HÜCRELERDE MÜKEMMEL DAYANIŞMA

0

Akılsız atomlardan meydana gelen bir hücrenin; kendi ihtiyacı olmayan organların üretiminde çalışacak hücrelerin, birbirine muhtaç olduğunu bilmesi ve bu derece ileri görüşlü hareket edebilmesi aslâ mümkün değildir! Bu oluşumlar her şeyi bilen, önceden görüp plânlayan, kusursuz ve kudretli bir irâdenin, azametli bir sanatkârın eseridir. Bu sanatkâr, her şeyi yaratan, yoktan var eden, şekil ve sûret veren Allah’tır.

Embriyonun gelişimi sırasında meydana gelen hücrelerin zaman içinde birbirine muhtaç olduğu ortaya çıkmaktadır. Bütün yapılanma, bir bütünün inanılmaz derecede hassas, detaylı ve plânlı parçaları olduğunu ve bütün parçaların birbirleriyle; akılları çatlatacak bir dayanışma, işbirliği ve uyum içinde çalıştığını gözler önüne sermektedir. Meselâ, göz hücrelerinin kendilerine besin ve oksijen taşıyacak kırmızı kan hücrelerine, kan hücrelerinin ilik hücrelerine, kanın; vücuda taşınması için damar hücrelerine, sisteme pompalanması için kalp hücrelerine, oksijenlenmesi için akciğer hücrelerine, gıdâlanması için sindirim sistemini oluşturan hücrelere, zehirli artıkların süzülmesi için böbrek hücrelerine, bütün bunları yönetip denetleyen sinir sistemi hücrelerine ihtiyaç vardır.

Bu hücrelerin hiçbiri, diğerinin kendisine muhtaç olduğunu bilmezler. Ama biliyormuş gibi birbirlerini tamamlayacak şekilde gelişirler. Kendilerine çizilen plan ve verilen vazife doğrultusunda, hedefine kilitlenerek hiç durmadan çalışırlar. Birbirinden bağımsız, ancak iç içe çalışan bu hücreler, bir bütünün parçaları olarak hareket ederek organları inşâ ederler. Bu çalışma esnasında en ufak bir aksama, zamanlama hatası; embriyonun hayatını tehlikeye atıp sonlandırabilir.

ORGANLAR İHTİYAÇTAN DOLAYI MI OLUŞMAKTA?

Peki, gelişim aşamasındaki embriyonun, zamanla kendisinden oluşan bu organlara ihtiyacı var mıdır? Meselâ anne rahminde karanlık bir ortamda göze ihtiyaç var mıdır? Ya da suyun içinde geçen bir 40 haftada akciğerlere, her türlü kokuyu almaya programlanmış bir buruna gerek var mıdır? Daracık mekânda var edilen uzun bacaklar, gerektiğinde hızla koşabilecek şekilde niçin yapılanır? Problem çözme, hafıza, düşünme, konuşma, yönetme vs. daha pek çok işi uzmanlıkla yürütecek bir beyin ve sinir sistemi, neye göre var edilmektedir?

Isısı termo regülasyon ile devamlı belli seviyede sabit tutulan bir ortamda şekillenen ter bezleri; ekşi, acı, tuzlu, gibi çeşitli tatlar için dilin üzerine yerleştirilen tomurcuklar, tükürük bezleri ve sindirim sistemindeki çeşit çeşit enzimler, kemiklerin ağırlık kaldırmaya ve kırıldığı zaman kendini tamir etmeye has yapısı, savunma sisteminde uzmanlaşmış savaşçı proteinler ilh. anne rahminde lâzım mıdır? Yani bu organlar ihtiyaçtan dolayı mı oluşturulmaktadır? Cevabı bellidir. Zigot, ana rahmine doğru göçünü yaparken bu organlardan hiçbirisi ona lâzım değildir. Bunların kimisi aylar sonra, kimisi de yıllar sonra lazım olacaktır.

Akılsız atomlardan meydana gelen bir hücrenin; kendi ihtiyacı olmayan organların üretiminde çalışacak hücrelerin, birbirine muhtaç olduğunu bilmesi ve bu derece ileri görüşlü hareket edebilmesi aslâ mümkün değildir! Bu oluşumlar her şeyi bilen, önceden görüp plânlayan, kusursuz ve kudretli bir irâdenin, azametli bir sanatkârın eseridir. Bu sanatkâr, bir hücreden zaman içinde oluşacak canlıyı çok iyi bilmektedir. O sultanlar sultanı, her şeyi yaratan, yoktan var eden, şekil ve sûret veren Allah’tır.

EMBRİYONUN GELİŞİMİ SIRASINDA DİKKAT ÇEKEN BİR HUSUS

Embriyonun gelişimi sırasında dikkati çeken bir başka husus, orantılı büyümedir. Her organın, belirlenmiş nihâî bir yeri ve büyüklüğü vardır. Meselâ beyin büyürken kafatası geride kalsaydı, beyin gelişimini tamamlayamadan bu çatı içine sıkışıp kalacaktı. Tersine kemikler büyürken beyin onu takip edemeseydi, bu defa kemik çatı, beyni koruyamayacaktı. Aynı durum; göğüs kafesi içindeki organlar için de söz konusudur.

Yine vücudu sarmalayan derinin gelişimi, iskelet çatıdan biraz yavaş olsaydı, büyüyen kemik çatı, deriyi gerip yırtacak ve bazı yerleri örten deri yamalı bohça gibi vücudu sarmaya çalışacaktı. Aksine deri hızlı büyüyüp, içerdeki çatı geriden gelseydi, söndürülmüş balon gibi etrafa sarkacaktı.

Orantılı ve simetrik büyümenin organların estetik görünümü için elzem olduğu bu misalden de anlaşılıyor. İki adet olan organlarımız için de bu ayarlama çok önemlidir. Gözler, kulaklar, eller, ayaklar, kollar ve bacaklar; aynı anda şekillenmeye başlamalı, aynı büyüklükte olmalı ve aynı anda durmalıdır. Hesaplar o kadar ince yapılır ki, birbirinden habersiz gelişen iki eldeki parmakların dizaynı sağa ve sola göre özel olarak yapılanır. Her iki elin parmakları üst üste konunca aynı uzunlukta gelir. İki eldeki gelişim aynı anda başlar ve biter. Biri diğerinden daha kısa bir parmak, daha büyük bir göz, daha uzun bir bacak, daha küçük bir kulak yapmamak için bütün mühendislik marifetini kullanır hücreler; ölçer, biçer ve doğru inşaatı gerçekleştirirler.

İnsan bedeni, ağır ağır inşâ edilirken her oluşum ve değişim vakti gelince gerçekleşir. Bu plânlı ve aşamalı gelişim sürecinde, hücrelerdeki plânların hangisinin daha önce devreye gireceği ve bu değişimdeki önceliğin neye göre belirlendiği hâlâ bilinmemektedir.

Anne rahmine düşen bir tohum, onlarca fakülteyi uzmanlıkla bitirmiş nice insana parmak ısırtacak bir ustalıkla hareket ediyor. Kendisine verilen ilham doğrultusunda meydana getirdiği sanat eserine hayretle ve gıptayla bakılıyor. Yıllardır bu ilhamın şifreleri çözülmeye çalışılıyor. Bu konuda pek çok bilim adamı kafa yoruyor. Gözle görülmeyen bir alana hapsedilen bir bilginin aşama aşama insana dönüşmesini, kuru akılla kavramak hiçbir zaman mümkün görünmüyor.

BİR SANAT VARSA GAYET TABİ BİR DE ONUN SANATKARI VAR

Ortada bilgi varsa, elbette bunu bilen var; bir eser varsa, elbet bunu bir yapan var. Bir sanat varsa, gayet tabiî bir de onun sanatkârı var. O kudretli yaratıcıyı görmezden gelince, mikro alandaki genler onun yerine koyulmaya çalışılıyor. Heyhat! O genlere sevk edilen atomlar bile bu hezeyanlara gülüp geçerdi; “eğer idrâkleri olsaydı!”

Onların idrâki yok; ama idrâki olan bir canlının inşâsında görev aldılar. Trilyonlarca bağlantıyı sinir sisteminde bu idrâk için kurdular! Bu akıl, idrak, kavrama, düşünme, beyân kabiliyeti için binbir türlü mühendislik hesaplamalarıyla muhteşem bir eser ortaya çıkardılar. Bu hummalı ve mükemmel çalışma, sadece seyredilecek bir sanat eserinin ortaya çıkması için değil, “yerlerin göklerin yüklenmeye korkup çekindiği emanet mes’uliyeti”nin gereğinin yerine getirilmesi içindir.

Şu hâlde kula düşen âkil olmak! Bağdat’a girip de karpuz-kavun kabuklarıyla oyalanan mahlûkattan farkını idrak etmek!

Ahzâb Sûresi’nin 72. âyet-i kerîmesinde[1] buyrulan câhil ve zâlimlerden olmamak için gayret etmektir.

Rabbimiz cümlemize kulluk mesûliyetimizi fark ettirecek bir idrâk ile gereğini yerine getirebilecek bir gayret aşkı lûtfeylesin. Âmin.


[1] “Biz emaneti, göklere, yere ve dağşara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zâlim,  çok câhildir.” (el-Ahzâb, 72)

Kaynak: Dr. Betül Nefise İnal, Şebnem Dergisi, 141. Sayı

Paylaş.

Yorumlar