HEM ZAHİRİ HEM BATINİ İLİMLERİ ÖĞRENEN ALİMLER

0

Zâhirî ilimleri tahsil etmek, insanı bâtın ilmini tahsil etmekten müstağnî kılamaz. Evvelkilerden ve sonrakilerden pek çok âlim, zâhirî ilimden sonra bâtınî ilmi terbiye ve hizmet yoluyla tahsil etmenin zaruretine inanmış ve bu yolun sâlikleri olmuşlardır.

Meselâ Hanefî imamlarından; İbn-i Hümâm, İbn-i Şelebî, Şürünbülâlî, Hayreddîn er-Remlî, Hamevî ve emsâli…

Şâfiî imamlarından; Sultânu’l-Ulemâ İzz bin Abdüsselâm, İmâm Gazâlî, Tâcüddin Sübkî, İmâm Süyûtî, Şeyhulislâm Kadı Zekeriyyâ, Allâme Şihâb İbn-i Hacer el-Heytemî ve emsâli…

Mâlikî imamlarından; Ebû’l-Hasen eş-Şâzelî, Şeyh Ebû’l-Abbas el-Mürsî, Şeyh İbn-i Atâullah el-İskenderî, Ârif İbn-i Ebî Cemre, Nâsıruddîn el-Lekânî, muhakkik ârif Ahmed Zerrûk ve emsâli…

Hanbelî imamlarından Şeyh Abdülkâdir el-Ciylî, Şeyhulislâm Abdullah el-Ensârî el-Herevî, İbnü’n-Neccâr el-Fütûhî ve emsâli…

(Yine Seyyid Şerif Cürcânî, Molla Câmî, Abdülhakim Siyalkûtî, Abdülganî Nâblüsî, İbn-i Âbidîn, Şihâbüddîn Âlûsî ve Zâhid el-Kevserî gibi meşhur âlimler, Nakşibendiyye yoluna intisâb etmişlerdir.)

Bunun gibi pek çok büyük âlim, zâhirî ilimleri tahsil ettikten sonra bâtınî ilimleri de ehillerinden almışlardır. Sohbet, hizmet, seyr u sülûk yoluyla hüsn-i îtikad, ihlâs, günahları terk ve fazîletlerle ziynetlenmek gibi en faydalı ilimleri tahsil ederek büyük hayırlara nâil olmuşlardır.”[1]

Aynı şekilde Nakşibendiyye silsilesinden Yûsuf Hemedânî, Şâh-ı Nakşibend, Alâüddîn Attâr, Yâkub Çerhî, Derviş Muhammed, İmâm-ı Rabbânî ve Hâlid-i Bağdâdî gibi pek çok zât da zâhirî ilimlerde zirveleşerek icâzet almış âlim zâtlardır.

DİNİ İLİMLER İLE TASAVVUFİ TERBİYEYİ CEM ETMEK

İmâm Mâlik g şöyle buyurmuştur:

“Kim fıkıhla (dînî ilimlerle) meşgul olur da, tasavvufî terbiye görmezse fâsık olur. Kim tasavvufla meşgul olur da dînî ilimleri bilmezse zındık olur. Her kim de bu ikisini cem ederse, hakîkate nâil olur.”[2]

İnsanoğlunun âhiret sermâyesi olan amellerinin mânevî keyfiyetini kalbin istikâmeti tâyin ettiğinden; kalbe makbûl ve kâmil bir istikâmet kazandırmayı hedefleyen tasavvufun lüzûmu apaçık ortadadır. Bu bakımdan, yüce dînimizi yalnız kuru bir kâideler manzûmesi olarak görmek ve bu şekilde takdîm etmek arzusunda olan bâzı çevrelerin tasavvufu red yönündeki davranışları, aslâ kabûl edilemez.

Tasavvufu yaşadığını zanneden birtakım câhil, liyâkatsiz veya kötü niyetli kimselerin hâl ve tavırlarına bakarak onun hakîkatini reddetmek, son derece yanlıştır. Hatâ, yanlışlık ve istismarlar, her sahada olduğu gibi dînî ilimlerde de vâkî olabilir. Bunlar, ehli tarafından gâyet kolay bir sûrette ayırt edilir. Nasıl ki haktan ayrılan bâtıl mezhepler varsa, bunun gibi hakîkî tasavvuftan ayrılan bâtıl yollar da vardır. Gerçek tasavvuf ehlini, bu gibi bâtıl yolların mensuplarıyla karıştırmamak gerekir.

TASAVVUFUN İRŞAD METODU 

Tasavvufun günümüzdeki lüzum ve ehemmiyetinin diğer bir yönü de, onun, insanları ıslah hususunda takip ettiği metod ve üslûptur.

Zamanımızda insanlar, ekseriyetle dinden uzaklaşmanın ve ağır günahlar irtikâb etmenin rûhî buhrânı içindedirler. Böylelerine bir ıslah ve kurtuluş imkânı sunmanın, onlara kızıp öfkelenmek yerine, af, müsâmaha, merhamet ve şefkat yoluyla daha kolay olduğu, âşikârdır. Zira aklın ve nefsin sultasında bunalan ruhlara, İslâm’ı ilâhî bir tesellî, telâfi ve tedâvi nefhası hâlinde sunmak, onlara bir cankurtaran simidi atabilmek için, günaha duyulan nefreti günahkâra taşırmamak, bilâkis günahkârı, kanadı kırık bir kuş gibi farzederek onlara şefkat ve merhametle yaklaşmak, çok daha faydalı bir irşad metodudur.

Diğer taraftan tarih boyunca tasavvuf, hem iktisâdî ve ictimâî rahatlık zamanlarında, rehâvet, gevşeklik ve azgınlıkları engelleyerek mânevî zindeliği devam ettirmiş; hem de istilâ, işgal ve zulüm dolu zor dönemlerin kargaşa ve bunalımları arasında daralmış olan gönüllere ulvî pencereler açarak nefes aldırmış; yaralı kalplere merhem, yorgun dimağlara tesellî ve susuz ruhlara kevser olmuştur.

Bu da, tamamen nebevî bir tavırdır. Nitekim Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- herhangi bir nîmet veya zafere ulaştığında; “Allâh’ım! Gerçek hayat, sadece âhiret hayatıdır.”[3] buyurarak kalplerin dünyaya meyletmesinin, yahut da gurur ve enâniyete kapılmasının yolunu kapatmışlardır. Buna mukâbil herhangi bir ezâ, cefâ ve çileyle karşılaştıklarında da yine; “Allâh’ım! Gerçek hayat, sadece âhiret hayatıdır.” buyurmuş, böylece mü’min gönülleri, fânî sıkıntılar sebebiyle ümitsizlik, şikâyet ve aşırı hüzne gark olarak rızâ hâlini zedelemekten sakındırmışlardır. Neticede ümmetine, her hâlükârda huzur, sükûn ve denge içinde kalabilmenin mânevî reçetesini vermişlerdir.

İNSAN RUHU MANEVİYATTAN UZAK KALDIĞINDA BUNALIMA DÜŞER

Hakîkaten insan rûhu mâneviyattan uzak kaldığı takdirde, varlıkta da darlıkta da bunalıma sürüklenmekten kurtulamaz. Birinde insanın dizginlenmesi îcâb eder, diğerinde ise tesellîye ihtiyacı olur. Bu sebeple insanın, nebevî terbiye usullerini temel alan tasavvufî telkinlere, hem varlık hem de darlık zamanlarında ihtiyacı vardır.

Fakat her şeyden evvel şunu ifâde etmek gerekir ki, tasavvuf, nazarî değil, tatbikî bir ilimdir. Yani satırlardan okumakla değil, ancak yaşamakla gerçek mânâda idrâk edilen bir ilimdir. Nitekim Muhammed Pârsâ Hazretleri bu hakîkati şöyle ifâde buyurur:

“Bu Hâcegân tâifesinin sözleri, ezbere aktarılan şeyler değil, bizzat yaşanan hâller ve tadılan zevklerden ibârettir. Bu yüzden basîret ehli, bu sözler için «fıkhullâh-ı ekber (Allâh’ı tanımanın en büyük ilmi) ve bürhân-ı azhar (en açık delil)» demişlerdir. Bu mübârek tâifenin sözlerini tefekkür sâyesinde oluşan yakîn (kesin bilgi), kerâmet görerek oluşan yakînden daha üstündür.”[4]

Yani yaşandıkça idrâk edilebilen tasavvufun, kelimelerin mahdut imkânlarıyla kâmil mânâda îzah edilmesi imkânsızdır. Nitekim Allah dostları da, her kesitinden muhtelif renkte ışıklar yansıyan o tasavvuf kristalinin kendilerine bakan vechesinde müşâhede ettiklerini nazar-ı îtibâra alarak, pek çok tasavvuf târifi yapmışlardır. Bu sebeple tasavvufun, bu târiflerin bütünü olduğunu söylemek daha doğru olur.


[1] Allâme Muhammed bin Süleyman el-Bağdâdî el-Hâlidî, el-Hadîkatü’n-Nediyye, İstanbul 1403, s. 25-26; Muhammed bin Abdullah el-Hânî, el-Behcetü’s-Seniyye, İstanbul 2002, s. 6; a.mlf.,  Âdâb, İstanbul 2009, s. 8-9.

[2] Ahmed Zerrûk, Kavâidü’t-Tasavvuf, kâide: 4; Ali el-Kārî, Mirkātü’l-Mefâtîh, Beyrut, 1422, I, 335; a.mlf., Şerhu’ş-Şifâ, Beyrut 1421, II, 510. Krş. Şârânî, et-Tabakātü’l-Kübrâ, Mısır 1315, II, 156.

[3] Buhârî, Rikāk, 1.

[4] Muhammed Pârsâ, Muhammed Bahâüddîn Hazretleri’nin Sohbetleri, (trc. Necdet Tosun), s. 19, Erkam Yayınları, İstanbul 1998.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altın Silsile, Erkam Yayınları

Paylaş.

Yorumlar

Önceki yazıyı okuyun:
ÖLÜMÜ HER AN HATIRLAMAK

Mümin her an ölümü tefekkür ederek kendi yoklar. Çünkü ölüm elbet birgün herkese geldiği gibi bizlerede gelecek. İşte o ansızın...

Kapat