Hicretin İlk Yıllarında Medine’de Durum Nasıldı?

Hicretin ilk yıllarında Medine’nin genel durumu nasıldı? Hicretten sonra Medine’de neler yaşandı? İşte Hicret sonrası Medine’nin ahvali...

İslâm’ın ve Müslümanların hükümrân olduğu Medîne dönemi, bütün cihânı aydınlatan dîn-i mübînin cihânşümûl prensiplerinin yerleştiği ve gazâlardaki şehîd ve gâzîlerin kanları ile de muhkemleştiği, ziyâdesiyle hamleli, vecdli ve hareketli bir devredir.

Allâh Rasûlü’ne ve muhâcirlere bütün imkânlarıyla kucak açmış olan Medîne’nin şartları, başlangıçta tam mânâsıyla rahat sayılmazdı. Hâlâ birtakım tehlikeler devâm etmekteydi. Çünkü Medîne’de Ensâr ve Muhâcirler’den başka bir de “münâfıklar ve yahûdîler” vardı ki, bunlar her fırsattan istifâde ederek İslâm’ın galebesine mânî olmaya çalışıyorlardı.

MÜNAFIKLARIN SİNSİ OYUNLARI

Münâfıklar, Müslümanlığı dıştan kabûl etmiş görünseler de, içten içe eski putperestliklerine devâm etmekteydiler. Nûrunu muhakkak sûrette tamamlayacak olan Allâh Teâlâ, onları ağır bir şekilde tehdîd buyurdu:

“Çevrenizdeki bedevîler içinde münâfıklar ve Medîneliler içinde de münâfıklıkta direnenler vardır. Onları Sen bilmezsin, ancak Biz biliriz. Kendilerine iki defâ azâb edeceğiz; onlar sonra da büyük bir azâba uğratılırlar.” (et-Tevbe, 101)

Gerçekten de münâfıklar, nifaklarında o derece mahâret kazanmışlardı ki, onların bu hâlini bâzen Allâh Resûlü bile sezemiyor, ancak Cenâb-ı Hak bildirdiği takdirde haberi oluyordu. Çünkü münâfıklar, kendilerine gelebilecek en ufak tenkit yollarını dahî hissediyor ve ona göre sinsi davranıyorlardı.

Bu arada Rasûl-i Ekrem Efendimiz’i ve mü’minleri hicret etmek mecbûriyetinde bırakan Mekkeli müşrikler de boş durmuyor, Medîne’deki münâfıkların tutuşturduğu fitne ocağını körükleyip duruyorlardı. İslâm’ın orada yerleşip inkişâf etmesini hazmedemiyorlar, İslâm’ı ve Müslümanları yok etmeleri için sürekli münâfıklara haber gönderiyorlardı. Bunu yapmadıkları takdirde bütün Arapları toplayıp üzerlerine gelerek mü’min, münâfık, müşrik ayırdetmeden bütün Medînelileri kılıçtan geçirmekle tehdîd ediyorlardı. Hattâ onların gözlerini korkutup mü’minler aleyhine iyice kışkırtmak için bir çete göndererek Medîne’deki sürülerini yağma bile ettirmişlerdi.

MÜSLÜMANLARLA EN FAZLA MÜCADELE EDENLER YAHUDİLER

Durum çok nâzikleşmiş ve iyice tehlike arz eder hâle gelmişti. Müslümanlar, geceleri Medîne sokaklarında nöbet tutuyorlar ve bir baskın ihtimâline karşı her türlü tedbîri alıyorlardı. Hattâ Allâh Resûlü bile gecelerini uykusuz geçiriyordu. Medîne dışına askerî birlikler gönderilerek her taraf kontrol altında tutuluyordu.

Diğer taraftan Müslümanların en yaman düşmanı olan ve her an fırsat kollayan yahûdî kabîleleri vardı. Daha önce dînî mâlumâta sâhip oldukları için mü’minlerle en fazla mücâdeleyi onlar yapıyor ve pek çok müşkilât çıkarıyorlardı. Bu sebeple Medîne’de inzâl buyrulan ilk sûre olan Bakara Sûresi’nde yahûdîleri İslâm’a dâvet husûsuna büyük ehemmiyet verilmiştir. Umûmî olarak bütün insanları dâvet ettikten sonra, 40 ve 162. âyetler arasında 123 âyette husûsiyle İsrâîloğulları’ndan bahsedilmiş, neredeyse sûrenin yarısından fazlası onlara tahsîs edilmiştir. Burada gâh onlara hitâb edilmekte, gâh onlardan gâip sîgasıyla bahsedilmekte, gâh iddiâları reddedilmekte, gâh kendilerine bahşedilen nîmetler hatırlatılarak gönüllerinde îmân arzusu uyandırılmak istenmektedir.

ŞİİRLE SAVAŞ

Yahûdî şâir Ka’b bin Eşref, Hazret-i Peygamber’i hicveder ve Kureyş müşriklerini O’nun aleyhine tahrik ederdi. Kureyş’in müşrik şâirleri de Allâh Resûlü aleyhine şiirler söylerlerdi. Ensâr’ın en güçlü şâiri Hassân bin Sâbit (r.a.), Mekkeli müşrikleri hicvetmek için Resûlullâh’tan izin istedi. O da izin verdi.

O devirde şiir, günümüzdeki medya gibi güçlü bir tesire sâhipti. Allâh Resûlü, şâir Hassân bin Sâbit için mescide husûsî bir minber koymuştu. Hassân, orada Resûlullâh’ı sözleriyle inciten kimseleri hicvederdi. Efendimiz:

“Allâh’ın Resûlü’nü müdâfaa ettiği müddetçe Rûhu’l-Kudüs (Cebrâîl) Hassân ile birliktedir.” buyururdu. (Ebû Dâvûd, Edeb, 87/5015)

Yahûdîler ve müşrikler Resûl-i Ekrem Efendimiz’e ve ashâbına bu şekilde eziyet ederlerken Allâh Teâlâ, Habîbi’ne sabır ve affı emretmişti. Resûlullâh, Bedir Gazvesi’nden önce birgün, hasta olan Sa’d bin Ubâde’yi ziyârete gitmek üzere bir merkebe binmiş, Üsâme bin Zeyd’i de terkisine almıştı. Yolda, Abdullâh bin Übey bin Selûl’ün de bulunduğu bir meclise uğradı. Abdullâh bin Übey o sırada henüz Müslüman oldum diyerek bey’at etmemişti. (Küfrünü açıkça ortaya koyuyordu.) Meclis; Müslümanlar, Yahûdîler, puta tapan müşrikler olmak üzere muhtelif dinlere mensup kimselerden oluşuyordu. Abdullâh bin Revâha da meclisteydi. Fahr-i Kâinât’ın bineğinin tozu meclise ulaşınca, Abdullâh bin Übey burnunu elbisesinin ucuyla kapatarak:

“−Bizi tozutma.” dedi.

Allâh Rasûlü onlara selâm vererek durdu, bineğinden indi, onları Allâh’a îmâna dâvet etti ve Kur’ân okudu.

Abdullâh bin Übey:

“–Be hey adam! Bunları söylemekle iyi yapmıyorsun. Eğer söylediklerin hak ise meclisimizde bize eziyet verme, git evine, Sen’i dinlemeye gelenlere bunları anlat!” dedi.

Abdullâh bin Revâha:

“–Bilâkis ey Allâh’ın Resûlü! Sen bizim meclislerimize gel, biz bunu çok seviyoruz.” dedi.

Müslümanlar, müşrikler ve yahûdîler atışmaya başladılar. Neredeyse birbirlerine hücûm edeceklerdi ki, Peygamber onları sâkinleştirdi. Gerginlik bitince, Resûlullâh hayvanına bindi ve yoluna devâm edip Sa’d bin Ubâde’nin yanına geldi. Ona hâdiseden bahsetti. Sa’d:

“–Yâ Resûlallâh! Onu affet, hoşgör. Sana kitâbı indiren Allâh’a yemin ederim ki, Allâh Sen’i peygamber olarak gönderdiğinde bu belde halkı onu reis yapmak ve başına krallık tâcını giydirmek üzere anlaşmışlardı. Allâh Sen’i hak dîn ile gönderip onun krallığını suya düşürünce çok üzüldü, yeryüzü âdeta ona daraldı, nefes alamaz hâle geldi. Herhâlde bu yaptıkları ondandır.” dedi.

Allâh Rasûlü de Abdullâh bin Übey’in bu davranışını affetti. Bu hâdise üzerine:

“Muhakkak siz, mallarınız ve canlarınız husûsunda imtihân olunacaksınız. Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve müşriklerden eziyet verici birçok söz işiteceksiniz. Eğer sabreder ve Allâh’tan gereği gibi korkarsanız, şüphesiz ki bu, azmedilmesi gereken şerefli işlerdendir.” (Âl-i İmrân, 186) âyet-i kerîmesi nâzil oldu. Peygamber Efendimiz ve ashâbı, kıtâl âyetinin nüzûlünden önce müşriklerden ve ehl-i kitâbdan gördükleri bu nevî eziyetler sebebiyle onları, -emrolundukları üzere- affederlerdi.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hazret-i Muhammed Mustafa 2, Erkam Yayınları

İslam ve İhsan

HZ. MUHAMMED (S.A.V.) KİMDİR?

Hz. Muhammed (s.a.v.) Kimdir?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.