Heva ve Heves Nedir? Heva ve Heves İle İlgili Hadisler

Heva ve heves ne demektir? Heva ve heves ile ilgili hadisler...

Hevâ ve hevesi terk etmekle ilgili hadisler ve hadislerin açıklaması…

1- Ebû Hüreyre (r.a)’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah şöyle buyurmuştur:

“Cehennem, nefse hoş gelen şeylerle kuşatılmış; cennet de nefsin istemediği şeylerle çepeçevre sarılmıştır.” (Buhârî, Rikâk, 28; Müslim, Cennet, 1. Ayrıca bkz. Ebû Dâvûd, Sünnet, 22; Tirmizî, Cennet, 21; Nesâî, Eymân, 3)

2- Ebû Hüreyre’den (r.a) rivâyet edildiğine göre Resûlullah şöyle buyurmuştur:

“Allah Teâlâ cenneti yarattığı vakit Cibrîl’e:

«–Git ona bir bak!» buyurdu. O da gidip cennete baktı ve:

«–Ey Rabbim! Senin izzetine yemin olsun ki, cennetin bu güzelliğini işitip de ona girmeyen kimse kalmayacaktır» dedi.

Allah Teâlâ cennetin etrafını nefsin hoşlanmayacağı şeylerle kuşattı. Sonra:

«–Ey Cibrîl! Şimdi git ona bir daha bak!» buyurdu.

Cebrâil (a.s) gidip bir daha baktı. Sonra da:

«–Ey Rabbim! Senin izzetine yemin olsun ki, ona hiç kimsenin giremeyeceğinden korkarım» dedi.

Cenâb-ı Hak, cehennemi yaratınca yine:

«–Ey Cibrîl! Git, bir de şuna bak!» buyurdu.

O da gidip baktı ve:

«–Ey Rabbim! İzzetine yemin olsun ki, işitenlerden kimse ona girmeyecektir!» dedi.

Allah Teâlâ onun etrafını nefsin hoşlandığı şeylerle kuşattı. Sonra da:

«–Ey Cibrîl! Git ona bir kere daha bak!» dedi.

O da gidip baktı. Sonra geldi ve:

«–Ey Rabbim, izzetine yemin olsun, tek bir kişi kalmayıp herkesin ona gireceğinden korkuyorum» dedi.” (Ebû Dâvûd, Sünnet, 21-22/4744; Tirmizî, Cennet, 21)

3- Ebû Berze’den (r.a) rivâyet edildiğine göre Nebiyy-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Sizin hakkınızda en çok korktuğum şeylerden biri, mîdeleriniz ve iffetleriniz hususunda sizi azgınlığa sürükleyen şiddetli arzular, diğeri de hevâ ve hevesinizin sizi dalâlete düşürmesidir.” (Ahmed, IV, 420, 423; Heysemî, I, 188; Ebû Nuaym, Hilye, II, 32)

4- Ebû Mâlik el-Eş’arî (r.a) der ki:

Ashab-ı Kirâm Peygamber Efendimiz’e:

“–Ey Allah’ın Resûlü! Bize bir dua öğretin de sabahleyin, akşam olunca ve yatağımıza yattığımızda onu okuyalım!” dediler.

Resûlullah onlara şöyle demelerini tavsiye etti:

“Ey göklerin ve yerin yaratıcısı, gizliyi ve aşikârı bilen Allah’ım! Sen her şeyin Rabbisin. Senden başka ilâh olmadığına melekler de şahitlik eder. Biz nefislerimizin şerrinden, kovulmuş olan şeytanın şerrinden, onun bizi şirke düşürmesinden, aleyhimize olacak kötü işleri yapmaktan veya bir Müslümana zarar verip kötülükte bulunmaktan sana sığınırız.” (Ebû Dâvud, Edeb, 100-101/5083)

HADİSLERİN AÇIKLAMASI

Cenâb-ı Hak, imtihan dünyasına gönderdiği insanı, hayra da şerre de istîdatlı olarak yaratmıştır. Ona fücûru da takvâyı da öğretmiştir. Bütün işlerde “Bu kötüdür, şer ve günahtır, nefsi fenalığa sürüklemektir, dolayısıyla bunu yapma! Şu da takvâdır, hayır ve itaattir, fenâlıktan korunmadır, bunu yap!” diye şerri ve hayrı, kötü ve iyiyi, zarar ve faydayı ilhâm ederek birinden sakındırmış, diğerini yapmanın ise iyi olacağını telkin etmiş ve bildirmiştir. (Şems 91/7-8)

Buna ilâveten Cenâb-ı Hak, peygamberler ve kitaplar göndermek sûretiyle doğru ve yanlışı açıkça beyan etmiş, helâl ve haram diye ölçüler koymuştur. Sonra da akıl, idrâk ve irâde verdiği insanı imtihan etmek için, bu iki yol arasında kendi tercihi ile başbaşa bırakmıştır.

Âyet-i kerimede şöyle buyrulur:

“Ona hayır ve şer iki yolu da göstermedik mi?” (Beled 90/10)

Ancak insanın nefsi, şeytanın da saptırmasıyla helâllerden ziyâde haramlara heves eder. Yasaklar ve çirkinlikler ona daha güzel ve câzip gelir. Nefis; ibadetlerin, hayr u hasenâtın meşakkatine, zorluklarına ve bedeline katlanmaktan hoşlanmaz. Kolayına gelen ve hoşuna giden zevk, eğlence, menfaat gibi şeylere yönelir. İşte buna nefsin hevâ ve hevesi denir.

HEVA NEDİR?

Hevâ; istek, heves, meyil, şâhinin inişi gibi hızla süzülüp inmek, düşmek, mahvolmak, kabın boş olması, sonuçsuz ve değersiz gibi mânâlara gelir. Daha çok, nefsin akıl ve din tarafından yasaklanan kötü arzulara duyduğu temâyüle; doğruluk, hak ve faziletten saparak haz ve menfaatlere yönelmesine denir. Dolayısıyla hevâ ve hevesi terk etmek, bir mü’minin en mühim vasıflarından biridir. Çünkü hevâ, aklın âfetidir.

İnsanoğlu bu âleme kulluk imtihânı için geldiğinden, ölüm ânına kadar nefsin hevâ ve hevesleriyle mücâdele etmek, onu ibadet ve hayırlara sevketmekle vazifelidir. İnsan, velâyetin en üst derecelerine dahî yükselse; dünya, nefis ve şeytanın hîle, vesvese ve tuzaklarıyla her an karşı karşıyadır. Zâten kulluğun kıymeti de, bu tehlikeleri bertarâf edip şu fânî âlemin cezbedici aldatmacalarından sıyrılarak takvâya bürünmek ve netîcede Hakk’a yönelmektedir.

Ancak nefsin hevâsı ile mücâdele o kadar kolay bir mesele değildir. Bu sebeple “Büyük Cihat” olarak isimlendirilmiştir.

Resûlullah, hevâ ve heveslerine karşı mücâhede yapan kimseleri:

“(Hakîkî) mücâhit, nefsine karşı cihat eden kimsedir” diye medhetmiştir. (Tirmizî, Fedâilü’l-Cihâd, 2/1621; Ahmed, VI, 20)

Çünkü cephedeki cihat farz-ı kifâye iken, kişinin hevâsıyla cihatı farz-ı ayındır.

EN BÜYÜK CİHAT

İbrâhim bin Edhem (r.a) der ki:

“Cihatın en şiddetlisi hevâ ile mücâhededir. Kim nefsini hevâsından menederse dünyadan ve onun belâlarından rahata kavuşur. Onun eziyet ve sıkıntılarından korunmuş ve selâmete ermiş olur.” (Ebû Nuaym, Hilye, VIII, 18)

Cenâb-ı Hak, nefislerini tezkiye ederek günahlardan temizleyen, takvâ ile terbiye ederek geliştiren ve feyizlendiren kimselerin, gerçek kurtuluşa ereceklerini üst üste ettiği en kuvvetli yeminlerle haber vermiştir. (Şems 91/1-9)

NEFSİ TEZKİYE ETMEK

Nefsi tezkiye etmek; onu kirletecek küfür, cehâlet, kötü duygular, yanlış inançlar, fena huylar, hevâ ve hevesler gibi mânevî kirlerden temizlemektir.

Nefsini korumayıp günahlarla alçaltarak karanlıklara gömen hileci kimseler ise, onu bozup fenalaştırmak sûretiyle gerçekten zarar ve hüsrana uğramışlardır. Cenâb-ı Hak bunu da üst üste yaptığı pek çok yeminden sonra haber vermiştir. (Şems 91/1-10)

Çünkü tezkiye edilmeyen ve kendi başına serbest bırakılan nefis, sınır tanımaz şehvet ve arzulara gömülerek sahibini saptırır ve onu hem dünyada, hem de âhirette felâketlere sürükler.

Nefsinin hevâsına tâbî olan kimse akılsız ve âciz bir insandır. Nefsi ona hem yanlışlar yaptırır, hem de âhirette kurtulabileceğine dâir ümitler verir. Hevâsına tâbî olan bu âciz insan, hem dünyada Allah’a isyan etmek hem de âhirette cennete girmek gibi bir şeyin olamayacağını bir türlü anlamak istemez. Kalbinin temiz olduğu, Allah’ın merhametle muâmele edeceği kuruntularıyla avunup durur. Bunları Peygamber Efendimiz’in şu hadis-i şerifinden anlıyoruz:

“Akıllı kişi, nefsine hâkim olan ve ölüm sonrası için çalışandır. Âciz kişi de, nefsini hevâsına tâbi kılan ve Allah’tan dileklerde bulunup duran (bunu kâfî gören)dir.” (Tirmizî, Kıyâmet, 25/2459. Ayrıca bkz. İbn-i Mace, Zühd 31; Ahmed, IV, 124; Hâkim, IV, 251)

İnsan, nefsinin hevâsına uyduğunda, rûhunu faziletli ve erdemli şeylerle temizlemekten uzaklaşıp onu kötü ameller ve çirkin ahlâk ile fesada verir. Sonunda onu hayvânî gâyeler, şeytânî ve karanlık hislerle çürütüp kokutarak maddiyâta gömer ve cehenneme atılmaya müstahak hâle getirir.

Bu sebeple Allah dostları, nefsin hevâ ve heveslerini, dînî ve ahlâkî hayatları için en büyük tehlike olarak görmüşlerdir. Çünkü Peygamber Efendimiz, “kendisine tâbi olunan hevâ”yı, helâk edici şeyler arasında zikretmiştir. (Ebû Nuaym, Hilye-tü’l-evliyâ, II, 343; VI, 268-269; Beyhakî, Şuab, II, 203/731)

Tâbiînin büyük âlimlerinden Mücâhit şöyle demiştir:

“Allah’ın şu iki nimetinden hangisi daha büyüktür: Beni İslâm’a hidayet etmiş olması mı, yoksa nefsin hevâsından korumuş olması mı, bilemiyorum?!” (Dârimî, Mukaddime, 30)

Hâris el-Muhâsibî de der ki:

“Düşmanın olan şeytandan sana neler gelirse hepsi nefsinin hevâsı aracılığıyla gelir.” (er-Riâye, s. 325)

Nefsin hevâ ve hevesi karşısında son derece uyanık ve dikkatli olmak îcâb eder. Aksi takdirde insan aldanır, nefsin oyununa gelir ve onun sayısız tuzaklarından birine düşer.

Mevlânâ Hazretlerinin Mesnevî’sindeki nefis ve onun hevâsıyla ilgili îkazlarından bir kısmı şöyledir:

“Nefis sahibi kimse kendi içindeki nefsi bırakır da düşman nerede diye hâriçte aranır.”

“O nefis sahibi olan kimsenin asıl düşmanı kendi vücûdu içinde nâz ü naîm ile beslendiği hâlde, hâricindekilere kin ve adâvet gösterir, hiddet ve şiddetle elini ısırır.”

“Oğul; nefsinin sûretini görmek istiyorsan yedi kapılı cehennemin târifini oku!”

“Nefis dediğin üç köşeli dikendir. Her nasıl koysan batar; onun zarar ve sıkıntısından nasıl kaçıp kurtulursun?”

“Hevâ ve hevesi terk ateşini, o diken gibi olan nefse vur ve hayırları var eden Allah’ın lûtuf ve keremine sarıl!”

“Bu alçak nefis seni fânî bir kazanca sevketmek ister. Ne vakte kadar o fânî kazançla oyalanacaksın, şimdiye kadar oyalandığın yeter artık.”

“Nefis, hayra ve salâha dâir sana tâze tâze vaadler verdiği hâlde binlerce defa o vaadleri, o tevbeleri bozar.”

“Ömür, bin sene bile sana mühlet verse, nefsin her gün yeni bir bahâne bulur.”

“Eğer o alçak nefis, senden, mânevî kazanç sağlayacak sâlih ameller isterse sakın aldanma! Bu talebin arkasında o düşman nefsin bir hilesi vardır.”

“Nefsin sağ elinde tesbih ile Kur’ân vardır, ancak yeninde de hançer ve kılıç saklıdır.”

“Dikkatli ol! Bir ceylanı avlamak için atını koşturursun; fakat, sen bir domuza av olursun! Yani sen Hak yolunda yürümek isterken nefse esir olursun.”

“Allah sarhoşu olanlardan başka bütün insanlar, çocuk mesâbesindedir. Hevâ ve hevesten kurtulmuş olanlardan başkası bülûğa ermiş değildir.”

“Ey bî-namaz/namazsız kimse, sen aklı bağlamış, hevâ ve hevesin iki elini de serbest bırakmışsın.

Eğer hevâ ve hevesin ellerini bağlayıp, cilâcı olan kalbin ellerini serbest bıraksaydın, demir gibi olan kalb, gayb aynası olur ve bütün sûretler orada görünürdü.”

Hak dostlarının ısrarla vurguladığı gibi, hevâ ve heves, şeytanın en büyük tuzağıdır. Ona kapılan insan çoğu zaman yanlış yaptığını bile anlamaz. Kendini öylesine kaptırır ki günahlarına istiğfâr edip Allah’a dönmek aklına bile gelmez.

İmam Evzâî şöyle anlatır:

Şeytanların başı olan iblis dostlarına:

“Âdemoğullarına hangi yönden ne ile yaklaşıp kandırıyorsunuz?” demiş.

Onlar da:

“–Her taraftan her şeyle yaklaşırız” demişler.

Bunun üzerine iblis:

“–Peki onlara istiğfar yönünden yaklaşabiliyor musunuz?” diye sormuş.

“–Heyhât! Ne yazık ki bu çok zor! İstiğfâr, tevhid (lâ ilâhe illallâh) ile birlikte yapılan bir şeydir” demişler.

İblis:

“–Onların arasına öyle bir şey yayacağım ki, ondan dolayı Allah’a istiğfarda bulunmayacaklar!” demiş ve insanların arasına (nefsin) hevâ ve heveslerini yaymış. (Dârimî, Mukaddime, 30)

NEFİS TUZAĞI

İlâhî îkazları duymazdan gelerek şeytanın peşinden giden ve nefse hoş gelen bu câzip arzulara tâbî olan kimseler, kısa süren dünya zevklerinin ardından cehennem azâbıyla yüzyüze geleceklerdir. Çünkü onlar, birinci hadisimizde ifade edilen nefis tuzağına kendi istekleriyle ve bile bile düşmüşlerdir.

İlâhî imtihanın bir îcâbı olarak cehennemin yollarına nefsin hevâ ve hevesleri serilmiştir. Onların peşinde koşanlar, yolun sonunda cehennem bekçisi Mâlik’in kendilerini beklediğini göreceklerdir. Cennetin yolları ise nefse göre diken ve taşlarla doludur. Orada yürüyebilmek için nefsin hiç de hoşlanmadığı ibadet, fazilet ve fedâkârlıklarda bulunmak gerekmektedir. İnsan nefsi ise, bu güçlüklere katlanmak istemez. Fakat hakîkî saâdet, geçici zorluklara katlanıp o perdeleri aralayabilmektedir. İşte nefisle mücâdele ve mücahede burada devreye girmektedir.

“ZEHRİ ALTIN KASE İLE TAKDİM EDERLER”

Nefis kendi hâline bırakıldığında, sonunu hiç düşünmeden dâimâ hoşuna giden şeylerin peşine düşer. Ancak unutmamak lâzımdır ki, “Zehri altın kâse ile takdîm ederler.” Bir şeyin sadece zâhirine bakarak hareket edenler, sonunda onun içindeki şeylerin zararını çekmek durumunda kalırlar. Vücutlarındaki çıbanı tatlı tatlı kaşıyanlar, kısa bir müddet sonra kendilerine ızdırap veren büyük bir yara açtıklarını fark ederler.

Hadisimizde, cehennemin, nefsin istekleri ve şehevî arzularla çevrili olduğunun bildirilmesi, insanların cehenneme sürüklenmelerinin, çoğu zaman nefislerinin hevâ ve heveslerine uymaları neticeside gerçekleştiğini göstermektedir. Nefis devamlı şehevî arzulara meylettiği için, ikinci hadisimizde Cebrail (a.s.) insanların büyük çoğunluğunun cehenneme sürüklenmesinden korkmuştur.

“CENNETİN ZORLUKLARLA KUŞATILMIŞ OLMASI”

Hadiste bahsedildiği şekilde “Cennetin zorluklarla kuşatılmış olması”, oraya girmenin ancak Allah’ın emirlerine tâbî olmak, nehiylerinden kaçınmak, nefsin hevâ ve heveslerine karşı koymak ve bu yolda karşılaşılacak bütün meşakkatlere katlanmakla mümkün olduğunu ifade etmektedir.

Bunları hakkıyla yerine getirmek o kadar kolay olmadığı için Cebrail (a.s), yine insanların oraya giremeyeceğinden korkmuştur.

ALLAH’IN EMİR VE NEHİYLERİ NEFSE ZOR GELİR

Allah’ın emir ve nehiyleri nefse zor gelir, lâkin onlar rûhun ebedî saâdeti için birer sermâye hükmündedir. Nitekim Abdurrahman bin Avf (r.a.) der ki:

“İslâm, nefse hoş gelmeyen zor emirler getirmişti. Biz hayırların en hayırlısını, nefsimizin hoşlanmadığı bu zor emirlerde bulduk. Meselâ Resûlullah ile Mekke’den çıkıp hicret etmiştik. Nefsimize zor gelen bu hicretimizle bize üstünlük ve zafer bahşolundu (zafer yolları açıldı).

Yine isteksiz bir şekilde sanki göz göre göre ölüme sürükleniyormuş gibi Allah Resûlü’nün maiyyetinde Bedir’e çıkmıştık. Allah Teâlâ o anki hâlimizi şöyle tasvîr eder:

«Pek yerinde ve gerekli bir iş için Rabbin seni evinden çıkardığı zaman, mü’minlerden bir kısmı bundan hoşlanmamıştı. Gerçek apaçık meydana çıktıktan sonra bile, onlar bu hususta seninle münâkaşa ediyorlardı; sanki göz göre göre ölüme sevk ediliyorlardı.» (Enfâl 8/5-6)

Nihâyetinde Cenâb-ı Hak, Bedir’de de bizler için üstünlük ve zafer lûtfetti.

Velhâsıl biz, en büyük hayırlara hep böyle nefsimize zor gelen emirler sâyesinde ulaştık.” (Heysemî, VII, 26-27)

TAKVA ÜZERE YAŞAMAK

Cenâb-ı Hak hevâsını terk ederek takvâ üzere yaşayan kullarına şu müjdeyi verir:

“Kim de Rabbinin makamında durup hesap vermekten korkar da nefsini hevâ ve heveslerden alıkoyarsa, şüphesiz onun varacağı yer cennettir.” (Nâziât 79/40-41)

Ümmetine çok merhametli olan Allah Resûlü, onların cehennemden kurtularak cennete gitmelerini arzu ettiği için, her türlü îkazda bulunmuştur. Nitekim üçüncü hadisimizde, Resûlullah, ümmeti adına taşıdığı endişelerin başında nefsânî arzularla hevâ hevesin bulunduğunu ifade etmektedir.

Nefsiyle mücâdele etmeyen, onun her türlü arzusunu yerine getiren kimsenin, sonunda yanlış yollara sapacağı muhakkaktır. Zira Kur’ân-ı Kerim’e göre hevâ, dalâlete düşmenin en büyük sebebidir. Cenâb-ı Hak, Resûlullah Efendimiz’e şöyle emreder:

“De ki: Allah’ın dışında taptığınız şeylere tapmak bana yasak edildi. De ki: Ben sizin hevâlarınıza uymam, aksi hâlde sapıtırım da hidayete erenlerden olamam.” (En’âm 6/56)

Bir başka ayette ise hevâsına tâbî olanlardan daha çok dalâlete sürüklenen kimsenin olmadığı bildirilir:

“…Bil ki onlar, sırf heveslerine uymaktadırlar. Allah’tan bir yol gösterici olmaksızın kendi hevesine uyandan daha sapık kim olabilir! Elbette Allah zâlim kimseleri hidâyete iletmez.” (Kasas 28/50)

Zira kişi, ya Allah’ın emirlerini yerine getirecektir, ya da nefsinin arzularına uyacaktır. İkisini bir arada yapması mümkün değildir. Şâir bunu ne güzel ifade eder:

İki kıble ile tevhîd yolunda doğru gidilmez,

Ya dostun rızâsı gerek, ya nefsin hevâsı.

Nefsi doyurmak ve kendiliğinden yanlışları terk etmesini sağlamak mümkün değildir. Ona arzularını tattırdıkça daha fazlasını ve daha büyüğünü ister. Mevlânâ Hazretleri bunu ne güzel tasvîr eder:

“Şehvet ateşi sarfedilmekle eksilmez. Onu âtıl bir vaziyette bırakmaktan ve bu sûretle azaltmaktan başka çâre yoktur. Ateşe odun attıkça o ateş nasıl söner?”

İnsanın azgınlaşan nefsi zamanla öyle şeyler ister ki, onlar yapıldığı takdirde ne ferdin, ne toplumun ne de kâinâtın düzeni sağlam kalabilir. Çünkü nefis işin hep zevk ve eğlence tarafını düşünür, hak ve hakikatle hiç ilgilenmez.

Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Eğer hak, onların hevâlarına tâbî olsaydı (Kur’ân onların hevâlarına göre inseydi), mutlaka gökler ve yer ile bunlarda bulunanlar bozulur giderdi. Hayır, biz onlara şan ve şereflerini getirdik; fakat onlar kendi şereflerine sırt çevirdiler.” (Mü’minûn 23/71)

Burada, Kur’ân’ı hevâlarına göre anlayıp tefsir etmek isteyenlerin içinde bulundukları büyük tehlikeye de dikkat çekmek yerinde olur.

Hevâ ve heveslerinin peşinden gidenler, arzularını her şeyin önüne geçirmek sûretiyle onu ilâhlaştırmak gibi büyük bir dalâlete düşerler. Allah’ın hiçbir emrini tutmazken, hevâ ve heveslerinin her çeşidini yerine getirmek isterler. Cenâb-ı Hak böylelerini ağır bir üslûpla tenkit ederek şöyle buyurur:

“Gördün mü hevâsını ilâh edinen kimseyi? Artık ona sen mi vekîl olacaksın?! Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (söz) dinleyeceğini yahut akledip düşüneceğini mi sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha da sapıktırlar.” (Furkân 25/43-44. Ayrıca bkz. Câsiye 45/23)

Hevâya uyan kimseler, Allah’ın âyetlerini duymazdan gelir ve O’nun kâinâttaki kudret akışlarını düşünerek ibret almazlar. Gaflet içinde yüzmek nefislerinin hoşuna gittiği için, bir türlü uyanmak istemezler. Bütün bunları, akılları olduğu hâlde ve gerçeği bilerek yaptıkları için de hayvanlardan daha aşağı bir duruma düşerler. (A’râf 7/179; Furkân 25/43-44)

İnsan bütün günah ve kötülükleri nefsin hevâsına tâbî olunca işler. Dolayısıyla nefsini ilâh edinircesine hevâ ve heveslerinin peşinden giden kimselerden daha kötü bir insan yoktur.

Allah Resûlü, hevâsına tâbi olan kimselerden uzak olduğunu, onların da kendisinden uzakta kaldığını haber vermiştir. (Heysemî, VII, 22)

Dikkatle bakıldığında, hadislerde sayılan kötü vasıfların tamamının nefse tâbî olmak netîcesinde zuhûr ettiği görülür. Bu sebeple Hz. Ömer (r.a), Müslümanlar hakkında en çok korktuğu şeylerden birinin kendisine tâbî olunan hevâ ve heves olduğunu söylemiştir. (İbn Ebî Şeybe, Musannef, VII, 503/37572. Krş. Heysemî, I, 187)

Kur’ân-ı Kerim’in pek çok âyetinde, hevâsına tâbî olanların peşinden gitmek de şiddetle yasaklanmıştır. Çünkü bu da insanı helâke sürüklemektedir. Mü’minlere düşen vazife, hevâlarına uyan kişilere değil, ilme tâbi olmaktır. İlmin kaynağı vahiy olduğuna göre, vahiy ile hevâ birbirine muhâlif ve zıt şeylerdir. Âyet-i kerimelerde şöyle buyrulur:

“Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hıristiyanlar da asla senden râzı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” (Bakara 2/120)

“De ki: «Ey Ehl-i kitap! Dîninize âit konularda haksız yere haddi aşmayın. Daha önce gelip geçenlerden hem kendisi sapmış, hem de birçok insanları saptırmış olanların ve şimdi de doğru yoldan sapan birtakım kimselerin hevâ ve heveslerine uymayın!” (Mâide 5/77)

Bu sebeple Resûlullah, sık sık nefsin şerrinden Allah’a sığınmayı tavsiye etmiştir. Dördüncü hadisimizde “Sabah, akşam ve yatarken nasıl dua edelim?” diye soran ashâbına bir dua öğretmiş ve ilk olarak “Nefsimizin şerrinden sana sığınırız Allah’ım” buyurmuştur.

Yine Allah Resûlü, hutbe duasında:

“Nefislerimizin şerlerinden Allah’a sığınırız” buyururdu. (Ebû Dâvud, Nikâh, 31-32/2118; Tirmizî, Nikâh, 17/1105; Nesâî, Cuma, 14)

Ashâb-ı Kirâm’dan Hz. Husayn’a:

“–Müslüman olursan sana, fayda verecek iki cümle öğretirim” buyurmuş ve iman ettikten sonra ona:

“Allah’ım, bana en doğru ve en güzel olanı göster ve beni nefsimin şerrinden muhâfaza et!” duasını öğretmiştir. (Tirmizî, Deavat, 69/3483)

ASR-I SAADET İLE SONRAKİ ZAMANLARIN KARŞILAŞTIRILMASI

Dolayısıyla Asr-ı Saâdet hevâ ve hevesten uzak durulan bir devir olmuştur. İbn-i Mes’ûd (r.a), o güzel asırla sonraki zamanları kıyas ederek bir kişiye şu îkazda bulunmuştur:

“Sen fakihleri çok, câhil okuyucuları az olan, Kur’ân’ın harflerini güzel çıkarmaktan ziyâde ahkâmına ehemmiyet verilen, isteyenlerin az, verenlerin çok olduğu, namazın uzatılıp hutbenin kısa tutulduğu, amellerin hevâ ve heveslere tercih edildiği bir zamanda yaşıyorsun. İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, fakihleri az, câhil okuyucuları çok olacak, Kur’ân’ı harf ve kelimelerine riâyetle düzgün okuyacaklar, fakat hükümlerini tatbîk etmeye ehemmiyet vermeyecekler, isteyen çok, veren az olacak, namazı kısa tutup hutbeyi uzatacaklar, hevâ ve heveslerini amellerin önüne geçirecekler.” (Muvatta’, Kasru’s-salât, 88; Buhârî, el-Edebü’l-müfred, no: 789)

Kaynak: Dr. Murat Kaya, Efendimiz’den Hayat Ölçüleri, Erkam Yayınları

 

İslam ve İhsan

HEVÂ VE HEVESE KARŞI KUR'AN'IN UYARILARI

Hevâ ve Hevese Karşı Kur'an'ın Uyarıları

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.