İNANIYORMUŞUM DA HABERİM YOKMUŞ

0

Vehbi Vakkasoğlu’nun, Öğretmenin Not Defteri kitabından ibretlik bir hikâye…

Henüz yirmi yaşında bile değildim. Haruniye’nin meşhur kaplıcasına gidiyordum. O zamanlar, her şoför, bu dağlık arazinin kıvrım kıvrım yollarına girmeye cesaret edemiyordu. Biz, bir kamyonet bulduk ve birkaç aile yataklarımızı ve diğer eşyalarımızı yerleştirip üzerlerine kurulduk. Bir süre sonra yeşilin her tonunun muhteşem bir güzellikle sergilendi­ği dağ yollarındaydık. Ağustos böceklerinin monoton nağmelerini dinleyerek pırıl pırıl, capcanlı çamların arasında arkamızda bir toz bulutu bırakarak ağır ağır tırmanıyorduk. Al­lah’tan ki karşımızdan başka araba gelmiyordu. Çünkü yolun bazı yerleri iki arabanın sığamayacağı kadar dardı. Hatta bazı virajlarda, kamyonet tekerinden fırlayan taşlar, atlaya zıplaya derenin dibini buluyordu. Nihayet zorlana zorlana uzun yokuşu bitirmiş olan arabamız, düze çıkmıştı. Biraz sonra da iniş başlayacaktı. Ben çok sevdiğim bu manzaranın ve dolayısıyla da yolculuğumuzun hiç bitmemesini istiyor, temiz dağ serinliğini doyasıya ciğerlerime çekiyordum. Bu arada gözüme enteresan bir şey ilişti. Hayret içindeydim, bir daha baktım, bir daha, bir daha ve şöyle haykırmaktan kendimi alamadım:

— Aman Allahım, şu çam ağacına bakınız! Sipsivri bir kayanın tepesinde kök salmış, bir avuç toprak bile yok.”

Ben böyle sesli düşünürken, karşımda oturan yaşlıca adam, biraz da benim hayretime kızgın olarak sordu:

— Ne var bunda? Çoktur buralarda böyle ağaçlar…”

— Ne var olur mu? Şu Allah’ın kudretine bakınız! Koskocaman bir kayanın zirvesinde pırıl pırıl ve bakımlı bir güzelim çam ağacını yaratmış…”

— Hadi canım sende! Bunun Allah’la ve O’nun kudretiyle ne ilişkisi var?”

— Peki ama, nasıl olur başka türlü? Kim o çamı o en olmayacak yerde bitirmiş olabilir?”

— Hiç kimse evlat… Niçin illa da biri yaratmış olsun yani? Bunlar hep geri ve ilkel düşüncelerdir.”

— Ama Allah o çamı orada yaratıp yetiştirmediyse, kim yaptı bu işi?”

— Mesela şöyle düşün: Bir kuş, ağzında bir çam tohumu ile uçarken, tam bu kaya­nın üzerine gelince, ağzından düşürmüştür. Düşen tohum da kayanın bir kırık tarafına takılıp kalır ve oradaki toprağa kök salar. Sonra da kayanın altına giren kökleriyle böyle gelişip serpilir.”

— Olay sizin dediğiniz gibiyse bile, bütün bunları yapıp yaratan yok mu?”

— Yok tabiî… Yaratıcı diye bir şeye inanmak, bu devirde çok ayıptır.

— Yaşınız başınızla bunu nasıl söylersiniz? Ben size bu konuda birçok misal söyleyebilirim.”

Bu şekilde devam eden konuşmamız, hemen münakaşaya döndü ve tabiî seslerimiz de yükseldi. Adam bağırdıkça ben de sesimi yükseltiyordum. Bizi sessiz dinleyen diğer yolcular da zaman zaman münakaşaya katılıyorlardı. Fakat durumundan okumuş bir kimse olduğu sezilen bu yaşlıca adamdan başka hiç kimse, Allah’ı inkar etmiyordu. Ama bir an önce de münakaşayı bitirmemizi ve susmamızı istiyorlardı.

Bu sırada araba yavaş yavaş hızlanmaya başladı. Derken belki yüz metre aşağılar­da ip gibi uzayıp giden nehre kadar tekerleklerden fırlayıp giden taşlar, bizi şaşkına çevirdi. Bir an sessizlikle herkes birbirine bakışırken, şoför başını uzatıp, “Fren pat­ladı!” dedi. Sağ yanımız yokuş aşağı çamlarla kaplı bir bayırdı. Bu yokuşun sonunda nehrin kayalara çarptıkça köpüklenen suları görünüyordu. Sol taraf ise, yalçın kayalıklarla kaplı bir yamaçtı. Birkaç saniyelik şaşkınlık geçer geçmez, herkes çığlık çığlı­ğa bağırmaya başladı. Kimisi şehadet getiriyor, kimisi besmele çekiyor, kimisi de “Allah” diye bağırıyor, kendince dualar edip yalvarıyordu. Allah’a inanmadığını söyleyen yaşlı zat da, adeta kendinden geçmiş, “Allahım!… Kurtar bizi Allahım…” deyip duruyordu.

Ama bu durum, fazla sürmedi. Çünkü, bizim bütün şaşkınlığımız ve hayretimiz arasında araba yavaşlamaya başladı ve biraz sonra kenara yanaşıp durdu. Durur durmaz da her kafadan bir ses yükselmeye başladı:

—Yahu bu ne biçim iş?

— Hani fren patlamıştı?

—Ödümüz patladı!

— Şaka mıydı yoksa?..

Şoför yerinden çıkıp yanımıza yaklaştı ve benim biraz önce münakaşa ettiğim yaşlı­ca adama dönerek dedi ki:

— Sen utanmıyor musun, Allah yoktur demeye? Biraz önce yoktur dedin, son­ra da fren patladı sanınca, herkesten fazla Allah diye bağırdın. Dediğin gibi hâşâ Allah yoksa, niçin O’nu yardımına çağırıyorsun?”

Sonra da bize dönerek:

— Kusura bakmayın, fren miren patlamadı. Ben münakaşanızı duyunca, şu adama bir ders vermek istedim,” diyerek tekrar direksiyona geçti.

Araba yürüdüğünde sadece Ağustos böceklerinin sesleri vardı. Herkes susmuş, yaşlıca adam ise, yüzü kıpkırmızı, düşüncelere dalmıştı… Kaplıcaya gelip de eşyalarımızı indirdiğimiz zaman bana yaklaşarak:

—Oğlum, senden özür dilerim; bunca yıldır inanmadığımı sandığım Allah’a meğer ben inanıyormuşum da haberim yokmuş… Bunu öğrenmeme sebeb oldun. Şoför efendi, sana da çok teşekkür ederim, bana inancımın farkına varacak imkanı sağladın,” dedi.

Kaynak: Vehbi Vakkasoğlu, Öğretmenin Not Defteri 4, Karanfil Yayınları

ALLAH’A İMAN NEDİR?

Paylaş.

Yorumlar