nitekim ecdâdımız Osmanlı, ince ruhlu bir toplumdu. Merkezî yerlerde külliyeler inşâ ettiler; mahalle aralarında ise ufak ufak, oda kadar mescitler yaptırdılar ki, elektriğin olmadığı o zamanlarda dahî, sabah, akşam ve yatsı namazlarına cemaat kolayca devam edebilsin, cemaatle namazın feyz ve rûhâniyetinden hiçbir vakit mahrum kalmasın.

İsterseniz gençler, bir deneyin: Bir yere gideceksiniz, işiniz var; fakat ezan okunuyor… İnin otobüsten, kılın namazı cemaatle, sonra yola devam edin; bakın işiniz çok daha rahat gidecek…

Üçüncüsü:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in:

“Esas hayat âhiret hayatıdır.”[2] tâlimâtını unutmamak.

Bir muvaffakıyet olduğu zaman bunu hatırlayıp şımarmamak, taşmamak. Zor zamanlarda da ye’se kapılmamak. Bunun için dünyanın geçici olduğunu, esas ve ebedî hayatın âhiret olduğunu dâimâ göz önünde tutacağız. Dünyadaki rahatlığın da zorluğun da ilâhî imtihan olduğunu unutmayacağız.

Süleyman -aleyhisselâm-, muazzam bir varlık ve saltanat sahibi kılınmıştı. Fakat kalbini dünya nîmetlerinin kasası olmaktan korumuştu. Nîmetlerin asıl sahibi olan Allâh’a dâimâ şükür hâlinde bulunmuştu. Bu güzel hâli sebebiyle de Cenâb-ı Hakk’ın; نِعْمَ الْعَبْدُ / ne güzel kul”[3] iltifâtına mazhar olmuştu.

Öte yandan yokluk, hastalık ve binbir çilelerle imtihan edilen Eyyûb -aleyhisselâm- da, bu imtihanı kendisine takdîr edenin Allah Teâlâ olduğu idrâki içinde, dâimâ hâline rızâ göstermiş, hiçbir zaman şikâyet etmemiştir. Eyyûb -aleyhisselâm- da bu rızâ ve teslîmiyeti ile Rabbimiz’in نِعْمَ الْعَبْدُ / ne güzel kul”[4] iltifâtına mazhar olmuştur.

Dolayısıyla mü’minler olarak, hangi şartlarda imtihan edildiğimize değil, o imtihanlarda Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını ne kadar kazanabildiğimize bakmalıyız.

Mevlânâ Hazretleri ne güzel buyurur:

“Senin iç dünyan bir misafirhâne gibidir. Sevinçler de kederler de gelip geçicidir. Ne sevinçlere aldan, ne de gamları dert edin! Gamlar sevincine mânî olursa üzülme! Çünkü gamlar, -sabredersen- senin için sevinç ve neşe hazırlamaktadır.”

Bu dünya bir imtihan âlemi. Âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak:

“İnsanlar imtihandan geçirilmeden, yalnızca «îmân ettik» demeleriyle bırakılacaklarını mı sandılar?” (el-Ankebût, 2) buyuruyor.

Varlıkta da yoklukta da Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine sığınacağız.

Esas hayat olan âhireti, biz de hayatımızın esâsı kılacağız. Ölüm, fânîlik, son nefes, kabir, kıyâmet, diriliş, hesap, mîzan, sırât, velhâsıl âhiretin, bizi bekleyen en büyük istikbâl gerçeği olduğunu, aslâ unutmayacağız.

Âyet-i kerîmelerde Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzûrumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” (el-Mü’minûn, 115)

“Kıyamet gününe yemin ederim. (Kusurlarından dolayı kendini) kınayan nefse de yemin ederim (ki diriltilip hesaba çekileceksiniz).” (el-Kıyâme, 1-2)

“İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı zannediyor?!” (el-Kıyâme, 36)

“Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.” (ez-Zilzâl, 7-8)

“Sonra o gün, (dünyada iken yararlandığınız) nîmetlerden mutlaka hesaba çekileceksiniz?” (et-Tekâsür, 8)

Nasıl bugün bir telefona, ufacık bir makineye bir ismi yazıyorsun, “tak” diye çıkıyor karşına kaydedilen bilgiler; bunun gibi Kirâmen Kâtibîn melekleri de her hâlimizi kaydediyor. Bu kayıtlar, hesap günü açılacak olan uhrevî dosyalarımıza gönderiliyor. O gün:

“Kitabını oku! Bu gün sana hesap sorucu olarak nefsin kâfîdir.” (el-İsrâ, 14) denilecek.

Gözler konuşacak! Bu gözler neler gördü? Allah sana bu gözü niye verdi, sen neler seyrettin?..

Allah sana niye kulak verdi, sen hangi sadâları dinledin?

Dilin konuşacak! Neler söyledin? Ne kadar hayır, ne kadar şer konuştun?..

Velhâsıl o gün, zor bir gün. Yani o güne, bu dünyada hazırlanacağız. Onun için ibadetlerimize, tâatlerimize dikkat edeceğiz. Ölümü ve âhireti sık sık tefekkür edeceğiz. Zihnimiz ve kalbimiz bu tefekkür derinliği içinde olursa, zamanın şerlerinden kendimizi korumamız kolaylaşır.

Dördüncüsü:

Takvâ sahibi olacağız.

Cenâb-ı Hak ne emretti? Allah Rasûlü nasıl tatbik etti? Sahâbî nasıl yaşadı? Bizler de 1400 sene sonra ashâb-ı kirâmın devamı olmanın gayreti içinde olacağız.

TAKVA NEDİR?

Takvâ; Allah sevgisi ve korkusuyla, haramlardan, kerahatlerden titizlikle sakınmaktır.

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, bir gün Übey bin Kâ‘b -radıyallâhu anh-’a “takvâ”nın ne olduğunu sorar. Übey -radıyallâhu anh- da ona:

“–Sen hiç dikenli bir yolda yürüdün mü ey Ömer?” der.

Hazret-i Ömer:

“–Evet yürüdüm.” karşılığını verince bu sefer:

“–Peki ne yaptın?” diye sorar. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

“–Elbisemi topladım ve dikenlerin bana zarar vermemesi için bütün dikkatimi sarf ettim.” cevabını verir.

Bunun üzerine Übey bin Kâ‘b -radıyallâhu anh-:

“–İşte takvâ budur.” der.

Yani günah ve haram dikenlerine takılmaktan, titizlikle sakınmak.

Bugün insanlık; televizyon, internet, reklâmlar, modalar, global kültür istilâsı karşısında, âdeta selde sürüklenen kütükler misâli, haram ve günahların girdabına kapılmaktadır.

Bu “uydum kalabalığa” gafletinden korunmanın yolu, Allâh’ın rızâ ve muhabbetini kaybetme korkusuyla, yani takvâ duygusuyla dolu bir gönle sahip olmaktır. Takvâ ile kalben seviye katetmektir.

TAKVANIN EN GÜZEL BELİRTİSİ

Takvânın en güzel tezâhürü; küfür, nifak ve şirkten, tıpkı ateşe düşmekten kaçar gibi kaçmak; Cenâb-ı Hakkʼın emirlerini hakkıyla edâya koşmaktır.

İlâhî bir imtihan mekânı olan bu dünyada, âdeta mayınlı bir arazide yürüyormuşçasına, hayatımızın her safhasında adımlarımıza dikkat etmektir.

Bunun için Müslümanlığın belli zamanlara has bir merasim değil, her nefesimizi tanzim eden ömürlük bir takvâ hayatı olduğunu, hatırımızdan çıkarmayacağız ki istikâmetimizi muhafaza edebilelim.

Ayrıca ihlâs ve istikâmetimizi muhafaza buyurması için de Cenâb-ı Hakk’a dâimâ ilticâ hâlinde yaşayacağız.

Dipnotlar:

[1] Bkz. el-Ankebût, 45.

[2] Buhârî, Rikāk, 1.

[3] Bkz. Sâd, 30.

[4] Bkz. Sâd, 44.

Kaynak: Gençlerle 12 Soru-Cevap, Erkam Yayınları

İSTİKAMET NERESİ?

MÂNEVİ İSTİKAMET NASIL MUHAFAZA EDİLİR?

Paylaş.

Yorumlar