HİZMET İNSANI NASIL OLMALI?

0

Vakıf insanı, veren eldir. Alana teşekkür hissiyâtı içindedir. Çünkü onun sayesinde Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına erişmeyi gaye edinir.

Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah sana ihsan ettiği gibi sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez.” (Kassas, 77)

Resûlullah (sav) buyurdular:

“Mü’min kul, din kardeşinin yardımında olduğu sürece, Allah da o kulun yardımındadır.” (Müslim, Zikr, 38; İbn-i Mâce, Mukaddime, 17)

VAKIF İNSANI

Vakıf insanı, Rabbimizin lütuf ve merhametine muhtaç olduğunun şuuru içerisinde yaşayan ve Allâh’ın bütün muhtaç kullarına hattâ cümle mahlûkātına karşı lütufkâr olan kimsedir.

Vakıf insanı, hizmet ve merhamet sayesinde ebedî huzur ve saâdete ermek için etrafında kurtaracak gönüller arayan temiz ruhlu, fedâkâr ve her hâliyle kâmil kimsedir.

Vakıf insanı, İslâm’ı hayatın her safhasında yaşayarak tebliğ eden ve yeryüzünde Allâh’ın şahidi olan kimsedir. Vakıf insanı, doktor kapısında bekleyen muzdarip hastalar mesâbesinde olan gariplere, çaresizlere ve kimsesizlere; «Bugün git, yarın gel!» demeyen, her vakit ve ahvalde onlarla dert ortağı olan kimsedir.

Vakıf insanı, toplumun pek çok yarasını şefkatle saran ve aynı zamanda İslâm’ın ortaya koyduğu, geliştirdiği ideal insan tipiyle beşeriyete sunduğu huzur ve mutluluğun müstesnâ tezâhürü olan örnek şahsiyettir. Vakıf insanının alâmeti merhamettir ve infaktır.

Vakıf insanı, kendisini toplumundan mes’ul hisseder. Zamanını, bilgisini, şefkatini ve malını muhtaçlarla paylaşmak, onun için bir îman lezzetidir. Onun huzûru, bütün imkânlarını seferber ederek insanlığın ıstırâbını dindirmeye çare aramaktır.

MERHAMETİN EN MÜHİM TEZÂHÜRÜ

Vakıf insanı, merhametin en mühim tezâhürü olarak başkalarının mahrûmiyetini telâfi için bütün imkânlarıyla muhtaçların dert ortağı olur. Yani Allâh’ın ihsân ettiği nimetleri, ondan mahrum olanlara infâk eder.

Vakıf insanı, mülkün emânet olduğu telâkkîsi içindedir. Zira mü’min bu cihâna, sahip olmak için değil, Kur’ân ve Sünnet’in şahidi olmak için gelmiştir. Bundan dolayı servetini, îmânının şahidi kılmanın gayret ve heyecanı içindedir. Servete; mülkiyet değil, emânet gözüyle bakar.

Vakıf insanına, vicdânı dâimâ şöyle seslenir:

“Toplumda ihtiyaç sahipleri ve borçlular kalmasın. Fakirler isyan etmesin. Zenginlerle fakirler arasında düşmanlık olmasın. Yetimler sahipsiz kalmasın. Mahrumluğun acziyeti içerisinde kıvranan anneler ve yavrucağızlar, zalimlerin pençesine düşmesin. Fuhuş yayılmasın. Toplumu ayakta tutan dinamikler yıkılmasın. Huzur, barış ve güven ortamı sağlansın…”

Dolayısıyla;

Gerçek vakıf insanı, verdiğini asla başa kakmaz ve muhtacı incitmez. Sadakalarının boşa çıkmasından korkar. O, her şeyiyle bir gönül hekimidir.

Bu itibarla da;

Vakıf insanının gönlü, herkesin sığınabileceği bir barınak ve dergâh mesâbesindedir. Rabbine olan muhabbetinin hazzı içerisinde mahlûkāta da muhabbetle yönelir. Mahlûkāta, dâimâ Hālık’ın nazarıyla bakar. Bu şekilde şefkat ve merhametle dolu bir bakış tarzı kazanır. Neticede bir câzibe merkezi hâline gelir.

Vakıf insanı, veren eldir. Alana teşekkür hissiyâtı içindedir. Çünkü onun sayesinde Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına erişmeyi gaye edinir.

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Yüzakı Dergisi, Kasım 2009

Paylaş.

Yorumlar