HZ. MUSA’NIN (A.S.) HAYATI

0

Allah’ın, dört büyük kitaptan biri olan Tevrat’ı verdiği ve yeryüzünde dinini tebliğ edip, hakim kılması için gönderdiği Ulu’l-Azm Peygamberlerden biri olan Hz. Musa’nın (a.s.) hayatı…

Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-, “ülü’l-azm” peygamberlerin üçüncüsüdür. Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın neslindendir. Benî İsrâîl peygamberidir. Kur’ân-ı Kerîm’de ismi en çok zikredilen peygamberdir. Muhtelif âyetlerde çeşitli vesîlelerle 136 defa ismi zikredilmektedir.

Mûsâ -aleyhisselâm- ile Hârûn -aleyhisselâm- kardeştir.

HZ MUSA’DAN (A.S) ÖNCE MISIR’UN DURUMU

Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-’ı ülkesinin mâliye nâzırı (hazîne bakanı) yapan Mısır firavunlarından Reyyân bin Melik mü’min idi. Kendisinden sonra Kâbus firavun oldu. Bu şahıs, Yûsuf -aleyhisselâm-’a îmân etmedi, ancak O’nu vazîfesinden de almadı. Daha sonra gelen firavunlar ise, Benî İsrâîl’e kıymet vermediler.

  • Kıptiler ve Sıptiler

Yûsuf -aleyhisselâm-’dan sonra İsrâîloğulları Mısır’da kaldı. Bunlar, Yûsuf, Ya’kûb, İshâk ve İbrâhîm -aleyhimüsselâm-’ın dînine bağlı idiler. Mısır’ın eski yerlileri olan Kıptîler ise, putperestti. Yıldızlara ve putlara taparlardı. Benî İsrâîl kavmini de hor ve hakîr görürlerdi. Firavunları gaddar ve zâlim insanlardı. Benî İsrâîl’in çoğalmalarından endişe duymaktaydılar. Çünkü Sıptî denilen Benî İsrâîl kavmi çoğalırsa, iktidar onların eline geçebilirdi.

Bu duruma daha fazla tahammül gösteremeyen Kıptîler, başta firavunları olmak üzere Sıptîlere zulüm ve eziyet etmeye başladılar. Onların gittikçe şiddetlenen zulümlerine dayanamayan Sıptîler ise, içinde bulundukları hâlden iyice usandılar. Artık burada içtimâî ve siyâsî haklarını tamamen kaybetmişlerdi. Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın yurdu olan Kenan diyârına gitmek istediler. Ancak bir türlü muvaffak olamadılar. Çünkü Firavun, onları piramitlerin yapımı gibi ağır işlerde çalıştırıyor ve bu yüzden bırakmak istemiyordu.

On iki kabîle olan İsrâîloğulları’nın her biri, Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın oğullarından birine bağlı idi. Firavun, onları zor şartlarda çalıştırıyor, zulmediyor ve devamlı baskı altında tutuyordu. Çalışamayacak olanlara dahî ağır vergiler koyuyor, güneş batmadan vergisini getirmeyenlerin kollarını bağlatıyor ve bir ay o şekilde bırakıyordu. Firavun’un bu zulümleri âyet-i kerîmelerde şöyle bildirilmektedir:

“Firavun Mısır toprağında gerçekten azmış, halkını çeşitli zümrelere bölmüştü. Onlardan bir zümreyi güçsüz buluyor, bunların oğullarını boğazlıyor, kızlarını ise sağ bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardan idi.” (el-Kasas, 4)

“…Şüphesiz Firavun, Hâmân ve askerleri yanlış yolda idiler.” (el-Kasas, 8)

  • Zulüm ve Buhran Döneminde Gelen Müjde

Bu zulüm ve buhran devrinde Hak Teâlâ, Mûsâ -aleyhisselâm-’ı gönderdi:

“Biz ise, o yerde güçsüz düşürülenlere lutufta bulunmak, onları önderler yapmak ve onları (mukaddes topraklara) vâris kılmak istiyorduk. Ve o yerde onları hâkim kılmak; Firavun’a, Hâmân’a ve ordularına, onlardan (İsrâîloğulları’ndan gelecek diye) korktukları şeyi göstermek (istiyorduk).” (el-Kasas, 5-6)

  • Firavun’u Korkutan Rüya

Firavun, bir gece rüyâsında Beyt-i Makdis’ten bir ateşin çıkıp, Kıptîlerin evlerini yaktığını, ancak İsrâîloğulları’na bir zarar vermediğini gördü.

Rüyâyı tâbir ettirdi ve ona:

“–Benî İsrâîl’den bir çocuk çıkacak ve senin saltanatını yıkacak!” dediler.

Bunun üzerine Firavun, İsrâîloğulları’ndan doğacak olan bütün erkek çocukların öldürülmesini emretti.

Kamıştan âletler yaparlar; doğumu yaklaşmış olan kadınların karınlarına saplayıp büyük bir eziyet ile onlara bir an önce doğum yaptırırlardı. Eğer doğan çocuk erkekse, onu hemen keserlerdi.

Rivâyete göre Firavun’u böylesine çirkin ve kötü bir işe sevk eden diğer bir sebep de şuydu:

İsrâîloğulları kendi aralarında Hazret-i İbrâhîm zürriyetinden bir Peygamberin geleceğini ve Mısır melîkinin (Firavun’un) helâkinin onun eliyle gerçekleşeceğini konuşuyorlardı. Bunun sebebi de Hazret-i İbrâhîm’in hanımı Sâre vâlidemizle Firavun arasında geçen hâdiseydi. Firavun ona kötülük yapmak istemiş, ama Allâh Teâlâ onu korumuştu. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, İbrâhîm -aleyhisselâm- soyundan gelen İsrâîloğullarını da Firavun’un zulmünden kurtaracaktı. Bu müjde İsrâîloğulları arasında meşhur olmuştu. Kıptîler bile bu haberi dile getirmeye başladılar. Vaziyet Firavun’a bildirilince, adamlarıyla görüşüp doğan bütün erkek çocukların öldürülmesini emretti. Maksadı kendini helâk edecek çocuğun büyümesine mânî olmaktı. Fakat bu tedbir takdîr-i ilâhîyi değiştirmeyecekti.

HAZRET-İ MÛSÂ’NIN (A.S.) DÜNYAYA GELİŞİ

Bu sırada Hazret-i Ya’kûb’un neslinden olan İmrân’ın oğlu Hazret-i Mûsâ dünyâya geldi. Ebelerden biri Hazret-i Mûsâ’nın yakını idi. Mûsâ doğduğunda alnında çok parlak bir nûr gördü. Hayret ve dehşet içinde kaldı.

Daha sonra, ebeler doğumu müteâkib dışarı çıkınca, Firavun’un adamları içeri girdi. O an, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın annesi, heyecan ve telâş içinde çocuğu tandırın içine koydu. Askerler çıkınca da, büyük bir endişe ile derhal tandırı açtı. Gördü ki evlâdı, tıpkı Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm- gibi ateşin ortasında selâmetle duruyordu. Onu hemen kucağına aldı, çok sevindi ve Cenâb-ı Hakk’a şükretti.

Firavun, İsrâîloğullarını köle olarak kullandığı ve ağır işlerde onlardan istifâde ettiği için yeni doğan erkek çocuklarını bir sene keser, bir sene kesmezdi. Hârûn -aleyhisselâm- da işte bu kesilmeyen senede dünyâya gelmişti.

  • Hz. Musa’nın Peygamberliği Müjdeleniyor

İmrân’a Allâh’tan bir ilhâm geldi; çocuğunu emzirmesi, tehlike ânında da Nil nehrine bırakması emredildi ve evlâdının kendisine geri verileceği, büyük bir peygamber olacağı müjdelendi. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur:

 “Mûsâ’nın annesine:

«O’nu emzir! Kendisine zarar geleceğinden endişelendiğinde O’nu denize (Nil nehrine) bırakıver! Hiç korkup kaygılanma! Çünkü Biz, O’nu sana geri vereceğiz ve O’nu peygamberlerden biri yapacağız.» diye bildirdik.” (el-Kasas, 7)

Bunun üzerine Mûsâ -aleyhisselâm-’ın annesi, bir marangoza koşup bir sandık yaptırdı. Mûsâ -aleyhisselâm-’ı içine koyarak Nil nehrine bıraktı.

Sandığı yapan marangoz, işin farkına varmıştı. Hemen Firavun’un yanına giderek şikâyete teşebbüs etti. Fakat dili tutuldu, hiçbir şey söyleyemedi. Sonunda Firavun’un adamları onu kovdular.

Sandık Nil’den sarayın bahçesine geldi. Câriyeler onu alıp Âsiye vâlidemize götürdüler.

  • Hazret-i Mûsâ Firavun’un Sarayında

Yûsuf’a -aleyhisselâm- îmân eden Mısır Melîki Reyyân bin Velîd’in soyundan gelen Âsiye, Firavun’un hanımıydı. Bir sandık içinde kendisine getirilen Mûsâ’yı görünce, gönlünde O’na karşı büyük bir muhabbet peydâ oldu. Çocuk çok güzeldi. Onu kucağına alıp bağrına bastı. Sonra Firavun’un yanına götürdü ve:

“–Bu bizim çocuğumuz olur, ilerde bize çok yardımı dokunur, bizi korur! Buna kıyma! Bu, ikimizin de güzel bir yavrusu sayılır!” gibi sözlerle onu iknâ etmeye muvaffâk oldu.

“Firavun’un karısı (sandığın içinden erkek çocuk çıkınca kocasına):

«Benim ve senin için bir göz aydınlığıdır! Onu öldürmeyin, belki bize faydası dokunur, ya da onu evlâd ediniriz.» dedi. Hâlbuki onlar (işin sonunu) sezemiyorlardı.” (el-Kasas, 9)

Hazret-i Mûsâ’ya bir süt anne arandı. Fakat çocuk, hiçbir anneyi emmiyordu. Mûsâ -aleyhisselâm-’ın ablası Meryem, annesinin süt annesi olabileceğini haber verdi. Çünkü:

“Annesi, Mûsâ’nın ablasına:

«–O’nun izini takip et!» demişti. O da, onlar farkına varmadan kardeşini uzaktan gözetlemişti. Biz daha önceden (annesine geri verilinceye kadar) O’nun süt annelerini kabûl etmesine (onları emmesine) müsâade etmedik. Bunun üzerine ablası:

«–Size, O’nun bakımını nâmınıza üstlenecek, hem de O’na iyi davranacak bir âile göstereyim mi?» dedi.” (el-Kasas, 11-12)

Ablasının teklifini kabûl ettiler:

“Böylelikle Biz O’nu, anasına, gözü aydın olsun, gam çekmesin ve Allâh’ın va‘dinin gerçek olduğunu bilsin diye geri verdik. Fakat yine de pek çoğu (bunu) bilmezler.” (el-Kasas, 13)

Mûsâ -aleyhisselâm-’ın annesi, Âsiye vâlidemizin Mûsâ’yı emzirmesi husûsundaki talebini, kendisinden şüphelenmesinler diye hemen kabûl etmedi. Çünkü bu âyetteki va’din muhakkak gerçekleşeceğini biliyordu:

“–Benim Hârûn isminde bir oğlum var![1] Bu şekilde kabûl ederseniz emzireyim; aksi hâlde emziremem!” dedi.

Böylece O’nun, Mûsâ’nın annesi olduğunu anlamadılar. Ve Mûsâ’ya ücret mukâbili süt vermesini emrettiler.

  • Hz. Musa Allah’ın Hususi Terbiye ve Gözetimi Altında

Firavun ile hanımı, Hazret-i Mûsâ’yı evlâd edinmek isterlerken, herhâlde O’nun kendi inisiyatiflerinde terbiye edilmekle kendilerine tâbî olarak yetişeceğini sanmışlardı. Ancak, insan hayâtının tahakkukunda iki önemli âmil mevcuddur: Verâset ve terbiye… İnsan, bazen verâsetin, bazen terbiyenin, bazen de her ikisinin tesiri altında kalır. Nitekim bu hakîkat, âyet-i kerîmede “Onlar işin sonunu sezemiyorlardı!” şeklinde ince bir üslûb ile ifâde edilmektedir.

Firavun, Hazret-i Mûsâ’yı bulup öldürebilmek maksadıyla rivâyete göre 980.000 mâsumu katletmişti. Cenâb-ı Hak ise Hazret-i Mûsâ’yı baş düşmanının sarayında yetiştirecek, O da, birgün Firavun’u, tahtı ve saltanatıyla birlikte hâk ile yeksân edecekti. Çünkü peygamberler, Allâh’ın husûsî terbiye ve sıyâneti altındadırlar.

Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Beni Rabbim terbiye etti ve terbiyemi güzel yaptı.” (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 12)

  • Vezir Haman’ın Hz. Musa’nın Annesinden Şüphesi

Mûsâ -aleyhisselâm-’ın annesi, O’nu Firavun’un sarayında emzirmeye başladı. Fakat Vezir Hâmân, durumdan şüphelendi ve:

“–Bu çocuk senin mi?! Çünkü senden başka hiçbir annenin sütünü emmedi, yalnız senin sütünü emdi!” dedi.

Mûsâ’nın -aleyhisselâm- annesi de:

“–Her nedense bütün çocuklar beni sever, ben de onları severim.” gibi sözlerle Hâmân’ı iknâ etti.

Netîcede ona maaş bağladılar ve kendisini altınlarla taltîf ettiler. Bu, Allâh’ın büyük bir lutfuydu. Nitekim Cenâb-ı Hak buyurur:

“…Eğer Biz, (va’dimize) inananlardan olması için onun (Mûsâ’nın annesinin) kalbini pekiştirmemiş olsaydık, neredeyse işi meydana çıkaracaktı. (Bu benim oğlumdur, deyiverecekti.) (el-Kasas, 10)

  • Hz. Musa (a.s) Neden Peltek Oldu?

Âsiye vâlidemiz Mûsâ’yı özlediği zaman, süt annesiyle birlikte onu saraya getirtir, hediyelerle karşılardı. Birgün Mûsâ, Firavun’un odasına götürüldü. Firavun O’nu kucağına aldı. Mûsâ, sertçe Firavun’un sakalını çekti; kıl kopardı ve bir de tokat attı veya Firavun’un elindeki kamçıyı alıp ona vurdu. Firavun kızdı:

“–İşte benim aradığım düşman budur!” dedi. Mûsâ’nın katledilmesine karar verdi.

Âsiye vâlidemiz hemen koştu:

“–O çocuktur! Aklı ermez… İstersen imtihân edelim. Bir tabak yâkut ve elmas, bir tabak da ateş alalım. Eğer Mûsâ, yâkûtu alırsa akıllıdır; ateşi alırsa çocuktur!” dedi.

Firavun kabûl etti. Mücevher ve ateş dolu birer tabak getirtip Mûsâ’nın önüne koydurdu. Mûsâ -aleyhisselâm-, elini cevher dolu tabağa götürürken Allâh’ın emriyle Cebrâîl -aleyhisselâm- müdâhale etti ve elini itti. O da ateş korunu aldı, ağzına götürdü; dili yandı ve peltek oldu. O’nun bu peltekliği Tûr Dağı’nda yaptığı duâya kadar devâm etmiştir.

Bu durumu gören Firavun:

“–Evet çocukluğundan böyle yapmış!” dedi ve Mûsâ’yı affetti. Yine sarayda alıkoydu.

Muhyiddîn İbnü’l-Arabî -kuddise sirruh- Fusûsu’l-Hikem isimli eserinde şöyle buyurur:

“Firavun, zuhûr edecek olan Hazret-i Mûsâ’yı imhâ için 980.000 mâsumu katletmiştir. Bu çocukların hepsi, Hazret-i Mûsâ’ya hayâtında imdâd olmak, onun rûhâniyetini güçlendirmek için öldürülüyorlardı. Çünkü Firavun ve Firavun âilesi, Mûsâ’yı henüz bilmiyorlarsa da Hak Teâlâ biliyordu. Elbette bunların herbirinin alınan hayâtı, Mûsâ’ya âit olacaktı. Zîrâ gâye o idi.”

HZ. MUSA (A.S) NELER YAŞADI?

Allâh Teâlâ, Mûsâ -aleyhisselâm-’ı etrafındaki bütün insanlara sevdirdi:

“…(Ey Mûsâ! Sevilmen) ve Ben’im nezâretimde yetiştirilmen için Sana tarafımdan bir sevgi verdim.” (Tâhâ, 39)

Bu ilâhî lutuf sebebiyle Mûsâ’yı her gören şahsın gönlünde O’na karşı bir sevgi uyanırdı. Nihâyet kendisine peygamberlik verildi:

“Mûsâ, yiğitlik çağına erip olgunlaşınca, Biz O’na hikmet ve ilim verdik. İşte muhsinleri Biz böyle mükâfatlandırırız.” (el-Kasas, 14)

Mûsâ -aleyhisselâm-’ın hem fiziken hem de rûhen kemâle erdiği ekseriyetin görüşüne göre bu, kırk yaşıdır. O, bu yaşa gelince Allâh O’na “hüküm” ve “ilim” vermiştir. “Hikmet” olarak da mânâ verilen “hükm” kelimesi, tefsîrlerde ekseriyetle “peygamberlik” şeklinde îzâh edilmiştir.

Bundan sonra Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-, Firavun’un dîninin bozuk ve bâtıl olduğunu tebliğ etmeye başlamıştır.

  • Kıptî’nin Ölümü ve Hz. Musa

Firavun’un, Kıptîlerden Fatun isimli zâlim bir ekmekçisi vardı. Bu kişi, birgün Sâmirî isimli bir Sıptîyi dövmekteydi. Sâmirî, Hazret-i Mûsâ’dan yardım istedi. Mûsâ -aleyhisselâm- da onları ayırmak için araya girdi; Fatun’u iteledi ve ona vurdu. Bu kadarcık bir müdâhale karşısında Fatun, yere düşerek can verdi.

Mûsâ -aleyhisselâm- bu duruma çok üzüldü. Zîrâ O’nun Fatun’u öldürmek gibi bir maksadı yoktu. O sâdece Sâmirî’yi korumak istemişti. Büyük bir kederle Hak Teâlâ’ya ilticâ etti; mağfiret diledi.

Âyet-i kerîmelerde bu hâdise şöyle anlatılmaktadır:

“Mûsâ, ahâlîsinin habersiz olduğu bir sırada şehre girdi. Orada, biri kendi tarafından, diğeri düşman tarafından olan iki adamı birbiriyle döğüşür buldu. Kendi tarafından olanı, düşmana karşı O’ndan yardım diledi. Mûsâ da ötekine bir yumruk vurup ölümüne sebep oldu. (Bunun üzerine:) «–Bu şeytan işidir. O, gerçekten saptırıcı, apaçık bir düşman!» dedi.” (el-Kasas, 15)

Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-, her yerde tevhîdi tebliğe başlayıp insanlara hakîkatleri bildirdiği için Firavun’un Kıptîleri kendisine cephe almıştı. Bu yüzden ahâlî evlerine çekildiği bir vakitte şehre girmişti. «Bu iş, şeytan işi!» derken, Hazret-i Mûsâ’nın, yaptığı işe değil, zâten ölüm cezâsını hak etmiş olan maktülün suçuna işâret ettiği belirtilmektedir. Bununla beraber, onu öldürme emri almamış olduğundan, Hazret-i Mûsâ’nın bu sözüyle kendi fiilini kasdettiği de ifâde olunmaktadır. Ancak O’nun, böyle bir maksadı yoktu. Düşünmediği bir netîceyle karşılaştığından:

“Mûsâ: «–Rabbim! Doğrusu kendime zulmettim (başıma iş açtım). Beni bağışla!» dedi. Allâh da O’nu bağışladı. Çünkü çok bağışlayıcı, çok esirgeyici olan O’dur.

Mûsâ: «–Rabbim! Bana lutfettiğin nîmetlere and olsun ki, artık suçlulara (ve suça sevk edenlere) aslâ arka çıkmayacağım.» dedi.” (el-Kasas, 16-17)

  • Kıptiler Hz. Musa’yı (a.s) Firavuna Şikayet Ediyor

Bu arada Kıptîler, Firavun’a ölen Kıptînin kâtilinin bulunması için şikâyette bulundular. Firavun, kimin öldürdüğüne dâir şâhid istedi. Herhangi bir şâhid getiremediler. Bunun üzerine Firavun, aranan şahsın bulunması için şehir dışına çıktı.

Ertesi gün Hazret-i Mûsâ, aynı Sıptî’yi başka bir Kıptî ile yine kavga ederken gördü. Sıptî, Mûsâ -aleyhisselâm-’dan tekrar yardım istedi. Mûsâ ise:

“Senin yüzünden nefsime zulmettim!” dedi.

Bu sözü duyan oradaki Kıptî, derhal Firavun’a koştu ve Hazret-i Mûsâ’yı şikâyet ederek:

“–Sizin fırıncınız olan Fatun’un kâtili Mûsâ’dır!” dedi.

Firavun kısâs kararı aldı.[2] Bunu, Firavun’un amcasının oğlu gizlice Mûsâ -aleyhisselâm-’a haber verdi. Çünkü o, Hazret-i Mûsâ’ya îmân edenlerdendi.

Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’ın Kıptîyi öldürdükten ve affı için Rabbine yalvardıktan sonraki durumu, âyet-i kerîmelerde şu şekilde ifâde edilmektedir:

(Mûsâ), şehirde korku içinde (etrafı) gözetleyerek sabahladı. Bir de ne görsün, dün kendisinden yardım isteyen kimse, feryâd ederek yine O’ndan imdâd istiyor. Mûsâ O’na dedi ki:

«–Doğrusu sen, besbelli bir azgınsın!» Mûsâ, ikisinin de düşmanı olan adamı yakalamak isteyince, o adam dedi ki:

«–Ey Mûsâ! Dün bir cana kıydığın gibi, bana da mı kıymak istiyorsun? Demek Sen, yeryüzünde ancak yaman bir zorba olmayı arzuluyorsun da ıslâh edicilerden olmak istemiyorsun!»” (el-Kasas, 18-19)

Bu esnâda:

“Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi:

«–Ey Mûsâ! İleri gelenler seni öldürmek için hakkında müzâkere ediyorlar. Derhal (buradan) çık! İnan ki ben, Sen’in iyiliğini isteyenlerdenim!» dedi.

Mûsâ korka korka, (etrafı) gözetleyerek oradan çıktı:

«–Rabbim! Beni zâlimler gürûhundan kurtar!» dedi.” (el-Kasas, 20-21)

Mûsâ -aleyhisselâm- bu davranışıyla, aynı zamanda gerçek bir tevekkülün de nasıl olması gerektiğini sergilemektedir:

Önce istişâre, sonra azim (karar), ardından tedbîr (uygulama) ve netîceyi Allâh’a emânet etmek (duâ ve rızâ). İşte gerçek tevekkül!..

  • Mısır’dan Medyen’e Yolculuk

Mûsâ -aleyhisselâm-, hiç vakit kaybetmeden Medyen’e doğru hareket etti. Aslında O, şehir dışına hiç çıkmamıştı ve nereye gideceğini de bilmiyordu. Hattâ yanına yiyecek bile almamıştı. Allâh Teâlâ, Cebrâîl -aleyhisselâm-’ı gönderdi de kendisine Medyen yolunu gösterdi. Medyen, o zaman Mısır’dan sekiz günlük bir mesâfede idi.

“Medyen’e doğru yöneldiğinde: «Umarım, Rabbim beni doğru yola iletir!» demişti.” (el-Kasas, 22)

Medyen halkı ile Mûsâ -aleyhisselâm- arasında akrabâlık bulunduğu rivâyet edilmektedir. Zîrâ Medyenliler de Hazret-i Mûsâ da İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın evlâdlarındandı. Hattâ Medyen, İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın oğullarından birinin adı idi ve bu şehir Firavun’un idâresi altında değildi.

Nihâyet Mûsâ -aleyhisselâm- Medyen’e ulaştı. Halk, Medyen kalesinden sürülerini çıkarıyordu. Hazret-i Mûsâ’nın durduğu yerde bir su kuyusu vardı. Ve kaleden çıkan sürüler, oraya doğru geliyorlardı. Biraz sonra, herkes koyunlarını sulamak için kuyunun etrafına üşüşmüştü. Ancak iki hanımın koyunlarını alıp kenarda durmaları ve kalabalığa karışmamaları, Hazret-i Mûsâ’nın dikkatini çekti. Onlara sordu:

“–Siz niye bekliyorsunuz? Hayvanlarınızı niçin sulamıyorsunuz?”

Hanımlar:

“–Çobanlar gitmedikçe hayvanlarımızı sulayamıyoruz!” dediler.

Mûsâ -aleyhisselâm-:

“–Kimseniz yok mu?” dedi.

Hanımlar:

“–Babamız çok yaşlı ve hâlsiz. Bu sebeple koyunları biz sulayıp otlatmak zorunda kalıyoruz. Erkeklerin içine girmek istemediğimiz için onlar çekilip gidince sürülerimize su veriyoruz. Fakat bazen de önce onlar suladığı için kuyuda su bitmiş oluyor; hayvanlarımızı sulayamıyoruz!” dediler.

Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Mûsâ, Medyen suyuna varınca, orada (hayvanlarını) sulayan birçok insan buldu. Onların gerisinde de iki kadın gördü, (hayvanlarını sudan) men ediyorlardı. Onlara:

«–Sizin bu hâliniz nedir?» dedi.

Şöyle cevap verdiler:

«–Çobanlar sulayıp çekilmeden biz (onların içine girip hayvanlarımızı) sulayamayız; babamız da çok yaşlıdır.»” (el-Kasas, 23)

Bunlar, Hazret-i Şuayb -aleyhisselâm-’ın kızları Safura ile Süfeyrâ idi.

Mûsâ -aleyhisselâm-, sekiz gündür aç olmasına rağmen çok güç de olsa kuyudan su çekti ve Safura ile Süfeyrâ’nın hayvanlarını suladı. Hanımlar teşekkür edip oradan ayrıldılar.

“Bunun üzerine Mûsâ, onların yerine (davarlarını) sulayıverdi. Sonra gölgeye çekildi ve: «Rabbim! Doğrusu bana indireceğin her hayra muhtâcım!» dedi.” (el-Kasas, 24)

Mûsâ -aleyhisselâm-, günlerdir bir şey yememişti; çok açtı. Bu sözleriyle de Rabbinden kendisine azık ihsân etmesini niyâz etmekteydi.

Âyetin ikinci cümlesine: «Doğrusu bana indirdiğin hayırdan dolayı muhtâcım!» mânâsı da verilmektedir. Buna göre Mûsâ -aleyhisselâm-, kendisine tevdî edilen yüce vazîfeye ve dünyâda fakir düşüşüne işâret ediyordu. Çünkü O, Firavun’un yanında bolluk içinde idi. Fakat bu sözler, şikâyet değil, Cenâb-ı Hakk’ın kendisini selâmete eriştirmesine şükür ve açlığını gidermesi için de niyaz kabîlindendi.

Şuayb -aleyhisselâm-, kızlarının davarları sulamaktan erken döndüklerini görünce şaşırdı ve bunun sebebini sordu. Kızları da, daha önce o beldede hiç görmedikleri sâlih bir insanın kendilerine yardım ettiğini söylediler.

  • Şuayb -aleyhisselâm-’ın Hazret-i Mûsâ’yı Yanına Çağırması

Şuayb -aleyhisselâm-, Mûsâ -aleyhisselâm-’ı yanına çağırttı ve ona kim olduğunu sordu.

Mûsâ -aleyhisselâm-:

“–Ben Ya’kûb -aleyhisselâm- neslinden İmrân oğlu Mûsâ’yım.” dedi ve başından geçenleri anlattı.

Şuayb -aleyhisselâm-:

“–Korkma! Burada Firavun’un hükmü geçmez!” dedi.

Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Derken, o iki kadından biri, utana utana yürüyerek O’na geldi:

«–Babam, bizim için (hayvanları) sulamanın karşılığını ödemek için Sen’i çağırıyor!» dedi. Mûsâ, O’na gidip başından geçeni anlatınca (Şuayb):

«–Korkma! O zâlim kavimden kurtuldun!» dedi.” (el-Kasas, 25)

Şuayb -aleyhisselâm- yemek ikrâm etti. Hazret-i Mûsâ, o kadar aç olmasına rağmen yemekte tereddütlüydü. Şuayb -aleyhisselâm- sebebini sordu. Mûsâ -aleyhisselâm-:

“–Biz öyle bir âileyiz ki, bütün dünyâyı verseler, bir âhiret ameli ile değişmeyiz! Ben bu yemek için değil, rızâ-yı ilâhî için yardım etmiştim.” dedi.

Şuayb -aleyhisselâm- bu cevâba çok memnûn oldu ve:

“–Bu ikrâmımız, yaptığın yardım için değil, misâfirimiz olduğun içindir; haydi ye!” dedi.

Bunun üzerine çok yorgun ve aç olan Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-, yemeği yedi ve istirahate çekildi.

Safura, babasına bu kimseyi ücretle tutmasını tavsiye etti:

(Şuayb’ın) iki kızından biri: «Babacığım! O’nu ücretle (çoban) tut! Çünkü ücretle istihdâm edeceğin en iyi kimse, güçlü ve güvenilir olandır!» dedi.” (el-Kasas, 26)

Ve ekledi:

“–Bu hasletler de, işte bu kimsede mevcuddur. Çünkü O, bizim yüzümüze dahî bakmadı. Yolda da çok geriden yürüyordu. Anlaşılıyor ki çok emîn bir kimsedir!”

Burada, kendisine vazîfe verilecek kişide bulunması gereken husûsiyetler, öz olarak ne kadar güzel tespit edilmiştir:

  1. Liyâkat: İşi bilmek ve bununla birlikte o işi becerebilecek güce mâlik olmak.
  2. Emânet: Doğru ve güvenilir olmak.

Arâis-i Mecâlis adlı kitapta nakledilen bir rivâyette:

“Firâset bakımından kadınların en üstünü ikidir. İkisi de Hazret-i Mûsâ hakkındaki teşhislerinde firâsetle isâbet etmiştir:

Biri, Firavun’un hanımı Âsiye’dir. (O, Mûsâ bir sandık içinde saraya getirilince, gönlü O’na meylederek, alıp Firavun’a götürmüş:) «Bu çocuk, benim ve senin için göz nûru, göz aydınlığı olsun! O’nu öldürme!» demişti.

Diğeri ise Şuayb -aleyhisselâm-’ın kızıdır. (O da:) «Babacığım! Koyunlarımızı otlatmak için O’nu ücretle tut! O, ücretle tuttuğun kimselerin en hayırlısıdır, kuvvetli ve emîndir!» demişti.”

Firâset; sâlih mü’minlerde meydana gelen isâbetli sezgidir, keşif hâlidir. Yâni, akıllılık, zekâ ve seziş demek olan firâset, kalbde vukû bulan mânevî bir idrâk kâbiliyetidir.

HZ. MUSA’NIN (A.S) EVLİLİĞİ

Şuayb -aleyhisselâm-, Hazret-i Mûsâ’yı çok beğenmişti. O’nu yanında alıkoymak istedi. Bir çâre düşündü. Sonunda kızı Safura ile evlenmesini teklîf etti. Mûsâ -aleyhisselâm-, bunun nasıl mümkün olabileceğini sorunca Şuayb -aleyhisselâm-, sekiz sene koyunlarına bakması şartıyla kızıyla evlenebileceğini söyledi. Ancak on sene bakarsa daha iyi olacağını bildirdi. Gâyesi, Hazret-i Mûsâ’nın daha uzun müddet yanında kalması idi. Bu konuşma, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle bildirilir:

(Şuayb) dedi ki: «Bana sekiz yıl çalışman şartıyla şu iki kızımdan birini Sana nikâhlamak istiyorum. Eğer on yılı tamamlarsan, artık o da Sen’den (bir lutuf) olur; yoksa Sana ağırlık vermek istemem. İnşâallâh beni iyi kimselerden bulacaksın!»” (el-Kasas, 27)

“Mûsâ şöyle cevap verdi: «Bu, Sen’inle benim aramdadır. Bu iki süreden hangisini doldurursam doldurayım, bana karşı bir husûmet duymak yok. Söylediklerimize Allâh vekîldir.” (el-Kasas, 28)

Bu âyet-i kerîmede ictimâî hayatta sıkça karşılaşılan bir husûsa dikkat çekilmiştir. İnsanların en güveniliri olan iki peygamber bile, bir iş mevzuunda anlaşırken, ileride karşılaşabilecekleri muhtemel durumları da ortaya koyarak baştan her şeyi açık açık konuşup karara bağlamışlardır. En sonunda da Allâh’a tevekkül etmişler ve O’nu bu anlaşmalarına şâhit tutmuşlardır.

Nitekim anlaştıkları şekilde Mûsâ -aleyhisselâm-, Şuayb -aleyhisselâm-’ın sürülerini gütmek sûretiyle hizmete başladı.

Rivâyete göre Mûsâ -aleyhisselâm- koyunlarını güderken hiçbirine bir değnek bile vurmaz, eziyet etmez ve onları aç bırakmazdı. Allâh Teâlâ da O’nu İsrâîloğullarına peygamber olarak gönderdi, O’nunla konuştu. Mûsâ -aleyhisselâm-, peygamberliğinden sonra da çobanlığa devâm etti ve milletini birçok kötülüklerden korudu.

Allâh’ın yarattıklarına şefkatli davranmayan, Allâh’ın dostu olamaz. Kim de O’nun mahlûkâtını aziz tutar, onlara şefkatle muâmele ederse, Hak ehlinin ulaştığı mertebelere nâil olur.

Çobanlık, hemen hemen bütün peygamberlerin mesleği olmuştur. Böylece, Allâh onlara tebliğ vazîfesini vermeden önce, idârecilikte lâzım olan mes’ûliyet hissi, vazîfeyi hakkıyla îfâ etme şuuru, şefkat ve merhamet gibi birtakım husûsiyetleri kazandırmıştır.

Allâh -celle celâlühû-, Mûsâ -aleyhisselâm-’a, koyunları sulamak istediğinde asâsını bulunduğu yere vurup su çıkarmasını ilhâm etti. Bu lutuf sâyesinde Hazret-i Mûsâ, davarları sulamakta sıkıntı çekmiyordu.

Nihâyet Mûsâ -aleyhisselâm- çobanlık hizmetinde sekiz seneyi doldurdu. Hazret-i Şuayb -aleyhisselâm-, koyunları damadı ve kızına hediye etti.

Fakat Mûsâ -aleyhisselâm- hizmetini onuncu seneye kadar devâm ettirdi. Her sene makbûl olan benekli koyun az doğardı. Onuncu sene koyunların hepsi ikiz ve benekli doğdu.

Şuayb -aleyhisselâm-:

“–Bu, Mûsâ âilesine Allâh’ın bir ikrâmıdır!” dedi.

  • Mûsâ -aleyhisselâm-’ın Asâsı

Mûsâ -aleyhisselâm-’ın, koyunlarını yırtıcı hayvanlardan korumak için elinde bir asâsı vardı. Asâ’nın bir ucu tutma yeri, diğer ucu da sivri idi.

Bu asânın nereden geldiği hakkında muhtelif rivâyetler bulunmaktadır.

Bir rivâyete göre, Âdem -aleyhisselâm-’dan Şuayb -aleyhisselâm-’a kadar gelmiştir. Şuayb -aleyhisselâm- da, koyunlarını otlatması için onu Hazret-i Mûsâ’ya teslîm etmiştir.

Bulundukları yerin sağ tarafı dağlık, sol tarafı otluktu. Dağ tarafında vahşî hayvanlar vardı ve koyunları parçalayabilirlerdi. İşte bunun için Mûsâ -aleyhisselâm-, asâsını hiç yanından ayırmıyordu. Hazret-i Mûsâ, asâ ile birçok tecellîlere şâhid oldu. Sanki bu tecellîler, asâda meydana gelecek olan büyük bir mûcizeye hazırlıktı.

  • Medyen’den Mısır’a Gidiş ve Tuvâ Vâdîsi

Mûsâ -aleyhisselâm-, on yıllık müddetin dolması üzerine, Şuayb -aleyhisselâm-’dan izin isteyerek zevcesi Safura ile beraber Mısır’a dönmeğe karar verdi. Koyunlarını da yanlarına alarak kış mevsiminde yola çıktılar. Hazret-i Mûsâ’nın gâyesi, kardeşi Hârûn’u da yanına alıp İsrâîloğulları’nı zulüm altında bulundukları Mısır’dan çıkarmak idi.

Yolda şiddetli bir yağmur bastırdı. Bir kış akşamıydı. Her yer zifiri karanlıktı. Geceyi geçirmek üzere bereketli Tûr Dağı’na sığındılar. Bir mağaraya girdiler. Mûsâ -aleyhisselâm-’ın âilesi hâmileydi; bir çocukları dünyâya gelmek üzereydi. Bu soğuk, karanlık ve yağmurlu gecede, ateş ve ışığa ihtiyaçları vardı. Hazret-i Mûsâ, çakmak çakıyor, yanmıyordu. Böyle sıkıntılar içinde iken uzakta parlak bir ışık gördü. Âilesine, oradan bir ateş alıp döneceğini ve bulundukları yerden ayrılmamasını tenbih etti. Aslında O’nun gördüğü ateş, kendisini peygamberliğe hazırlamak için bir işâretti. Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:

“Sonunda Mûsâ süreyi doldurup âilesiyle yola çıkınca, Tûr tarafında bir ateş gördü. Âilesine: «Siz (burada) bekleyin; ben bir ateş gördüm. Belki oradan size bir haber yahut ısınmanız için bir kor parçası getiririm!» dedi.” (el-Kasas, 29)

(Rasûlüm!) Mûsâ (hâdisesinin) haberi Sana ulaştı mı? Hani O, bir ateş görmüş ve âilesine: «Bekleyin! Emînim ki ben bir ateş gördüm. Belki ondan size bir meş’ale getiririm veya ateşin yanında bir rehber bulurum!» demişti.” (Tâhâ, 9-10)

Mûsâ -aleyhisselâm- ışık tarafına doğru gitti. Oraya varınca, yeşil bir ağaç üzerinde parlak bir ışık sütunuyla karşılaştı.

  • Allah (c.c) Hz. Musa İle Konuşuyor

“Oraya gelince, o mübârek yerdeki vâdînin sağ kıyısından, (oradaki) ağaç tarafından kendisine şöyle seslenildi: «Ey Mûsâ! Bil ki Ben, bütün âlemlerin Rabbi olan Allâh’ım!»” (el-Kasas, 30)

“Oraya vardığında kendisine (tarafımızdan:) «Ey Mûsâ!» diye seslenildi: Muhakkak ki Ben, evet Ben, Sen’in Rabbinim! Hemen nâlinlerini (ayakkabılarını) çıkar! Çünkü Sen, kutsal Tuvâ Vâdîsi’ndesin! Ben Sen’i seçtim. Şimdi vahyedilene kulak ver! Muhakkak ki Ben, yalnızca Ben Allâh’ım! Ben’den başka ilâh yoktur. Bana kulluk et; Ben’im zikrim için namaz kıl! Kıyâmet günü mutlakâ gelecektir. Herkes peşinde koştuğu şeyin karşılığını bulsun diye neredeyse onu (kendimden) gizleyeceğim. Ona inanmayan ve nefsinin arzularına uyan kimseler Sen’i ondan (kıyâmete inanmaktan) alıkoymasın; sonra mahvolursun!” (Tâhâ, 11-16)

Müfessirler, âyet-i kerîmedeki «Nâlinlerini çıkar!» ifâdesine farklı îzahlar getirip işârî[3] mânâlar vermişlerdir. Bunlar, Kuşeyrî’nin, Letâifu’l-İşârât ve Bursevî’nin Rûhu’l-Beyân adlı eserlerinde şu şekilde açıklanır:

“İki nâlin, dünyâ ve âhireti temsîl etmektedir.”

“Kalbi, dünyâ ve âhiret ile ilgili meşgûliyetlerden boşalt! Hak için her şeyden tecerrüd edip sıyrıl ve Allâh’ın mârifet[4] ve müşâhedesinde fânî olmaya bak!..”

Beşer idrâkinin hududları mahduddur. Bu sınırlı idrâk ile, nihâyetsiz olan ilâhî azamet ve esrârı lâyıkıyla kavrayabilmek mümkün değildir. Bunun için aklın nihâî vazîfesi teslîmiyettir.

Allâh Teâlâ, Hazret-i Mûsâ’ya mukaddes Tuvâ Vâdîsi’nde «Nâlinlerini çıkar!» diye emretti. Çünkü, orası Hak Teâlâ’nın huzûru, yaygısıydı ve oraya ayakkabıyla basılması uygun değildi. Ayrıca orada yalınayak yürümek, tevâzû ve edeb cihetinden en münâsip olanıydı.

Diğer taraftan mukaddes mekânda nâlinlerin çıkarılması emri, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın ayaklarının, oranın bereketinden istifâde edip, şerefyâb olması içindi.

Ancak ne ibretlidir ki, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e Mîrâc gecesi:

“Ey Habîbim! Sen Arş yaygısı üzerinde pabuçlarınla yürü ki, Arş Sen’in pabuçlarının tozu ile şereflensin ve Arş’ın nûru Sana kavuşma nîmetine nâil olsun!” denildiği rivâyet edilmektedir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyân, V, 370)

HZ. MUSA’YA İKİ BÜYÜK MÛCİZE İLE VERİLEN NÜBÜVVET (PEYGAMBERLİK)

«Nâlinlerini çıkar!» hitâbından sonra Mûsâ -aleyhisselâm-’a, asâsını yere atması emrolundu. Asâ dev bir yılan hâline geldi. Hazret-i Mûsâ korktu. Kendisine, korkmaması, zîrâ emniyet içinde olduğu bildirildi.

Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Ve (Mûsâ’ya) «Asânı at!» (denildi). Mûsâ (attığı) asâyı büyük bir yılan gibi deprenir görünce, dönüp arkasına bakmadan kaçtı. (Bunun üzerine:) «Ey Mûsâ! Beri gel, korkma! Çünkü Sen emniyette olanlardansın.» (buyruldu).” (el-Kasas, 31)

Mûsâ -aleyhisselâm-’ın asâsı, önceleri bir hikmet idi. Sonra kudret oldu; hem de, Mûsâ -aleyhisselâm-, kendisi taşıyamadığı zamanlar O’nun azığını taşıyan bir kudret!.. Yine, Mûsâ -aleyhisselâm-, yürümekten âciz kaldığı zamanlar ona binerdi. O otururken veya uyurken kendisine gelebilecek ezâ ve kötülükleri asâ bertaraf ederdi. O’na her cins ve çeşitten meyveler verirdi. Sıcakta oturduğu zaman, üzerine gölge olurdu. Azîz ve Celîl olan Allâh, Mûsâ -aleyhisselâm-’a, kudretini o asâda göstermişti. Mûsâ -aleyhisselâm- da, asâ vâsıtasıyla Allâh’ın kudreti ile ünsiyet etti. (Abdülkâdir Geylânî, el-Fethu’r-Rabbânî, s. 192)

Allâh Teâlâ, Mûsâ -aleyhisselâm-’ı peygamber olarak tâyîn edip O’nunla konuşunca ve O’na bazı teklîfler verince, kendisine hitâben şöyle buyurdu:

“–Şu sağ elindeki nedir, ey Mûsâ?” (Tâhâ, 17)

Mûsâ -aleyhisselâm- da:

“«–O benim asâmdır. Ona dayanırım, onunla davarlarıma yaprak silkelerim. Benim ona başkaca ihtiyaçlarım da vardır.» dedi.” (Tâhâ, 18)

Bunun üzerine Allâh -celle celâlühû-:

“–Yere at onu, ey Mûsâ!” (Tâhâ, 19) buyurdu.

Hazret-i Mûsâ, derhal emri yerine getirdi:

“Onu hemen yere attı. Bir de ne görsün, hızla sürünen bir yılan değil mi?” (Tâhâ, 20)

Bunu gören Mûsâ -aleyhisselâm- kaçmaya başladı. Ancak:

“Allâh buyurdu: «Al onu! Korkma! Biz onu şimdi ilk hâline döndüreceğiz.»” (Tâhâ, 21)

  • Hz. Musa’ya Verilen İkinci Mucize “Yed-i Beyza”

Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’a ikinci bir mûcize olarak elini koynuna sokması emredildi. Mûsâ -aleyhisselâm- bu ilâhî emri yerine getirince, eli, her türlü illet ve hastalıklardan sâlim ve parlak bir güneş gibi bembeyaz bir hâle gelmişti. Âdeta projektör gibi olmuştu. Çok şaşırdı. Sonra kendisine:

“–Elinin böyle parlak olmasından Sana ve başkalarına bir korku gelirse, elini tekrar koynuna sok! Böylece yine evvelki şekline gelir!” buyruldu.

Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’a verilen “yed-i beyzâ” (bembeyaz, parlak el) mûcizesi âyet-i kerîmelerde şu şekilde anlatılır:

“Bir de elini koltuğunun altına sok ki, bir başka mûcize olmak üzere o, kusursuz ve lekesiz beyazlıkta çıksın! Tâ ki, Sana en büyük âyetlerimizden bazılarını gösterelim.” (Tâhâ, 22-23)

(Mûsâ’ya:) «Elini koynuna sok; kusursuz, bembeyaz çıkacaktır. Heybetten, (açılan) kollarını kendine çek! İşte bu ikisi (asâ ve yed-i beyzâ), Firavun ve onun adamlarına karşı Rabbin tarafından iki kesin delildir. Çünkü onlar, yoldan çıkan bir kavim olmuşlardır!» (diye vahyedildi).” (el-Kasas, 32)

  • Allah (c.c) Hz. Musa’yı Firavuna Gönderiyor

Böylece Allâh Teâlâ, Mûsâ -aleyhisselâm-’a, iki büyük mûcize ile birlikte peygamberlik vazîfesi verdi. Dîni tebliğ etmesini bildirdi. Bunun için de önce Firavun’a gitmesini emretti:

“Firavun’a git! Çünkü o, iyice azdı.” (Tâhâ, 24)

Bunun üzerine:

“Mûsâ dedi ki: «Rabbim! Ben onlardan birini öldürmüştüm;[5] onların da beni öldürmelerinden korkuyorum.»” (el-Kasas, 33)

Daha sonra da kardeşi Hârûn’u kendisine yardımcı olarak istedi:

“Kardeşim Hârûn’un dili benimkinden daha fasihtir. O’nu da, beni tasdik eden bir yardımcı olarak beraberimde gönder! Zîrâ bana yalancılık ithâmında bulunmalarından endişe ediyorum!” (el-Kasas, 34)

“Allâh buyurdu: «Sen’i kardeşinle destekleyeceğiz ve size öyle bir kudret vereceğiz ki, âyetlerimiz (mûcize ve yardımlarımız) sâyesinde onlar size erişemeyecekler. Siz ve size tâbî olanlar üstün geleceksiniz!»” (el-Kasas, 35)

Ri­vâyete göre Ce­nâb-ı Hak:

“Fi­ra­vun’a git; çün­kü o iyi­ce az­dı…” (Tâ­hâ, 24) buyurduğu za­man Mû­sâ -aley­his­se­lâm-, âi­le ef­râ­dı­nı ve da­var­la­rı­nı zâ­hir­de emâ­net ede­ce­ği bir kim­se ol­ma­dı­ğın­dan:

“–Yâ Rab­bî! Ev hal­kım ve da­var­la­rım ne ola­cak?” de­di.

Bu­nun üze­ri­ne Ce­nâb-ı Hak, “mu­hâ­fa­za eden­le­rin en ha­yır­lı­sı” ol­du­ğu­nu ha­tır­la­ta­rak şöy­le bu­yur­du:

“–Ey Mû­sâ! Ben’i bulduktan sonra başka ne istersin? Sen Ben’im em­ri­mi edâ­ya koş! Ba­na bağ­lan ve teslîmiyet gös­ter! İs­ter­sem, kur­du ko­yun­la­rı­na ço­ban eder ve meleklerimi de âilene muhâfız kılarım.

Ey Mû­sâ! Ne­dir bu dü­şün­dü­ğün? Annen Sen’i de­ni­ze bıraktı­ğı za­man Se­n’i kim kur­tar­dı? Bun­dan son­ra Sen’i annene tek­rar kim ka­vuş­tur­du? Sen ha­ni, bi­ri­ni ka­zâ ile öl­dür­müş­tün de Fi­ra­vun Sen’i ara­ma­ya ko­yul­muş ve öl­dür­me­ye az­met­miş­ti; o va­kit Sen’i on­dan kim muhâfaza et­ti?..”

Mû­sâ -aley­his­se­lâm- bu söy­le­nen­le­ri hem din­li­yor, hem de her cüm­le­nin so­nun­da:

“SEN, SEN, SEN YÂ RAB­BÎ!..” di­yor­du. (Ahmed er-Rufâî, Hâletü Ehli’l-Hakîkati Meallâh, s. 337)

  • Hz. Musa (a.s) Mısır’da

Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-, Mısır’a geldi. Firavun’un büyük bir ordusu olduğunu düşünüyordu. Allâh Teâlâ, kardeşiyle O’na:

“Siz ikiniz, benim ordularımdan iki büyük ordusunuz! Zayıf ve ezik olamazsınız!” buyurdu.

Mûsâ -aleyhisselâm-, bu büyük vazîfenin ağırlığı karşısında Cenâb-ı Hakk’a şöyle tazarrû ve niyazda bulundu:

“«Rabbim! Yüreğime genişlik ver! İşimi kolaylaştır! Dilimden (şu) bağı çöz ki sözümü anlasınlar! Bana âilemden bir de vezîr (yardımcı) ver! Kardeşim Hârûn’u. Onunla beni kuvvetlendir! Ve O’nu işime ortak kıl! Böylece Sen’i bol bol tesbîh edelim ve çok çok zikredelim! Şüphesiz Sen bizi görmektesin.» dedi.

Allâh, (Mûsâ’nın bu ilticâsını kabûl ederek): «Ey Mûsâ! İstediğin Sana verildi.» dedi.” (Tâhâ, 25-36)

Sonra Hak Teâlâ, O’na olan nîmetlerini ve ilâhî muhâfazasını şöyle hatırlattı:

“And olsun Biz Sana bir defa daha lutufta bulunmuştuk. Bir zaman, vahyedilecek şeyi annene (şöyle) vahyetmiştik: Mûsâ’yı sandığa koy; sonra O’nu denize (Nil’e) bırak; deniz O’nu kıyıya atsın da, Ben’im düşmanım ve O’nun düşmanı olan biri O’nu alsın. (Ey Mûsâ! Sevilmen) ve nezâretimde yetiştirilmen için üzerine Ben’den bir muhabbet koydum.” (Tâhâ, 37-39)

“Hani kız kardeşin gidip: «O’na bakacak birini size bulayım mı?» diyordu. Böylece Sen’i, gözü gönlü mutluluk dolsun ve üzülmesin diye annene geri vermiştik. Ve birini öldürdün de, Sen’i endişeden kurtardık. Sen’i, iyiden iyiye imtihandan geçirdik. Bunun için yıllarca Medyen halkı arasında kaldın. Sonra takdîre göre (bu makâma) geldin ey Mûsâ!” (Tâhâ, 40)

“Sen’i kendim için (elçi) seçtim. Sen ve kardeşin, birlikte âyetlerimi götürün! Zikrimden uzak kalmayın! Firavun’a gidin! Çünkü o, iyiden iyiye azdı.” (Tâhâ, 41-43)

  • Hz. Musa ve Harun Firavunun Karşısına Çıkıyor

Hazret-i Mûsâ ve Hazret-i Hârûn -aleyhimesselâm-, Nil nehrinin kenarında buluşup kucaklaştılar. Hazret-i Mûsâ, kardeşi Hârûn’a:

“–Haydi Firavun’a gidelim! Zîrâ Allâh -celle celâlühû- ikimizi de bununla vazîfelendirdi…” dedi.

Sonra ikisi birlikte:

“Dediler ki:

«–Rabbimiz! Doğrusu biz, onun bize aşırı derecede kötü davranmasından yahut iyice azıtmasından endişe ediyoruz.»

(Allâh Teâlâ) buyurdu:

«–Korkmayın; çünkü Ben sizinle beraberim; işitir ve görürüm.» (Tâhâ, 45-46)

“Haydi Firavun’a gidip deyin ki: «Gerçekten biz, âlemlerin Rabbinin elçisiyiz; İsrâîloğulları’nı bizimle beraber gönder!»” (eş-Şuarâ, 16-17)

Ancak Allâh Teâlâ, bu tebliği yaparken riâyet edilmesi gereken üslûbu da şöyle bildirdi:

“Ona yumuşak söz söyleyin! Belki o, aklını başına alır veya korkar!” (Tâhâ, 44)

  • Ahmak Firavun

Hazret-i Mûsâ ve Hazret-i Hârûn -aleyhimesselâm-, emr-i ilâhî mûcibince birlikte Firavun’a gittiler.

Firavun Mûsâ -aleyhisselâm-’a:

“–Sen kimsin?” dedi.

O da:

“–Ben, âlemlerin Rabbinin peygamberiyim!” cevâbını verdi.

Firavun önce çok şaşırdı. Daha sonra ise evvelce ona yaptığı iyilikleri başa kakarak öfkeyle Hazret-i Mûsâ’yı suçladı:

“–Sen, benim sarayımda büyüdün. Fırıncımı katlettin. Şimdi de böyle bir işe nasıl kalkarsın?!” dedi.

Bu konuşma, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılmaktadır:

“(Kendisine Allâh’ın emri tebliğ edilince ahmak Firavun) dedi ki:

«–Biz Sen’i çocukken himâyemize alıp büyütmedik mi?! Hayâtının birçok yıllarını aramızda geçirmedin mi? Sonunda o yaptığın (kötü) işi de yaptın! Sen nankörün birisin!»” (eş-Şuarâ, 18-19)

Mûsâ -aleyhisselâm- ise:

“–Ben Kıptîyi kasten öldürmedim. (Ben, o işi o anda sonunun ne olacağını bilmeyerek yaptım.) Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım. Sonra Rabbim bana hikmet bahşetti ve beni peygamberlerden kıldı. O başıma kaktığın iyilik ise, İsrâîloğulları’nı köleleştirmenin bir netîcesi değil miydi?» dedi.” (eş-Şuarâ, 20-22)

Mûsâ -aleyhisselâm- devamla:

“–İşte sen böylece zulmettin; beni âilemden ayırdın! Fakat daha sonra Rabbim bana ilim ve hikmet verdi. Beni peygamber kıldı.” dedi.

Fakat:

“Firavun: «–Rabbiniz de kimmiş, ey Mûsâ?!» dedi.” (Tâhâ, 49)

“Firavun: «–Âlemlerin Rabbi de nedir?» dedi.” (eş-Şuarâ, 23)

“O da: «–Bizim Rabbimiz, her şeye hilkatini (varlık ve özelliğini) veren, sonra da doğru yolu gösterendir.» dedi.” (Tâhâ, 50)

Sonra:

“Mûsâ dedi ki: «–Eğer işin gerçeğini düşünüp anlayan kişiler olsanız, (îtirâf edersiniz ki) O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbidir.»” (eş-Şuarâ, 24)

“Firavun:

«–Öyle ise, önceki milletlerin hâli ne olacak?» dedi.

Mûsâ:

«–Onlar hakkındaki bilgi, Rabbimin yanında bir kitapta yazılıdır. Rabbim, ne yanılır, ne de unutur! O (Allâh), yeri sizin için beşik yapan ve onda size yollar açan, gökten de su indirendir.» dedi.” (Tâhâ, 51-53)

(Firavun) etrafında bulunanlara:

«–İşitiyor musunuz?» dedi.

Mûsâ (sözüne devâm ederek) dedi ki:

«–O, sizin de Rabbiniz, daha önceki atalarınızın da Rabbidir.»

(Tanrı olduğunu iddiâ eden) Firavun (bu sözlere sinirlendi):

«–Size gönderilen bu elçiniz, mutlakâ delidir!» dedi.

Mûsâ da şöyle dedi:

«–Şâyet aklınızı kullansanız (anlarsınız ki) O, doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunanların Rabbidir.»” (eş-Şuarâ, 25-28)

Firavun, bunun üzerine Hazret-i Mûsâ ve Hârûn -aleyhimesselâm-’ı işkenceli bir ölüm çeşidi olan hapisle tehdîd etti:

“Firavun:

«–Benden başkasını ilâh edinirsen, and olsun ki Sen’i zindanlıklardan ederim!» dedi.

Mûsâ:

«–Sana apaçık bir mûcize getirmiş olsam da mı?» dedi.

(Bu defâ) Firavun:

«–Doğru söyleyenlerden isen, haydi getir onu!» diye karşılık verdi.

Bunun üzerine Mûsâ, asâsını atıverdi; bir de ne görsünler, asâ büyük bir yılan (oluvermiş)!” (eş-Şuarâ, 29-32)

Tanrı olduğunu iddiâ eden Firavun, gördükleri karşısında korku ve dehşete kapıldı:

“–Ne olur onu tut; bütün Benî İsrâîl’i serbest bırakacağım!” dedi.

Mûsâ -aleyhisselâm- da asâyı eline aldı. O, yeniden eski şekline döndü.

Firavun sordu:

“–Başka var mı?”

Mûsâ -aleyhisselâm-:

“Elini de (koynuna sokup) çıkardı; o da seyredenlere bembeyaz görünen (gözleri kamaştıran bir nûr) oluverdi!” (eş-Şuarâ, 33)

Firavun yine korktu. Bu mûcizelerden sonra neredeyse Mûsâ -aleyhisselâm-’a îmân edecekti. Fakat vezîri Hâmân, buna mânî oldu. Onu tahrîk etti:

“–Sen tanrısın! Sana başkasına kulluk yapmak yakışmaz! Hem herkes seni tanrı biliyor; sen tanrılıktan kulluğa inme; biz buna bir çâre buluruz!” dedi.

Alelacele 500 kişilik bir hey’et kuruldu ve toplantı yapıldı:

“Firavun, çevresindeki ileri gelenlere (Hazret-i Mûsâ’yı kastederek):

«–Bu, doğrusu çok bilgili bir sihirbaz! Sizi sihriyle yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Şimdi ne buyurursunuz?» dedi.” (eş-Şuarâ, 34-35)

  • Mûcize ile Sihrin Müsâbakası

Hazret-i Mûsâ’nın gösterdiği mûcizeler, Firavun’un kibir duygularını alt-üst etmiş; böylece o, tanrılık dâvâsını bir kenara bırakıp etrafındaki ileri gelenlerden fikir almaya mecbur kalmıştı.

“Dediler ki:

«–Onu ve kardeşini biraz burada beklet ve şehirlere toplayıcı vazîfeliler gönder; ne kadar bilgisi derin sihirbaz varsa getirsinler!»” (eş-Şuarâ, 36-37)

O dönemde sihirbazlık çok ilerlemişti. Firavun, bu sebeple yapılan teklîfi hemen kabûl etti.

Allâh Teâlâ buyurur:

“And olsun Biz ona (Firavun’a) bütün delillerimizi gösterdik; yine de yalanladı ve diretti. Dedi ki:

«–Bizi, yaptığın büyü ile yurdumuzdan çıkarmak için mi geldin, ey Mûsâ?! Öyle ise, muhakkak sûrette biz de Sana, aynen onun gibi bir büyü getireceğiz. Şimdi Sen, bizim aramızda, ne Sen’in, ne de bizim muhâlefet etmeyeceğimiz uygun bir yerde buluşma zamanı ayarla!»” (Tâhâ, 56-58)

Mûsâ -aleyhisselâm-:

«–Buluşma zamanımız, bayram günü kuşluk vaktinde insanların toplandığı zaman olsun!» dedi.

Bunun üzerine Firavun dönüp gitti. Bütün hîle (vâsıtalarını) topladı; sonra geri geldi.” (Tâhâ, 59-60)

“Böylece sihirbazlar, belli bir günün tâyin edilen vaktinde biraraya getirildi. Halka:

«–Siz de toplanıyor musunuz?! (Haydi hemen toplanın!)» denildi.” (eş-Şuarâ, 38-39)

Müsâbaka günü herkes toplanmıştı. Halk, olacakları izlemek için sabırsızlanıyordu.

(Firavun’un adamları:) «–Eğer üstün gelirlerse, herhâlde sihirbazlara uyarız!» dediler.

Sihirbazlar geldiklerinde Firavun’a:

«–Şâyet biz üstün gelirsek, muhakkak bize bir mükâfat vardır, değil mi?» dediler.

Firavun cevap verdi:

«–Evet, o takdîrde hiç şüphe etmeyin; gözde kimselerden olacaksınız!»” (eş-Şuarâ, 40-42)

Firavun sordu:

“–Peki, Mûsâ’ya gâlip gelebilecek misiniz?”

Baş sihirbaz şöyle dedi:

“–Biz sihrin son noktasındayız! Bu işi, yeryüzünde bizden daha iyi bilen kimse yoktur! Yâni biz, zirvenin de nihâyetiyiz! Öyle ki, gökten bozucu bir güç inmedikçe, onu mutlakâ yeneriz. Elbette biz daha güçlü ve kuvvetliyiz!”

Mûsâ -aleyhisselâm- ise, sihirbazları îkâz etti:

“Mûsâ onlara:

«–Yazık size! Allâh hakkında yalan uydurmayın! Sonra O, bir azâb ile kökünüzü keser! İftirâ eden, muhakkak perîşân olur!» dedi.” (Tâhâ, 61)

Bu îkâz sihirbazları düşünmeye sevk etti:

“Bunun üzerine onlar, durumlarını aralarında tartıştılar; gizli gizli fısıldaştılar. Şöyle dediler:

«–Bu ikisi (Mûsâ ve Hârûn) muhakkak ki, sihirleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak ve sizin örnek yolunuzu ortadan kaldırmak isteyen iki sihirbazdırlar sâdece.»” (Tâhâ, 62-63)

Bunun üzerine Mûsâ -aleyhisselâm- şöyle dedi:

“–Öyle ise hîlenizi kurun; sonra sıra hâlinde gelin! Muhakkak ki bugün, üstün gelen kazanmıştır.” (Tâhâ, 64)

Her şeye rağmen sihirbazlar, yine de Hazret-i Mûsâ’ya hürmet ve nezâketen:

“Dediler ki:

«–Ey Mûsâ! Ya sen (önce) at veya önce atan biz olalım!»

(Mûsâ:)

«–Hayır, (önce) siz atın!» dedi…” (Tâhâ, 65-66)

“Mûsâ onlara:

«–Siz ne atacaksanız atın!» dedi.

Bunun üzerine iplerini ve değneklerini atarak:

«–Firavun’un kudreti hakkı için elbette bizler gâlip geleceğiz.» dediler.” (eş-Şuarâ, 43-44)

“…(Mûsâ) bir de baktı ki, büyüleri sâyesinde ipleri ve sopaları, kendisine gerçekten koşuyor gibi görünüyor. Mûsâ, birden içinde bir korku duydu. (Ona):

«–Korkma! Üstün gelecek olan kesinlikle sensin! Sağ elindekini at da, onların yaptıklarını yutsun! Yaptıkları sâdece bir büyücü hîlesidir. Büyücü ise, nereye varsa (ne yapsa) iflâh olmaz!» dedik.” (Tâhâ, 66-69)

Bundan sonra Mûsâ -aleyhisselâm-, kendisini toparladı. İçindeki ürperti zâil oldu:

“Onlar (iplerini) atınca, Mûsâ dedi ki:

«–Sizin getirdiğiniz sihirdir. Allâh onu boşa çıkaracaktır. Çünkü Allâh, bozguncuların işini düzeltmez.»” (Yûnus, 81)

Âyet-i kerîmeden de anlaşıldığı gibi sihirbazlık, yâni büyücülük, sâdece bir aldatma, yaldızlama ve fesatçılıktan ibârettir.

“Sonra Mûsâ asâsını attı; bir de ne görsünler, onların uydurduklarını yutuveriyor!” (eş-Şuarâ, 45)

“Biz Mûsâ’ya, «–Asânı at!» diye vahyettik. Bir de baktılar ki bu, onların uydurduklarını yakalayıp yutuyor!” (el-A’râf, 117)

  • Sihirbazların Secdeye Kapanması

Sihirbazlar, Firavun ve Mısır halkının önünde yere birkaç değnek ve ip atmışlardı. Onlar da kıvrılıp yılan gibi görülmeye başlamıştı. Ancak emr-i ilâhî ile Mûsâ -aleyhisselâm- asâsını atınca, o, kocaman bir ejderhâ olup meydandaki bütün sihir âletlerini yuttu. Sihirbazlar, bu hâlin beşerî bir sanat ve mârifet değil, ilâhî bir mûcize olduğunu anladılar. Çünkü sihir olsaydı, atılan değnek ve ipler, sihir bozulduğunda yerinde kalırdı. Hâlbuki sihirbazların sihirleri bozulup iptâl edildiği gibi, aynı zamanda değnek ve ipler de ortadan kaybolmuştu:

“Böylece gerçek ortaya çıktı ve onların yapmakta oldukları yok olup gitti.” (el-A’râf, 118)

Mûsâ -aleyhisselâm-’ın asâsı sihirbazların sihir âletlerinden ne varsa hepsini yutmuş, fakat asâda hiçbir farklılık olmamıştı. Allâh -celle celâlühû-, bunun beşerî bir hüner olmadığını, bilâkis kudret-i ilâhî olduğunu sihirbazlara göstermeyi murâd etmişti. Zîrâ o esnâda sihirbazların yaptığı şey beşerî bir hüner ve kâbiliyete dayanan bazı oyunlardan ibâretti. Mûsâ -aleyhisselâm-’ın asâsında zuhûr eden hârikulâde hâdise ise Allâh Teâlâ’nın kudretinin tecellîsinden başka bir şey değildi. Onun için sihirbazların alelâde hünerlerini yok ediyordu. İşte bunun içindir ki Hazret-i Mûsâ’nın beşerî bir hüner sâhibi mi olduğunu, yoksa semâvî bir kudretle mi desteklendiğini anlamak isteyen sihirbazların reisi, arkadaşlarından birine şöyle dedi:

“_Bu işler olurken Mûsâ’ya dikkatle bak bakalım, o anda ne gibi bir hâl içinde olacak?”

Arkadaşı da öyle yaptı. Mûsâ -aleyhisselâm-’ın hâl ve tavırlarını dikkatle süzdü. Durumu baş sihirbaza şöyle bildirdi:

“_Hâdise meydana gelirken Mûsâ’nın rengi atıyor, haşyetullâh içerisinde ve ilâhî bir tecellîye mazhar durumda, fakat asâ işine devâm ediyor…”

Bunu öğrenen sihirbazların reisi şunları söyledi:

“_Öyleyse bu tecellî Allâh’tandır, Mûsâ’nın işi değildir. Zîrâ bir sihirbaz kendi sihrinden korkmaz. Hiçbir sanatkâr kendi sanatından korkmaz, bilâkis onu kolayca ve rahatlıkla icrâ eder.”

Bunları söyleyen sihirbazların reisi, daha sonra Mûsâ -aleyhisselâm-’ın hak peygamber olduğuna îmân etti. Diğer sihirbaz arkadaşları da kendisine tâbî oldular ve îmân ile şereflendiler. (Abdülkâdir Geylânî, el-Fethu’r-Rabbânî, s. 38)

Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulur:

(İşte bu mûcizeyi gören) sihirbazlar, derhal secdeye kapandılar:

«–Âlemlerin Rabbine, Mûsâ ve Hârûn’un Rabbine îmân ettik!» dediler.

Firavun (öfkeden gözü dönmüş bir hâlde):

«–Ben size izin vermeden O’na îmân ettiniz ha! Demek ki O, size sihri öğreten büyüğünüzmüş! Ama şimdi (size yapacağımı görecek ve) bileceksiniz; and olsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim, hepinizi astıracağım!» dedi.” (eş-Şuarâ, 46-49)

Bir başka âyet-i kerîmede de bu hâl şöyle bildirilmektedir:

(Firavun) şöyle dedi:

«–Ben size izin vermeden önce ona inandınız öyle mi! Hakîkat şu ki, O, size sihir öğreten büyüğünüzdür. Şimdi mutlakâ elleriniz ile ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım! Böylece, hangimizin azâbının daha şiddetli ve sürekli olduğunu iyice anlayacaksınız!»” (Tâhâ, 71)

Menfaate dayanan birlik ve beraberliklerin ömrü de menfaatle sınırlıdır. Sihirbazlar îmân etmeyip Firavun’u desteklemeye devâm etselerdi, Firavun’un katında makbûl kişiler olacak, belki nîmetler içinde yüzeceklerdi. Ancak, kalbleri îmâna açılıp kendilerine hidâyet verilince, bâkî olan ebedî nîmeti; fânî, yâni geçici olan rahatlığa tercîh ettiler ve Firavun’un tehdîdlerine karşı:

“«–Bize gelen apaçık mûcizelere ve bizi yaratana, seni tercîh edemeyiz. Dolayısıyla sen, yapacağını yap! Sen, ancak bu dünyâda hükmünü geçirebilirsin!» dediler.” (Tâhâ, 72)

Sonra da:

“«–Zararı yok! Hiç şüphesiz ki biz, Rabbimize döneceğiz!» dediler.” (eş-Şuarâ, 50)

Çünkü el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, ancak bu fânî dünyâya âit bir azap idi. Beden, netîcede toprağa verilecek bir kurbandır. Bedende fânîlik, rûhta ise ebedîlik (sonsuzluk) vardır. Fânî olan, bâkî olana tercîh edilemez. Bunun içindir ki sihirbazlar, apaçık mûcizeleri görünce, âyette buyrulduğu vechile Firavun’a, onun ummadığı bir tavır sergilediler:

“–Senin zulmün bize bir zarar veremez! Senin zararın dünyâya âittir. Âhiret saâdeti ise, ebedîdir!” dediler.

Devamla şöyle dediler:

“Bize, hatâlarımızı ve senin bize zorla yaptırdığın büyüyü bağışlaması için Rabbimize îmân ettik! Allâh, (mükâfâtı) en hayırlı ve (cezâsı) en sürekli olandır.” (Tâhâ, 73)

“Biz, ilk îmân edenler olduğumuz için Rabbimizin hatâlarımızı bağışlayacağını umarız!»” (eş-Şuarâ, 51)

Ve ardından Cenâb-ı Hakk’a şöyle ilticâ eylediler:

“…Rabbimiz! Bize bol bol sabır ver ve müslüman olarak canımızı al!” (el-A’râf, 126)

Velhâsıl, sabahleyin kâfir bir hüviyetle müsâbakaya çıkan sihirbazlar, kısa bir müddet sonra kolları ve bacakları çapraz kesilerek, hepsi de birer mü’min, şehîd ve velî olma şerefiyle Cenâb-ı Hakk’a kavuştular.

Sihirbazlarla Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- arasında vukû bulan bu hâdise, Kur’ân-ı Kerîm’de siyak ve sibak bakımından bazı farklılıklarla dört ayrı sûrede zikredilmektedir.[6] Bir kez vukû bulmuş olan bu hâdisenin Kur’ân-ı Kerîm’de dört ayrı yerde anlatılmış olması, şüphesiz ki onun muhtevâsındaki pek çok sır ve hikmetlerle birlikte ehemmiyetini de vurgulamaktadır.

Ne kadar ibretlidir ki sihirbazlar, mâruz kaldıkları şiddetli zulüm karşısında:

“–Yâ Rabbî! Bizleri bu zâlimin zulmünden kurtar!” diye duâ etmemişler, fânîlerin ezâ ve cefâlarına sabredip Müslüman olarak can verebilmeyi niyâz etmişlerdi. Zîrâ onlar, îmanları husûsunda herhangi bir zaafa düşmeden, son nefeslerini îmân ile verebilme endişesi içindeydiler.

Son nefesle alâkalı olarak Kur’ân-ı Kerîm’de:

“Ey îmân edenler! Allâh’tan O’na yaraşır şekilde korkun ve ancak Müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmrân, 102) buyrulmaktadır. Bu îkâz-ı ilâhîye riâyetin yegâne çâresi de, Allâh ve Rasûlü’nün gösterdiği istikâmet üzere yaşayıp son nefes husûsunda Allâh’ın lutfuna ilticâ hâlinde bulunmaktır. Sırât-ı müstakîm üzere yaşayıp bu hâl ile Cenâb-ı Hakk’a vâsıl olabilmenin yolu, bir âyet-i kerîmede de şöyle beyân edilmektedir:

“Ey îmân edenler! Eğer siz, Allâh’a (Allâh’ın dînine) yardım ederseniz, Allâh da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.” (Muhammed, 7)

  • Ayrı Ayrı Mûcizelere Rağmen İnanmadılar

(Onlar, Mûsâ’ya) dediler ki:

«–Bizi sihirlemek için ne mûcize getirirsen getir, biz Sana inanacak değiliz!»

Biz de, ayrı ayrı mûcizeler olarak onların üzerine tûfân, çekirge, haşere, kurbağalar ve kan gönderdik. Yine de büyüklük tasladılar ve günahkâr bir kavim oldular.” (el-A’râf, 132-133)

Kıptîler, azâbı gördüklerinde Hazret-i Mûsâ’ya “Büyük âlim!” diye hitâb ediyorlardı. Azap kalkınca da, isyanlarına devâm ederek “Bu, zâten geçiciydi.” diyorlardı.

Belâlar, zulüm kemâle erdiği zaman gelmeye başlar. Âyet-i kerîmede de bildirildiği gibi Kıptîlerin zulmü iyice şiddetlenip kemâline erince, üzerlerine birçok musîbetler indirildi.

Bütün bu tecellîler karşısında Firavun, her acze düştükçe:

“«–Bırakın beni; Mûsâ’yı öldüreyim! (Kurtarabilirse) Rabbine yalvarsın! Çünkü ben O’nun, dîninizi değiştireceğinden, (yâni putperestlikten vazgeçireceğinden) yâhut yeryüzünde fesat çıkaracağından korkuyorum.» diyordu.” (el-Mü’min, 26)

Firavun’un bu şekilde konuşması, onun Mûsâ -aleyhisselâm-’ı öldürmek istediğine, fakat etrafındakilerin buna mâni olduğuna işâret etmektedir.

Çünkü çevresindekiler Firavun’a:

“–O, senin korkacağın bir kimse değildir. Sen tanrısın! Şâyet O’nu öldürürsen, halkın kalbine bir şüphe sokmuş olursun! Herkes senin, Mûsâ’nın mûcizeleri karşısında âciz kaldığını düşünür…” diyorlardı.

Bununla beraber Firavun’un sözleri, onun Hazret-i Mûsâ’dan ne kadar korktuğunu da göstermektedir. Aslında Firavun, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın peygamber olduğunu vicdânen kabûl ediyordu. Ancak gurur, kibir ve kör inadı, îmân etmesine mânî oluyordu.

Firavun’un bu tavırları karşısında:

“Mûsâ da:

«–Ben hesâb gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allâh’a sığındım!» dedi.” (el-Mü’min, 27)

Bu sebeple, bazı tefsîr âlimleri, bu kadar mûcizeden sonra Firavun’un hâlâ îmân etmemesindeki hikmeti, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın bu duâsındaki tespitle ifâde ederler. Bu tespitler de:

  1. Âhirete îmân etmemek,
  2. Çok kibirli olmak, şeklindedir.

Zîrâ kibirli kimse, herkesi kendinden aşağıda görmek ister. Bu sebeple kibir, hadîs-i şerîfte büyük bir günah olarak zikredilir:

“Kalbinde hardal tanesi kadar îmân bulunan bir kimse cehenneme girmez. Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunan kimse de cennete giremez.” (Müslim, Îmân, 147)

Görüldüğü üzere îmânın değeri o kadar yücedir ki, o îmân sâyesinde kişi ilâhî affa mazhar olur ve günâhının kefâretini ödedikten sonra cennet nîmetlerine nâil olur. İblîs’in vasfı olan kibir de o kadar çirkin bir vasıftır ki, cennete girmeye mânî olacak kadar îmânı zaafa uğratır.

Diğer bir hadîs-i şerîfte de şöyle buyrulmuştur:

“Bir kimseye günah olarak, müslüman kardeşini hakîr görmesi yeter!” (Müslim, Birr, 32; Ebû Dâvûd, Edeb, 35; Tirmizî, Birr, 18)

  • Firavun’un Sefil Propagandası

Hazret-i Mûsâ’nın mûcizeleri karşısında acze düşen ve halkının tevhîd dînine gireceğinden korkan Firavun, Nil’in kenarında bir otağ kurmuştu. İki sene müddetle gelip geçenlere:

“–Mûsâ’ya inanmayın!” diyor ve:

“–Taptığınız ilâhlarla beraber ben de sizin Rabbinizim!” diyordu.

“Firavun kavmine seslendi ve şöyle dedi:

«–Ey kavmim! Mısır mülkü ve altımdan akıp giden şu ırmaklar benim değil mi? Hâlâ görmüyor musunuz?

Yoksa ben, zayıf ve neredeyse söz anlatamayacak durumda bulunan şu adamdan daha hayırlı değil miyim?” (ez-Zuhruf, 51-52)

Firavun, kendisinin saltanat, kudret, servet ve ihtişâmını ortaya koymak istiyor, buna mukâbil Mûsâ -aleyhisselâm-’ın dilinde tutukluk bulunan fakir ve zayıf bir kimse olduğunu söylüyordu:

“O’na altın bilezikler verilmeli veya yanında O’na yardımcı melekler gelmeli değil miydi?” (ez-Zuhruf, 53) diyerek, böyle birinin peygamber olamayacağını iddiâ ediyordu.

İşte böylece:

“Firavun kavmini aldattı; onlar da kendisine boyun eğdiler. Onlar fâsık bir kavimdir.” (ez-Zuhruf, 54)

  • Kabûl Edilmeyen Îmân: Firavun Îmânı

“Biz, İsrâîloğulları’nı denizden (selâmetle) geçirdik. Ama Firavun ve askerleri zulmetmek ve saldırmak üzere onları tâkib etti. Nihâyet su onu boğmaya başlayınca (şöyle) dedi:

«–İnandım. Gerçekten İsrâîloğulları’nın îmân ettiğinden başka ilâh yokmuş! Ben de müslümanlardanım!»” (Yûnus, 90)

Kızıldeniz’in girdaplarında boğulmak üzere iken mecbur kalarak îmân halkasına tutunmak isteyen Firavun’a Allâh Teâlâ şöyle buyurdu:

“Şimdi mi (îmân ediyorsun)?! Hâlbuki sen, bundan evvel (ömrün boyunca) isyân etmiş, dâimâ fesâdçılardan olmuştun! (Yâni bir belâ gelince uslanmış, sâlim kalınca da tekrar eski isyânına devâm etmiştin! Şimdi de böyle yapacağın için artık senin îmâna yönelişin geçersizdir.) (Ey Firavun!) Biz de bugün seni (cansız bir) beden olarak (karada yüksek bir yere atıp) bırakacağız ki, arkandan geleceklere bir ibret olasın! (Bununla beraber) insanlardan bir çoğu bizim âyetlerimizden cidden gâfildirler.” (Yûnus, 91-92)

Müfessir Zemahşerî, bu âyet-i kerîmeyi şöyle tefsîr etmiştir:

“Seni deniz kenarında bir köşeye atacağız. Cesedini tam ve noksansız, bozulmamış bir hâlde, çıplak ve elbisesiz olarak, senden asırlar sonra geleceklere bir ibret olarak koruyacağız.”

Son senelerde yapılan araştırmalarda Firavun’un cesedi, sâhilde yüzü koyun secde eder bir şekilde bulunmuştur. Bu cesed, şu an Britihs Museum’da bulunmakta, halka teşhîr edilerek bir ibret manzarası sergilenmektedir. Bu hakîkat, Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerîm’de bildirdiği kıyâmete kadar devâm edecek bir mûcizesidir.

Firavun’un cesedi asırlarca Kızıldeniz’de kalmasına rağmen Allâh Teâlâ’nın kudreti ile çürümemiştir. Âyet-i kerîmede de bildirildiği gibi, cesedi korunarak asırlar sonra sâhile atıldı. Nitekim üç bin yıl sonra bulunup âleme ibret olmak üzere İngiltere’de bir müzeye kondu.

Firavun’un, İngiltere – Londra British Museum’da teşhîr edilmekte olan cesedi.

  • Kızıldeniz’i Geçtikten Sonra

Mûsâ -aleyhisselâm- Benî İsrâîl’i Kenan diyârına doğru götürdü.

Yolda giderken puta ve öküze tapan bir kavim gördüler. Bazıları:

“–Yâ Mûsâ! Bize de böyle bir şey yap da ona tapalım!” dediler.

Hazret-i Mûsâ, onlara nasîhat etti:

“–Allâh sizi bir zulümden kurtardı. Kıptîler sizin oğullarınızı öldürüyor ve kızlarınızı hizmetçi olarak kullanıyorlardı. Buna rağmen siz Allâh’a isyân edip O’na karşı şirke mi dalacaksınız?!” dedi.

Allâh Teâlâ buyurur:

“İsrâîloğullarını denizden geçirdik. Orada kendilerine mahsus birtakım putlara tapan bir kavme rastladılar. Bunun üzerine:

«–Ey Mûsâ! Onların ilâhları olduğu gibi, Sen de bizim için bir ilâh yap!» dediler.

Mûsâ:

«–Gerçekten siz câhil bir toplumsunuz!» dedi.” (el-A’râf, 138)

“Şüphesiz bunların içinde bulundukları (din) yıkılmıştır; yapmakta oldukları da bâtıldır.

Mûsâ dedi ki:

«–Allâh sizi âlemlere üstün kılmışken, ben size Allâh’tan başka bir tanrı mı arayayım? Hatırlayın ki, size işkencenin en kötüsünü yapan Firavun’un adamlarından sizi kurtardık. Onlar oğullarınızı öldürüyorlar, kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı. İşte bunda sizin için Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan vardır.»” (el-A’râf, 139-141)

Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-, 12.000 kişilik iki ordu yaptı. Mısır’a gönderdi. Çocuk, hasta ve yaşlılardan başka kimse kalmamıştı. Ordunun birinin başında Yûşâ bin Nûn -aleyhisselâm-, diğerinde de Kâlib bin Yuhne kumandanlık ediyordu. Ganîmetlerle döndüler. Taşıyamayacaklarını sattılar. Artık Kıptîler tamamen perişân olmuşlardı. Bu durum, âyet-i kerîmelerde şöyle anlatılır:

“(Sonunda) biz onları (Firavun ve kavmini), bahçelerden, pınarlardan, hazînelerden ve değerli bir yerden çıkardık.” (eş-Şuarâ, 57-58)

“Hor görülüp ezilmekte olan o kavmi (yahûdîleri) de, içini bereketle doldurduğumuz yerin doğu taraflarına ve batı taraflarına mîrasçı kıldık. Sabırlarına karşılık Rabbinin İsrâîloğulları’na verdiği güzel söz yerine geldi. Firavun ve kavminin yapmakta olduklarını ve yetiştirdikleri bahçeleri helâk ettik.” (el-A’râf, 137)

“Böylece bunlara İsrâîloğulları’nı mîrasçı yaptık.” (eş-Şuarâ, 59)

“Onlar geride nice bahçeler, pınarlar, ekinler, güzel konaklar, zevk ve safâsını sürdükleri nice nîmetler bırakmışlardı.

İşte böylece Biz de onları başka bir topluma mîras bıraktık.

Gök ve yer onların ardından ağlamadı; onlara mühlet de verilmedi.” (ed-Duhân, 25-29)

Cenâb-ı Hak, kahr-ı ilâhîye dûçâr olan toplumların hazîn âkıbetlerini ve târihin çöplüğünde kaybolup gitmelerini, aşağıdaki âyet-i kerîmede ne güzel tasvîr eder:

“Biz, onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. Sen, onlardan herhangi birinden (bir varlık emâresi) hissediyor veya onlara âit cılız bir ses işitiyor musun?” (Meryem, 98)

  • Eriha Beldesinde Amâlikalılar’la Harb Etme İmtihânı ve Tih Sahrâsı

“Bir zamanlar Mûsâ, kavmine şöyle demişti:

«–Ey kavmim! Allâh’ın size (lutfettiği) nîmetini hatırlayın! Zîrâ O, içinizden peygamberler çıkardı ve sizi hükümdarlar kıldı, (hür insanlar yaptı). Âlemlerde hiç kimseye vermediğini size verdi.»” (el-Mâide, 20)

Bu âyetler, Hazret-i Mûsâ zamanındaki İsrâîloğulları ile ilgilidir. Bu sebeple gerek onların “âlemde hiç kimseye verilmemiş nîmetlere mazhar olmaları” gerekse “arz-ı mukaddes’in onlara vatan olarak yazılmış bulunması” hep o zamana âittir. Yoksa yüzlerce âyet ve hadîs-i şerîf, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in gelmiş geçmiş ve gelecek bütün insanlık için Allâh’ın eşsiz bir lutfu ve nîmeti olduğundan bahseder. Mukaddes topraklara kimin vâris olacağı husûsunda ise Allâh Teâlâ’nın tâyini şöyledir:

“And olsun Zikir’den (Tevrât’tan) sonra Zebûr’da da: «Yeryüzüne sâlih kullarım vâris olacaktır.» diye yazmıştık.” (el-Enbiyâ, 105)

Bu âyet-i kerîmede zulmün ve zâlimlerin sürekli pâyidâr olmayacağı; iyiliğin asıl, kötülüğün ise ârızî olduğu; hâkimiyetin, eninde sonunda sâlihlerin eline geçeceğinin mukadder olduğu ifâde buyrulmaktadır. Bu da, İslâm’ın dünyâ hayâtı husûsundaki cihânşümûl görüşünü sergilemektedir.

Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-, kavmini Kenan diyârına götürmek için yola çıkmıştı. “Arz-ı Mev’ûd” denilen yere yerleşeceklerdi. Mûsâ -aleyhisselâm-, her koldan bir temsilci seçti. Yûşâ bin Nûn ve Kâlib bin Yuhne’nin reisliğinde oradaki kavmi keşfe gönderdi. Gidenler, Amâlika kavmini çok güçlü buldular. Fakat bunu, herhangi bir korkuya sebebiyet vermemesi ve hâlet-i rûhiyelerinin bozulmaması için kavimlerine anlatmamak üzere anlaştılar. Zâten Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- da, onlara böyle yapmalarını tembihlemişti. Ancak Yûşâ bin Nûn ve Kâlib bin Yuhne’nin dışındakiler, durumu kavimlerine anlattılar. İsrâîloğulları da harbetmekten kaçındı:

(Mûsâ şöyle dedi:)

«–Ey kavmim! Allâh’ın size (vatan olarak) yazdığı mukaddes toprağa girin ve arkanıza dönmeyin, yoksa hüsrâna uğramış kimseler olarak dönersiniz!»

Onlar:

«–Yâ Mûsâ! Orada zorba bir toplum var! Onlar oradan çıkmadıkça, biz oraya aslâ girmeyeceğiz. Eğer oradan çıkarlarsa, biz de hemen gireriz.» diye cevap verdiler.” (el-Mâide, 21-22)

“Korkanların içinden Allâh’ın kendilerine lutufta bulunduğu iki kişi şöyle dedi:

«–Onların üzerine kapıdan girin; oraya bir girdiniz mi, artık zaferi kesinlikle kazanmış olursunuz. Eğer mü’minler iseniz, ancak Allâh’a güvenin.»” (el-Mâide, 23)

(Nankör İsrâîl kavmi ise):

«–Ey Mûsâ! Onlar orada bulundukları müddetçe, biz oraya aslâ girmeyiz; şu durumda Sen ve Rabbin, gidin savaşın! Biz burada oturacağız!» dediler.” (el-Mâide, 24)

Çünkü Firavun’un zulmünden kurtulduktan sonra o kötü günleri unutan İsrâîloğulları, dünyâ nîmetlerine kavuşmuş ve rahata alışmışlardı. Dünyevî istek ve arzularını artırmışlar, Hazret-i Mûsâ’dan kudret helvâsı ve bıldırcın eti istemişlerdi. Bu nîmetler, kendilerine her gün bahşedildi. Bunlara ilâveten Mûsâ -aleyhisselâm- asâsı ile taşa vurmuş oradan da oniki pınar fışkırmıştı.

Cenâb-ı Hak buyurur:

“Ve sizi bulutla gölgeledik; size kudret helvası ve bıldırcın gönderdik: «Verdiğimiz güzel nîmetlerden yeyiniz!» (dedik). Hakîkatte onlar, Biz’e değil, sâdece kendilerine nankörlük ediyorlardı.” (el-Bakara, 57)

“Mûsâ (çölde) kavmi için su istemişti de Biz O’na:

«–Değneğinle taşa vur!» demiştik. Derhal (taştan) oniki pınar fışkırdı. Her bölük içiceği kaynağı bildi. (Onlara):

«Allâh’ın rızkından yeyin, için, sakın yeryüzünde bozgunculuk etmeyin!» dedik.” (el-Bakara, 60)

“Biz İsrâîloğulları’nı oymaklar hâlinde oniki kabîleye ayırdık. Kavmi kendisinden su isteyince, Mûsâ’ya: «–Asânı taşa vur!» diye vahyettik. Derhal ondan oniki pınar fışkırdı. Her kabîle içeceği yeri belledi. Sonra üzerlerine bulutla gölge yaptık; onlara kudret helvası ve bıldırcın eti indirdik. (Onlara dedik ki):

«Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden yiyin!» Ama onlar (emirlerimizi dinlememekle) Biz’e değil, kendilerine zulmediyorlardı.” (el-A’râf, 160)

“Ey İsrâîloğulları! Sizi düşmanınızdan kurtardık! Tûr’un sağ tarafına (gelmeniz için) size vâde tanıdık ve size kudret helvası ile bıldırcın eti lutfettik.

Size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyiniz; bu hususta taşkınlık ve nankörlük de etmeyiniz; sonra sizi gazabım çarpar! Her kimi gazabım çarparsa, hakîkaten o, yıkılıp gitmiştir.

Şu da muhakkak ki Ben, tevbe eden, inanan ve sâlih amel işleyen, sonra doğru yoldan giden kimseyi bağışlarım.” (Tâhâ, 80-82)

İsrâîloğulları ise, isteği bitmeyen, şükürsüz ve sabırsız bir kavim oldukları için yine peygamberlerine yük olmakta devâm edip nankörlük ediyorlardı. Nitekim aşağıdaki âyet-i kerîme, bu kavmin nankörlüğünü açık bir şekilde sergiler:

“Hani siz (verilen nîmetlere karşılık):

«–Ey Mûsâ! Bir tek yemekle yetinemeyiz; bizim için Rabbine duâ et de yerin bitirdiği şeylerden; sebzesinden, hıyarından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından bize çıkarsın!» dediniz.

Mûsâ ise:

«–Daha hayırlı olanı daha değersiz bir şey ile değiştirmek mi istiyorsunuz? O hâlde şehre inin! Zîrâ istedikleriniz sizin için orada var!» dedi.

İşte (bu hâdiseden sonra) üzerlerine aşağılık ve yoksulluk damgası vuruldu. Allâh’ın gazabına uğradılar. Bu musîbetler (onların başına), Allâh’ın âyetlerini inkâra devâm etmeleri, haksız olarak peygamberleri öldürmeleri sebebiyle geldi. Bunların hepsi, sâdece isyanları ve taşkınlıkları sebebiyledir.” (el-Bakara, 61)

(Nihâyet) Mûsâ:

«–Rabbim! Ben kendimden ve kardeşimden başkasına hâkim olamıyorum; bizimle, bu yoldan çıkmış toplumun arasını ayır!» dedi.

Allâh:

«–Öyleyse orası (Arz-ı Mukaddes) onlara kırk yıl yasaklanmıştır; (bu müddet içinde) yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar. Artık Sen, fâsık toplum için üzülme!» dedi.” (el-Mâide, 25-26)

“And olsun ki Allâh, İsrâîloğulları’ndan söz almıştı. (Kefil olarak) içlerinden oniki de temsilci göndermiştik. Allâh onlara şöyle demişti:

«–Ben sizinle berâberim. Eğer namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, peygamberlerime inanır, onları desteklerseniz ve Allâh’a güzel borç verirseniz (ihtiyâcı olanlara Allâh rızâsı için fâizsiz borç verirseniz), and olsun ki sizin günâhlarınızı örterim ve sizi, zemîninden ırmaklar akan cennetlere koyarım. Bundan sonra kim inkâr yolunu tutarsa, doğru yoldan sapmış olur.»” (el-Mâide, 12)

Fakat Benî İsrâîl kavmi, Allâh’ın kendilerine bahşettiği nîmetlere nankörlük ediyor ve ülü’l-azm peygamberlerin üçüncüsü olan Hazret-i Mûsâ’ya tavır koymaya devâm ediyorlardı. Hattâ peygamberlerine:

“–Sen Rabbinle beraber savaşa git; harbet ve kazan! Ondan sonra biz de Sen’in ardından geliriz!” diyecek kadar küstahlaşmışlardı.

Bu sebeple Cenâb-ı Hak, onları kırk sene boyunca sıkıcı ve dar bir yer olan Tih Sahrası’nda kalmaya mahkûm etti.

Bu mekândan ne zaman çıkmaya çalışsalar, dönüp dolaşıp yine aynı dâirenin içine giriyorlardı. Tâ ki, yeni bir nesil yetişti…

Nihâyet, bu îmânlı ve zinde nesil ile, oradaki zorba kavme gâlip gelinip Arz-ı Mev’ûd’a girildi. Artık Şeria Nehri’nin doğu kıyısındaki yerler ele geçirilmiş ve Arz-ı Mev’ûd’a yerleşilmişti. Böylece Mûsâ -aleyhisselâm-’ın va’di yerine geldi.

TEVRAT NASIL İNDİRİLDİ?

Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-, İsrâîloğulları ile birlikte Mısır’dan çıkıp düşmandan kurtulunca ümmetine, Allâh katından bir Kitâb getireceğini söylemişti.

Hârûn -aleyhisselâm-’ı yerine vekil bıraktı:

“–Sen bunların yanlış işlerini ıslâh et! Ben, Allâh’ın emri ile Tûr Dağı’na gidiyorum. Orada otuz gün oruç tutacağım. Allâh’tan nâzil olacak yeni bir Kitâb ile döneceğim!” dedi.

Ancak nankör kavmi:

“–Yanında bizden şâhidler olmasını isteriz, yâ Mûsâ!” dediler.

Yetmiş kişi seçtiler. Hep birlikte Tûr’a gidildi.

Mûsâ -aleyhisselâm-, va’dedilen Kitâb’ı Cenâb-ı Hak’tan niyâz etti. Hak Teâlâ da, O’na otuz gün oruç tutmasını emretti. Bu, Zilkâde’nin otuz günüdür. Sonra Zilhicce’nin ilk on günü ile de bu oruç, kırk güne tamamlandı. Ve Hazret-i Mûsâ’ya Kitâb verilerek, kendisine kavmini doğru yola eriştirme vazîfesi tevdî edildi.

Allâh Teâlâ buyurur:

“Otuz gece (Bana ibâdet etmesi için) Mûsâ ile vaadleştik ve O’na on gece daha ilâve ettik; böylece Rabbinin mîkâtı (tâyin ettiği vakit) tam kırk gece oldu…” (el-A’râf, 142)

Hazret-i Mûsâ, bu vazîfenin gerektirdiği kemâli kazanmayı sağlayacak oruç, zühd, ibâdet, duâ, murâkabe, iç arınma ve tefekkür için kırk günlüğüne Tûr-i Sînâ’ya dâvet edilmişti. Zîrâ Mûsâ -aleyhisselâm-, bu kırk gece içinde Rabbi ile mülâkâta hazırlanacaktı. O, göklerin sessizliğine dalmak ve yerlerin meşgalelerinden uzaklaşmak; nihâyet enginlerde yüce Yaratıcı’ya ulaşarak mânâ ummânına dalmak için, Tûr-i Sînâ’da, sâir insanlardan ayrı bir hayat sürdü. Çünkü rûhunu arındırıp aydınlatması ve ona letâfet kazandırması için buna ihtiyaç vardı.

Öyle anlaşılıyor ki, ilk otuz gün oruç vs. ibâdetlerle bir tehzîb, tezkiye ve riyâzât olmuş; sonraki on günde de Tevrât’ın nüzûlü ve Allâh ile mükâleme (konuşma) vukû bulmuştur. Yâni Mûsâ -aleyhisselâm- bu kırk günlük zaman diliminde, Allâh Teâlâ ile konuşabilecek yüce bir mânevî seviyeye yükselmiştir.

Ayrıca âyet-i kerîmede kırk gün değil de, kırk gece denmesi, aylar geceden başladığı için gün ile değil, gece ile sayılmasındandır. Dolayısıyla gündüzler de buna dâhildir. Ayrıca gecenin gündüze nisbetle daha değişik husûsiyetleri vardır. Pek çok ilâhî tecellî geceleri vukû bulmuştur. Kur’ân-ı Kerîm’in, Levh-i Mahfûz’dan dünyâ semâsına gece indirilmesi, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Mîrâc’a gece çıkması gibi…

Mûsâ -aleyhisselâm-’ın Tûr-i Sînâ’da kırk gece kalmasında şu işâretler vardır:

Ehlullâhın büyük bir tecellî sabahına ermeleri için geceler gibi karanlık ıztırap saatleri ile çile doldurmaları lâzımdır. İlâhî feyiz ve bereket, umûmiyetle geceleri vâkî olur ve bütün muvaffâkıyet sabahları, ıztıraplı gecelerin seherlerini tâkib eder.

Mûsâ -aleyhisselâm-’ın bu çilesinde kırk gün, sanki ilk otuz günüyle bütün bir gece; sonraki on gün de, o gecenin seheri mesâbesindeydi. Nitekim, bu seherin fecr-i sâdık saatlerini andıran son demlerinde Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-, Allâh Teâlâ ile konuşma mazhariyetine erişmiş ve pek çok ilâhî tecellîyi müşâhede etmiştir.

Mûsâ -aleyhisselâm-, Tûr Dağı’nda hiç ara vermeden savm-ı visâl olarak otuz gün oruç tuttu; ne acıktı, ne de susadı!.. Fakat Hızır’la buluşmak üzere sefer etmesi emredildiğinde henüz yarım gün geçmeden sabrı kesildi ve acıktı. Arkadaşına:

“–Yiyeceğimizi getir, yiyelim!” dedi.

Çünkü O’nun Hızır’a gidişi bir imtihan sebebiyle idi. İmtihan üzerine iptilâ eklendi. Mahlûkun yolundaki seferde yarım günde acıktı. Fakat Tûr’da bulunması ve Allâh’a sefer etmesi ise, bir likâ (kavuşma) seferi ve Hak Teâlâ ile sohbet mâhiyetinde olduğundan, bulunduğu yerin heybeti, O’na yemeyi ve içmeyi unutturmuş, kendisini Allâh’tan başka her şeyden alıkoymuştu.

Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’a Allâh -celle celâlühû- ile konuşması sebebiyle “Kelîmullâh” denmiştir. Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-, Cenâb-ı Hak’la dil gibi bir âlet ile değil, zamansız ve cihetsiz olarak O’nun ezeldeki “Kelâm” sıfatıyla konuştu. Allâh’ın sıfatlarından hiçbiri yaratılanların sıfatlarına benzemez. O Alîm’dir, yâni her şeyi bilir; ancak bu bilme, bizim bilmemiz gibi değildir. Kudret sâhibidir; o da bizim kudretimiz gibi değildir. O konuşur, fakat bizim konuşmamız gibi değil!.. Biz dil gibi bir âlet ve harflerle konuşuruz. Allâh -celle celâlühû- bundan münezzehtir. Harfler mahlûktur. Allâh’ın kelâmı ise, mahlûk değildir; harfsiz ve âletsizdir. Nitekim Mûsâ -aleyhisselâm-, Allâh -celle celâlühû- ile konuşurken, yanındaki 70 kişi ve Cebrâîl -aleyhisselâm- bu konuşmayı fark ve idrâk edemediler…

Kelîmullâh Mûsâ bin İmrân -aleyhisselâm-’a mânevî âlemden birçok manzara müşâhede etti. Bunlar, O’nun arzusuyla olmuş da değildi. Rivâyete göre keyfiyeti bizlere meçhûl olan dörtbin yüzyirmi kelime ve ayrıca ondört kelime, O’na vâsıtasız olarak takdîm edildi. Her bir kelimenin gelişinde Hazret-i Mûsâ, büyük sarsıntılar geçirdi. O’nun vücûdu ve tabîatı, bu kelimelerin gelişi sebebiyle büyük değişikliğe uğradı.

Bu mukâleme ile alâkalı olarak âyet-i kerîmede:

“…Allâh, Mûsâ’ya mutlak olarak konuştu.” (en-Nisâ, 164) buyrulmaktadır.

Allâh Teâlâ, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın gönlünü teskîn ve tesellî etmek için binlerce hitâb gönderdi ki, nîmetleriyle gönlü bir nebze rahatlayıp huzur olsun!.. Çünkü Mûsâ -aleyhisselâm-, beşerî fırtınalar ve kasırgalarla dolu bir hayat yaşamış, azgın ve materyalist bir kavim olan Benî İsrâîl’e şerîat ikâme etmek üzere gönderilmiş bir peygamberdi…

ALTIN BUZAĞI HİKAYESİ

İsrâîloğulları, Mûsâ -aleyhisselâm- ile birlikte Kızıldeniz’den geçtikten sonra, sığırbaşı şeklinde putlara tapan bir kabîleye rastlamışlardı. Hazret-i Mûsâ’ya:

“–Sen de bize böyle bir ilâh yap da, ona ibâdet edelim!” demişlerdi.

Mûsâ -aleyhisselâm- ise, kendilerine nasîhat etmiş ve bunun büyük bir şirk olduğunu bildirmişti. Onlar da pişman olup tevbe etmişlerdi.

Ancak Mûsâ -aleyhisselâm-, Hârûn -aleyhisselâm-’ı kendi yerine vekîl bırakıp Tûr Dağı’na gittikten sonra, onlara karşı îmansızlığını gizleyen Sâmirî isimli nankör bir yahûdî, Hazret-i Mûsâ’nın yokluğunu fırsat bilerek halktan altın topladı ve bir buzağı yaptı. Sonra da:

“–Bu Mûsâ’nın ilâhıdır! Fakat Mûsâ, tanrısını unuttu!” deyip halktan buzağıya tapmalarını istedi.

Sâmirî, sanatkâr bir kimseydi. Buzağıyı öyle ustalıkla yapmıştı ki, içine rüzgâr girdiğinde canlıymış gibi böğürüyordu. Bunu buzağıda açtığı deliklerle sağlamıştı ve rüzgârın şiddetine göre kaval gibi sesler çıkıyordu. Ardında da Sâmirî:

“–Bakın ilâhınız sizinle konuşuyor!” diyordu.

Böylece Sâmirî, onun tanrı olduğunu halka telkîn ederek, bir kısım İsrâîloğulları’nı hak dinden uzaklaştırdı. Hârûn -aleyhisselâm- kendilerine ısrarla îkazda bulundu, fakat dinlemediler.

Bu hâl, âyet-i kerîmelerde şöyle beyan buyrulur:

“Hakîkaten Hârûn, onlara daha önce:

«–Ey kavmim! Siz bunun yüzünden sâdece fitneye uğradınız. Sizin Rabbiniz şüphesiz çok merhametli olan Allâh’tır. Şu hâlde bana uyunuz ve emrime itâat ediniz!» demişti.” (Tâhâ, 90)

“Onlar:

«–Biz, Mûsâ aramıza dönünceye kadar buna tapmaktan aslâ vazgeçmeyeceğiz!» dediler.” (Tâhâ, 91)

(O sırada Tûr’da bulunan Hazret-i Mûsâ’ya) Allâh buyurdu:

«–Sen’den sonra Biz, kavmini (Hârûn ile kalan İsrâîloğulları’nı) imtihân ettik ve Sâmirî onları yoldan çıkardı.»” (Tâhâ, 85)

(Tûr’a giden) Mûsâ’nın arkasından kavmi, zînet takımlarından, böğürebilen bir buzağı heykeli (yaparak onu tanrı) edindiler. Görmediler mi ki, o, kendileriyle ne konuşuyor, ne de onlara yol gösteriyor? (Acziyetine rağmen) onu (tanrı olarak) benimsediler ve zâlimler oldular.” (el-A’râf, 148)

“Mûsâ, kızgın ve üzgün bir hâlde kavmine dönünce:

«–Benden sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız! Rabbinizin emrini (beklemeyip) acele mi ettiniz?» dedi.

Tevrât levhalarını yere attı ve kardeşi (Hârûn’un) başını tutup kendine doğru çekmeye başladı. (Kardeşi):

«–Anam oğlu! Bu kavim, beni cidden zayıf gördüler ve nerede ise beni öldüreceklerdi. Sen de düşmanları bana güldürme ve beni bu zâlim kavimle beraber tutma!» dedi.” (el-A’râf, 150)

(Mûsâ):

«–Ey Hârûn! Sana ne engel oldu da, bunların dalâlete düştüklerini gördüğün vakit benim yolumu tâkip etmedin? Emrime âsî mi oldun?» dedi.

(Hârûn):

«–Ey annemin oğlu! Saçımı sakalımı çekme! Ben Sen’in: “İsrâîloğulları’nın arasına ayrılık düşürdün; sözümü tutmadın!” demenden korktum.» dedi.” (Tâhâ, 92-94)

Hazret-i Mûsâ ile Hazret-i Hârûn, ana-baba bir kardeştirler. Durum böyle olduğu hâlde, Hârûn -aleyhisselâm-’ın “anam oğlu” demesinin sebebi, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın merhametini celbetmek içindi. Zîrâ ana, hem baba ve kardeşten daha şefkatliydi, hem de onların anneleri, Allâh’a îmân etmiş ve oğullarının sevgi ve hürmetlerini kazanmış sâliha bir anneydi.

(Mûsâ da:) «–Ey Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla! Bizi rahmetine kabûl et! Zîrâ Sen, merhametlilerin en merhametlisisin!» dedi.” (el-A’râf, 151)

(Sonra) Mûsâ, öfkeli ve üzüntülü olarak kavmine döndü:

«–Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmamış mıydı? Şu hâlde size zaman mı çok uzun geldi, yoksa üstünüze Rabbinizin gazabının inmesini mi istediniz ki, bana olan va’dinizden döndünüz!» dedi.” (Tâhâ, 86)

“Dediler ki:

«–(Yâ Mûsâ!) Biz sana olan va’dimizden, kendi kudret ve irâdemizle dönmedik. Fakat biz, o kavmin (Mısırlıların) zînet eşyâsından bir takım ağırlıklar yüklenmiş, sonra da onları atmıştık; aynı şekilde Sâmirî de atmıştı.»

(Sâmirî’nin telkîni ile zînetleri eritmek ve buzağı yapmak için ateşe attılar.)

Bu adam, onlar için böğürebilen bir buzağı heykeli îcâd etti. Bunun üzerine:

«–İşte bu, sizin de, Mûsâ’nın da tanrısıdır, fakat onu unuttu.» dediler.” (Tâhâ, 87-88)

Hazret-i Mûsâ, onlardan bu çirkin işlerinden dolayı tevbe etmelerini istedi. Tevbe şartının da, çok pişman olmak ve ölüm olduğunu bildirdi. Onlar da:

“–Sabrederiz!” dediler ve hükmü beklediler.

“Mûsâ kavmine dedi ki:

«–Ey kavmim! Şüphesiz siz, buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize kötülük ettiniz. Onun için Yaratanınıza tevbe edin ve nefslerinizi öldürün! Öyle yapmanız, Yaratıcınızın katında sizin için daha iyidir. Böylece Allâh tevbenizi kabûl etmiş olur. Çünkü acıyıp tevbeleri kabûl eden ancak O’dur.” (el-Bakara, 54)

Öldürecek olanlar, öldürüleceklerin başında ellerinde birer kılıç olduğu hâlde beklemeye başladılar. Her puta tapanın ardında, emir gelince onun boynunu vurmak üzere bir kişi vazîfelendirilmişti. Hattâ bunların içinde birbirlerine akrabâ olanlar dahî vardı:

“Pişmân olup da kendilerinin gerçekten sapmış olduklarını görünce:

«–Eğer Rabbimiz bize acımaz ve bağışlamazsa, mutlakâ ziyâna uğrayanlardan olacağız!» dediler.” (el-A’râf, 149)

Bunun üzerine Hazret-i Mûsâ ve Hazret-i Hârûn, şefkatlerinden dolayı ağlayarak duâ ettiler. Âyet indi ve tevbeleri kabûl oldu:

“Kötülükler yaptıktan sonra ardından tevbe edip de îmân edenlere gelince, şüphesiz ki o (tevbe ve îmândan) sonra, Rabbin, elbette bağışlayan ve merhamet edendir.” (el-A’râf, 153)

Ve Allâh Teâlâ, şöyle buyurdu:

“O davranışlarınızdan sonra (akıllanıp) şükredersiniz diye sizi affettik.” (el-Bakara, 52)

Bundan sonra Mûsâ -aleyhisselâm- Sâmirî’ye döndü:

“«–Ya senin zorun neydi, ey Sâmirî?!» dedi.

O da:

«–Ben, onların görmediklerini gördüm. Zîrâ, o elçinin izinden bir avuç (toprak) alıp onu (erimiş mücevherâtın içine) attım. Bunu böyle, nefsim bana hoş gösterdi.» dedi.” (Tâhâ, 95-96)

Müfessirlere göre, Sâmirî’nin, halkın görmeyip de kendisinin gördüğünü ve izinden bir avuç toprak aldığını iddiâ ettiği elçi, Hazret-i Mûsâ’nın huzûruna gelen Cebrâîl’di. Sâmirî, onun atının bastığı yerlerin yeşerdiğini görmüş, izinin toprağından bir avuç alıp altınları erittiği ateşe atmıştı.

“Mûsâ:

«–Çekil git! Artık sen, hayâtın boyunca: “Bana dokunmayın!” diyeceksin. Ayrıca senin için, kurtulamayacağın bir cezâ günü var. Tapmakta olduğun tanrına da bak! Yemîn ederim, biz onu yakacağız; sonra da onu parça parça edip denize savuracağız!» dedi.” (Tâhâ, 97)

Rivâyete göre, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın âyet-i kerîmedeki bedduâsından sonra Sâmirî, hakîkaten ağır ve bulaşıcı bir hastalığa yakalandı ve ömrü boyunca insanlardan uzak durmak zorunda kaldı.

“Buzağıyı tanrı edinenler var ya, işte onlara mutlakâ Rabblerinden bir gazap ve dünyâ hayâtında bir alçaklık erişecektir. Biz iftirâcıları böyle cezâlandırırız.” (el-A’râf, 152)

“Mûsâ’nın öfkesi dinince levhaları aldı. Onlardaki yazıda Rablerinden korkanlar için hidâyet ve rahmet (haberi) vardı.” (el-A’râf, 154)

Allâh Teâlâ, Mûsâ -aleyhisselâm-’a buzağıya taptıkları için pişmân olan İsrâîloğulları’nı temsîlen yetmiş kişi seçerek huzûruna getirmesini ve hep beraber tevbe etmelerini istemişti.

Hazret-i Mûsâ, emr-i ilâhî mûcibince yetmiş kişi ile Tûr’a gitti. Fakat nankör kavim, Allâh’ı görmek isteme cür’etinde bulundu. Bunun üzerine orada şiddetli bir deprem oldu ve bayılıp düştüler. Sonunda Hazret-i Mûsâ, Allâh’a yalvardı da bu âfet kaldırıldı.

Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:

“Bir zamanlar:

«–Ey Mûsâ! Biz Allâh’ı açıkça görmedikçe aslâ Sana inanmayız!» demiştiniz de, bakıp durduğunuz hâlde hemen sizi yıldırım çarpmıştı. Sonra ölümünüzün ardından sizi dirilttik ki, şükredesiniz!” (el-Bakara, 55-56)

“Mûsâ, tâyin ettiğimiz vakit için kavminden yetmiş adam seçmişti. Onları o müthiş deprem yakalayınca, Mûsâ dedi ki:

«–Ey Rabbim! Dileseydin, onları da beni de daha evvel helâk ederdin. İçimizden birtakım beyinsizlerin işlediği (günah) yüzünden hepimizi helâk mi edeceksin? Bu iş, Sen’in imtihânından başka bir şey değildir! Onunla, dilediğini saptırırsın, dilediğini de doğru yola iletirsin. Sen bizim sâhibimizsin, bizi bağışla ve bize acı! Sen affedenlerin en hayırlısısın!»” (el-A’râf, 155)

Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-, duâsına şöyle devâm etti:

“Ve bize hem bu dünyâda bir iyilik yaz, hem de âhirette. Biz gerçekten de tevbe edip Sen’in hidâyetine yöneldik…” (el-A’râf, 156)

“…(Allâh Teâlâ cevâben) buyurdu ki:

«–Azâbım vardır ki, onu dilediğime isâbet ettiririm; rahmetim de vardır ki, o her şeyi kaplamış ve kuşatmıştır. Onu da müttakîlere, zekâtını verenlere ve âyetlerimize inananlara mahsus kılacağım. Onlar ki, o ümmî peygambere (Hazret-i Muhammed’e) tâbî olurlar, yanlarındaki Tevrât ve İncîl’de yazılmış bulacakları o peygambere uyup, O’nun izinden giderler ki, O, onlara iyiyi emreder ve kötülüklerden alıkoyar, temiz ve hoş şeyleri kendilerine helâl kılar, murdar ve kötü şeyleri de üzerlerine haram kılar, sırtlarından ağır yükleri indirir, üzerlerindeki bağları ve zincirleri kırar atar. İşte o vakit O’na îmân eden, O’na kuvvetle hürmet gösteren, O’na yardımcı olan ve O’nun peygamberliği ile birlikte indirilen nûru izleyen kimseler var ya, işte asıl murâda eren kurtulmuşlar onlardır.»” (el-A’râf, 156-157)

HZ. MUSA VE İNEĞİN KURBAN EDİLME HİKAYESİ

İsrâîloğulları’ndan Âmil isminde çok zengin birisi ölü olarak bulundu. Öldüren, amcasının oğluydu. Sebepleri husûsunda şu rivâyetler vardır:

  1. Onu, çok fakir ve cimri olan amcasının oğlu, servetine hased ederek öldürmüştü.
  2. Âmil, bir kadınla evlenmiş, amcasının oğlu da o kadını almak için onu öldürmüştü.

Kâtil, onun ölüsünü iki köy arasına bıraktı. Tâ ki onlar, birbirlerine hasım olsunlar…

Halk, Hazret-i Mûsâ’ya mürâcaat edip kâtilin bulunmasını ve kısâs yapılmasını istediler. Mûsâ -aleyhisselâm-, kâtilin kim olduğu meselesinde tereddütte kaldı ve bir netîceye varamadı. Bunun üzerine Allâh’a duâ etti. Allâh Teâlâ da, bir inek kurban etmelerini emretti. Benî İsrâîl, Mûsâ -aleyhisselâm-’a:

“–Kâtil ile inek kesilmesi arasında ne alâka var?! Sen bizimle alay mı ediyorsun?” dediler. Hâlbuki bu îtirazlarıyla, farkında olmaksızın, Hakk’ın emrine olan teslîmiyetsizliklerinden imtihan vermeye başladılar.

Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- onlara:

“–Ben Rabbimin emrini bildiriyorum!” dedi.

Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Mûsâ kavmine:

«–Allâh size bir sığır kesmenizi emrediyor!» deyince:

«–Bizimle alay mı ediyorsun?» demişlerdi.

O da:

«–Câhillerden olmaktan Allâh’a sığınırım!» diye cevap vermişti.

(Bunun üzerine kavmi):

«–(O hâlde) bizim adımıza Rabbine duâ et; bize, onun ne olduğunu açıklasın!» dediler.

Mûsâ:

«–Allâh buyuruyor ki: O, ne yaşlı, ne de körpe; ikisi arası bir inektir. Size emredileni hemen yapın!» dedi.

Bu defâ:

«–Bizim için Rabbine duâ et; bize, onun rengini açıklasın!» dediler.

(Mûsâ):

«–O buyuruyor ki: Sarı renkli, parlak tüylü, bakanların içini ferahlatan bir inektir.» dedi.” (el-Bakara, 67-69)

Yahûdîler, bu evsafta bir ineği, yetîmi olan bir kadında buldular. Kadın, kendisinin geçim kaynağı olduğu için ineğini satmak istemiyordu. Bu sebeple 1000 akçe istedi.

Mûsâ -aleyhisselâm-’ın:

“–Kadının istediği miktarı verin ve sığırı alın!” demesi üzerine İsrâîloğulları bin akçeye râzı oldular. Fakat bu sefer kadın, ücreti 2000 akçeye çıkardı.

Kavmi, ücreti çok yüksek bulduklarından bu sığırı almak istemedi ve tekrar Mûsâ -aleyhisselâm-’a mürâcaat edip:

“«–(Ey Mûsâ!) Bizim için, Rabbine duâ et de; onun nasıl bir sığır olduğunu açıklasın! Nasıl bir inek keseceğimizi anlayamadık. Biz, inşâallâh emredileni yapma yolunu buluruz!» dediler.

(Mûsâ) dedi ki:

«–Allâh şöyle buyuruyor: O (sığır), henüz boyunduruk altına alınmayan, yer sürmeyen, ekin sulamayan, serbest dolaşan (salma), renginde hiç alacası bulunmayan bir inektir.»

(Bu sefer İsrâîloğulları):

«–İşte şimdi hakîkati getirdin!» dediler ve bunun üzerine (onu bulup) kestiler, ama az kalsın kesmeyeceklerdi.” (el-Bakara, 70-71)

Az daha kesmeyeceklerdi, çünkü bu târifler de yine yetîmi olan kadının sığırını işâret etmekteydi. Üstelik kadın, ücreti iyice artırmış 10.000 akçeye yükseltmişti. Daha sonra da:

“–Hayvanı alacaksanız, onu kesersiniz ve derisini tulum yapıp içini altın ile doldurur bana verirsiniz! Ancak bu şekilde onu size satabilirim.” demişti.

Benî İsrâîl, tekrar Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’a mürâcaat etti. O da:

“–Ne pahasına olursa olsun, alın!” dedi.

Bunun üzerine kavmi:

“–Öyleyse şimdi alalım, emir yerine gelsin; yoksa sonra ödeyemeyiz.” dediler. Nihâyet ineği aldılar.

Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:

“Hani siz bir adam öldürmüştünüz de, onun hakkında birbirinizle atışmıştınız. Hâlbuki Allâh, gizlemekte olduğunuzu ortaya çıkaracaktır.” (el-Bakara, 72)

Fakat Benî İsrâîl bu sefer de ineğin ücretini ödemiyorlardı. Hazret-i Mûsâ:

“–Ücretini ödemezseniz, ölü dirilmez!” buyurdu.

Onlar da, çâresiz ineğin derisini tulum yapıp içini de altınla doldurarak kadına verdiler.

“«–Haydi, şimdi (öldürülen) adama, (kesilen ineğin) bir parçasıyla vurun!» dedik. Böylece Allâh, ölüleri diriltir ve düşünesiniz diye size âyetlerini (peygamberine verdiği mûcizelerini) gösterir.” (el-Bakara, 73)

Âyet-i kerîmede “Kesilen ineğin bir parçasıyla ölüye vurun!” denilmesi, hâdiseye dikkatleri daha çok çekmek içindir. Bunun için böyle bir merâsim yapılmış ve akabinde mûcize gerçekleşmiştir. Yoksa elbette ki Allâh Teâlâ, hiçbir sebep olmadan da kudreti ile ölüleri diriltmeye kâdirdir.

Nihâyet hayvanın dilini ölüye dokundurduklarında ölü, kanlar içinde kalktı. Hakîkati anlattı:

“–Beni amcaoğullarım öldürdü. Filân ve filân…” deyip isimlerini de bildirdikten sonra tekrar öldü.

Bu cinâyeti işleyen iki gence derhal kısâs tatbîk edildi.

HZ MÛSÂ VE HIZIR ALEYHİSSELAM’IN YOLCULUĞU

Hz Mûsâ ve Hızır Aleyhisselam’ın yolculuğunu okumak için tıklayınız…

MÛSÂ -ALEYHISSELÂM-’IN CENNETTEKI KOMŞUSU

Hz. Mûsâ aleyhisselâm’ın cennetteki komşusu yazısı için tıklayınız…

PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN MÎRÂC’DA HAZRET-İ MÛSÂ İLE GÖRÜŞMESİ

Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Mîrâc’da Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- ile birkaç defâ görüşmüştür. Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Allâh Teâlâ’nın huzûrundan elli vakit namaz ile ayrılınca Mûsâ -aleyhisselâm- O’na:

“–Ben, Sen’den evvel İsrâîloğulları’nda tecrübe ettim. Elli vakte Sen’in ümmetin de güç yetiremez!” diyerek Cenâb-ı Hak’tan elli vaktin azaltılması talebinde bulunmasını tavsiye etti.

Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- tarafından Allâh Teâlâ’ya beş defa mürâcaat vâkî oldu ve namaz, her seferinde biraz tenkîs edilerek beş vakte indirildi.[10]

Bu hâdisedeki hikmetlerin en mühimi, geçmişlerin tecrübelerinden istifâde etmek gerektiğidir.

MÛSÂ -ALEYHİSSELÂM-’IN FEZÂİLİ, ŞEMÂİLİ VE SIFATLARI

Allâh Teâlâ O’nun hakkında şöyle buyurmuştur:

“Ey îmân edenler! Sizler, Mûsâ’ya eziyet edenler gibi olmayın. Allâh O’nu, onların söylediklerinden temize çıkardı. O, Allâh katında şerefli ve mevkî sâhibi bir kimse idi.” (el-Ahzâb, 69)

Mûsâ -aleyhisselâm- Allâh indinde çok şerefli ve kıymetli bir peygamberdir. Bunun tezâhürlerinden biri şudur:

O, kardeşi Hârûn’la alâkalı olarak Allâh katında şefaatte bulunmuş ve O’nu kendisine vezir yapmasını istemiştir. Allâh Teâlâ da duâsına icâbet etmiş, O’na istediğini vererek kardeşi Hârûn’u nebî kılmıştır.

Nitekim âyet-i kerîmede:

“O’na rahmetimizden kardeşi Hârûn’u nebî olarak verdik.” (Meryem, 53)

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de:

“Mûsâ -aleyhisselâm- çok hayâlı, çok örtünen ve bu sebeple cildinden en küçük bir yer dahî gözükmeyen bir kimse idi…” (Buhârî, Enbiyâ, 28) buyurmuştur.

Abdullâh bin Ömer -radıyallâhu anh-’dan rivâyet olunduğuna göre Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir taksîmâtta bulunmuştu. Adamın biri:

“–Bu, Allâh’ın rızâsının gözetilmediği bir taksîmât oldu!” dedi.

Gelip durumu Peygamber Efendimize haber verince öyle gazaplandılar ki öfkesi yüzünden belli oldu. Sonra şöyle buyurdu:

“–Allâh Mûsâ’ya rahmet eylesin, O’na bundan daha çok eziyet edildi de sabretti.” (Buhârî, Enbiyâ, 28)

Allâh Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’a ve kıssasına geniş yer vermiş ve pek çok yerde O’nunla Peygamber Efendimizi ve Tevrât ile Kur’ân-ı Kerîm’i yan yana zikretmiştir.

PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V) HZ. MUSA  HAKKINDA BİLGİ VERİYOR

Mûsâ -aleyhisselâm-’ın şemâili hakkında da İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ-’dan rivâyete göre Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Îsâ bin Meryem, Mûsâ ve İbrâhîm’i gördüm. Îsâ kırmızı renkli, kıvırcık saçlı ve sadrı geniş idi. Mûsâ ise iri cüsseli ve düz saçlı idi.”

Ashâb-ı kirâm, İbrâhîm -aleyhisselâm-’ı sorunca, -aleyhissalâtü vesselâm- Efendimiz, kendilerini kastederek:

“Arkadaşınıza bakınız.” buyurdu. (Ahmed bin Hanbel, Müsned, I, 296)

  • Hz. Musa’nın Vefatı

Mûsâ -aleyhisselâm-’ın vefâtı husûsunda muhtelif rivâyetler bulunmaktadır. Fakat en meşhur rivâyete göre, yüzyirmi yaşında vefât etmiş ve Kudüs civârında defnedilmiştir. Aleyhisselâm!..

Dipnotlar:

[1] Firavun, İsrâîloğullarını köle olarak kullandığı ve ağır işlerde onlardan istifâde ettiği için yeni doğan erkek çocuklarını bir sene keser, bir sene kesmezdi. Hârûn -aleyhisselâm- da işte bu kesilmeyen senede dünyâya gelmişti.

[2] Fahr-i Râzî’nin beyânına göre, Mûsâ -aleyhisselâm- Kıptîyi öldürmeye kasdetmemişti. Diğer taraftan Kıptî bir müşrikti. Bu sebeple kısas lâzım gelmezdi. Aynı zamanda bu hâdise sehven meydana geldiği için de kısâs söz konusu olamazdı.

[3] İşârî tefsîr, âyetlerin zâhir mânâlarının ötesinde ifâde ettikleri ince mânâları ortaya çıkarmak demektir. İşârî tefsirde üç vasfın bulunması şarttır.

  1. Zâhirî mânâyı muhâfaza,
  2. İşâret edilen mânâya delil teşkil edecek mazmunların (bir takım sembollerin) olması,
  3. Yapılan açıklamanın, Kitâb ve Sünnet muhtevâsı içinde olması.

[4] Cenâb-ı Hakk’ın kalben ve muhabbetle bilinmesi.

[5] Daha önce de ifâde edildiği gibi, Mûsâ -aleyhisselâm- Kıptîye öldürmek kastıyla değil, tâzir maksadıyla vurmuştu. Fakat murâd-ı ilâhî olarak Kıptî ölüverdi.

[6] Bkz. A‘râf Sûresi, 109-126; Yûnus Sûresi, 76-82; Tâhâ Sûresi, 56-73; Şuarâ Sûresi, 34-51. âyetler.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Nebiler Silsilesi-2, Erkam Yayınları

KUR’AN’DA GEÇEN PEYGAMBERLERİN HAYATI

KUR’AN’DA ADI GEÇEN PEYGAMBERLER VE MUCİZELERİ

HZ. MUSA VE HZ. İSA’NIN ŞEMALİ NASILDI?

Paylaş.

Yorumlar