HAZRETİ MUSA’NIN FİRAVUN’A VERDİĞİ ÖĞÜT

0

Hazret-i Mevlânâ, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın firâsetteki derinliğini, buna mukâbil Firavun’un ise nefsânî bir hayatın içinde nasıl ahmaklaştığını beşerî idraklerin anlayabileceği bir şekilde şöyle müşahhaslaştırarak sergilemektedir.

“Hazret-i Mûsâ Firavun’u Hakk’a dâvet ederken tevâzû ve mahviyet göstermişti. Zîrâ Cenâb-ı Hak Hazret-i Mûsâ’ya, Fir’avun’a teblîğde bulunmasını bunu da leyyin, yani yumuşak bir lisân kullanarak yapmasını istemişti. Fir’avun ona; “Kimsin, kimin nesisin, eski adın ne?” diye sorun­ca Hazret-i Mûsâ:

“Ben Allâh’ın elçisiyim; in­sanı sapıklıktan kurtarırım! Aslım balçıktandır. Topraktan yaratılan şu bedenimin dönüp varacağı yer de topraktır! Lâkin Allâh balçığa can verdi, gönül ihsân etti! Asıl adım da; ‘Allâh’ın âciz kulu Mûsâ’dır! Allâh’ın bir kulunun da oğluyum!” dedi.

Fir’avun bu sefer: “Sen ‘Fir’avun’un kulusun, çünkü senin bedenin, Fir’avun’un nimetleri ile beslendi, gelişti. Şimdi ise sen, hak tanımaz bir kul, beni inkâr ettiğin için bir nankör ve kafir oldun.” dedi. Cevâben Hazret-i Mûsâ:

“Hâşâ! Allâh birdir. O’nun şerîki yoktur. Kulların O’ndan başka sahibi olamaz. Helak olacak bir kişiden başkası O’nunla ortaklık dâvâsına girişmez! Zîrâ tevhid inancının kalpte ortaklığa tahammülü yoktur!

Ey Fir’avun! Senin, benim kaşımı ve bir sineğin kanadını bile yapmaya gücün yetmez; nasıl olur da beni yarattığını söyleyebilirsin? Sen çok gaddar birisin! Çünkü, Allâh’a şirk koşuyor­sun! Eğer ben yanlışlıkla bir kıptîyi öldürdüysem, onu nefsim için öldürmedim! Ben ona bir yumruk vurdum. Zaten kendisinde ilâhî bir rûh bulunmayan, hakîkat mahrûmu, canlı bir cenâze olan o zavallı kişi de can verdi.” dedi.

Fir’avun: “Hiç şüphe yok ki, benim sende hakkım var. Lâkin hak bu mudur ki, beni halkın önünde horlayasın, benim ilahlığıma karşı çıkasın, gönlümün aydınlık gününü kara bir güne çeviresin?” deyince Hazret-i Mûsâ buna cevâben:

“Îmâna gelerek, hayrı işleyip şerri terk etmekte beni dinlemezsen, kıyâmetteki hâlin bundan çok daha beter olacaktır!

Görünüşte ben, senin ilâhlık dâvânı baltalıyorum ama; aslında senin gibi bir küfür dikenini, gül bahçesi hâline getirmeye çalışıyorum.” dedi.

RUHUN DİN MEŞALESİ

Firavun: “Hakîkaten usta bir sihirbazsın. Gönlü bana bir olan Mısır halkını sen, ikiye ayırdın!” deyince Hazret-i Mûsâ:

“Büyücülüğün temelinde gaflet ve küfür varken, ben ise ilâhî vahyin içindeyim. Rûhum din meş’alesidir! Mesih bile nefesime gıbta eder! Kitaplar bile benim rûhumdan nûr alır!

Sen, ancak zan içerisindesin! Rabbimin beni, sana göndermesi de, her şeyden haberi olan bir gönderenin bulunduğuna delil değil midir? Hem benim mûcizem, küfür yarasını iyileştirmek için en uygun ilaçtır!

Sen bundan önce bir takım rüyalar görmüştün. Elime asâyı alacağımı, elimden nûrlar görüneceğini ve senin o küstah boynuzunu kıracağımı bilmiştin! Rüyanı anlattığın hakîm ve yıldız bilginleri, gerçeği anladılar fakat hakîkati sen anlayıp da idrâk edemedin!

NEFSİNİN KÖLESİ

Halkı idâre edenin, Allâh’ın ahlâkı ile ahlâklanması gerek! Hâlbuki sen, gönlünü şeytan evi hâline sokmuşsun; ihtirâsını kendine kıble edinmişsin!”

“Dünyâda sadece nefsinin kölesi olarak bedenleri ile yaşamakta olan sizler ve avâneleriniz, dâimâ rûhânî hayat yaşayanların din ve îmân kalelerine saldırırsınız! Ey kötü huylu Fir’avun, ey îmânsız kişi! Gayb gâzileri olan mü’minler hilmleri, yumu­şak tabiatları yüzünden sana hücum etmediler!

Sen; Allâh’ın nesillerin üremesi için açtığı yolu, yâni ana rahmini nasıl kapatabilirsin? Binlerce masumun cellatlığını yaptın. Zâlimlerin en bedbahtı oldun. Sen, güyâ gayb âleminin geçitlerini kapattın, lakin sana körlük vermek için yine de bir yiğit er çıktı! İşte o çıkan yiğit benim; senin dileğini kırıp dökeceğim, senin adını, şânını yok edeceğim!

Ey düşman adam! Bilmiş ol ki, her şeyden haberi olan bir kud­ret sâhibi var; O, her şeye layık olanı verir! Ne vakit gökyüzüne, yâni Allâh’a iyi bir amel gönderdin de arkasın­dan O’nun gibi bir iyilik görmedin?

Belâlar, sana, aptallığından ve ahmaklığından ötürü gelir çatar. Kötülükten gönlün kararır ve bulanırsa, onun bir azap başlangıcı olduğunu anla! İşlediğin şirk, zulüm ve günahlardan tövbe ve istiğfar et! Eğer günah cezasının oku sana değmediyse, Allâh’ın lütuf ve keremi ile müsamaha buyurmasındandır!” dedi.

HAZRETİ MUSA’NIN FİRAVUN’A VERDİĞİ 4 ÖĞÜT

Hazret-i Mûsâ, Fir’avun’a devamla dedi ki: “Benden bir öğüt duy ve öğüt gereğince hareket et de, karşılığında dört fazîlet, dört iyi huy sâhibi ol!”

Firavun sordu: “Ey Mûsâ! O öğütler nelerdir, bu inanca karşılık bana vereceğin nedir, söyle de o güzel vaadin yüzünden kâfirliğimin çarmıhı gevşesin!”

Hazret-i Mûsâ cevap verdi: “O öğüt şudur: «Allâh’tan başka mâbud yok­tur!» diye açık olarak Hakk’ın birliğini kabul et! O tek olan, O eşsiz olan Allâh, göklerin, göklerdeki yıldızların, yeryü­zünde insanların, şeytanların, perilerin, cinlerin, kuşların yaratıcısıdır! Denizin, ovanın, dağın, çölün yaratıcısı da O’dur; mülkünün sınırı, zatının benzeri yoktur!

Bu inanca karşılık olarak alacağın dört fazîlet ve lütuf ise şunlardır:

Birincisi; bedenin daimî bir sağlık ve afiyet, yani feyz ve rûhâniyet içinde olur!

İkincisi; öyle bir uzun ömür elde edersin ki, ecel bile senin ömrünün uzunluğundan çekinir, sana yaklaşamaz! Ölümü, sen, beden evinin harabesinde bir define gördüğün için istersin! Yani ilâhî aşka nâil olup, O Rabbe yani “Hüsn-i Mutlak”a kavuşmak istersin. Çünkü bedeninin yüzlerce mânâ harmanına engel olduğunu açık­ça anlarsın!

O ebedî nimete ulaşmak için o be­den tanesini yakarsın. Böylece Allâh adamlarının yaptıkları işe uyarsın; bedenden kurtulursun. Ebedî olarak diri kalırsın. Cesedin toprak olduktan sonra da ömrün devâm eder!

Üçüncüsü; dünyada ve âhirette teslîmiyetin emniyeti içinde yaşarsın!

O kerem sâhibi Allâh, senin cefâna karşı, bunları ihsân etti; vefâlı olunca, seni nasıl görüp gözeteceğini artık sen hesab et!

Dördüncüsü; mânen genç kaldığın gibi saçların da katran gibi simsiyah durur, yüzün ise nûrdan erguvan gibi pespembe kalır. Gönlün de O’nun zikri ile dâimâ huzur hâlinde bulunur.”

Îmâna gelmesi hâlinde elde edeceği ilâhî ikramları duyan Fir’avun dedi ki:

“Yâ Mûsâ; müsaade et, ben bunları iyi bir dosta danışayım!”

Firavun, Hazret-i Mûsâ’nın sözlerini karısı Asiye’ye açtı. Asiye de;

“Ey gön­lü kararmış kişi; bu vaadleri canla başla kabul et! Ne mutlu sana; güneş, senin başına taç olu­yor!

Hiç bilmiyor musun ki bu sözler ne vaaddir, ne lutuftur; Allâh’ın şey­tanı affetmesi, onu gözetmesi gibi bir şeydir! O kerem sâhibi Allâh, seni öyle bir lûtfa çağırdı ki, şaşılacak şey?! Hayret doğrusu, nasıl oldu da neşenden yüreğin erimedi?!” dedi.

“Gaflet sebebi ile bu kör oluşunda da bir hikmet var! Ama bu ne vakte kadar sürecek? Onulmaz bir illet hâline gelecek kadar aşırı bir gaflet, rûha, akla zehir olacak kadar da olmamalı!

Bir dâneye karşılık yüzlerce bahçe ve habbe, bir altına karşılık sana yüzlerce altın madeni veriliyor!

«Kim Allâh ile beraber ise Allâh onunla beraberdir» (Aclûnî, Keşfu’l-hafa, II, 272) hadîsindeki «Kim Allâh’ın olursa» o habbeyi vermek, «Allâh da onun olur!» ise karşılığını almak­tır!”

Çünkü fânî bir varlık, kendisini bâkî bir varlığa teslim edince, o da bâkî ve ölümsüz olur!

Rüzgâr ve topraktan korkan ve bu ikisi yüzünden helâk olan katre; aslı olan denize sıçrayabilse, güneşin hararetinden de kurtulur, toprağın kendisini emmesinden de. O katrenin görünen varlığı deniz içinde erir ama, zâtı ve hakîkati da­imî bir şekilde denizin bir parçası olarak ebediyyet kazanır!

NASİP OLMAYAN İMAN

Bu alış-veriş; aşağılık, süflî bir mahlûkun yedinci kat göğe çıkması gi­bidir; bu lutuf içinde lutuftur! Hattâ bu lutuf ile, lutuf bile kaybolur gi­der!”

Asiye’nin bu teşvikleri üzerine Fir’avun dedi ki: “Bunu, Hâmân ile de konuşayım, ondan da bir akıl alayım. Çünkü pâdişahın, vezirlerin reyini de alması gerek!”

Hâmân, Firavun’un cinsinden ve cibilliyetinden idi. Fir’avun, Hâmân’ı yalnız görünce, Hazret-i Mûsâ’nın kendisine söylediklerini bir bir anlattı.

Rahmetten uzaklaştırılmış Hak mahrûmu Hâmân, Fir’avun’un anlattıklarını duyunca feryat etti, ağladı; külahını, sarığını yerlere vurdu.

“Ey pek büyük pâdişah; şimdiye kadar herkesin mabudu idin, herkes sana secde ediyordu. Bundan sonra kulların en değersizi, en hakîri mi olacaksın?

Bir hükümdar, tutsun da bir kulunun kölesi olsun. Yeryüzü gökyüzü olacak, gökyüzü de yerlere döşenecek; şimdiye kadar böyle bir şey olmamıştır; şimdiden sonra da olma­sın ve görülmesin!” diyordu.

Devlet ve mutluluk lokması Fir’avun’un ağzına kadar gelmiş iken, Hâmân bu kötü ve sapık sözleri ile Fir’avun’un îmân ve hakîkat yolunun önünü kesti. Böylece Fir’avun’u imânâ gelmekten mahrum bıraktı. Hiç bir pâdişahın böyle bir menfûr veziri olmasın.

Hazret-i Mûsâ; “Ben, lütuflar ettim, cömertlikte bulundum, fakat Allâh sana bunları nasib etmemiş!” dedi.

Halkın verdiği pâdişahlığı halk, borç para gibi yine senden geri alır! Ey ahmak! İğreti ve fânî pâdişahlığı mülkün sâhibine yani Allâh’a ver ki, O, sana gerçek pâdişahlık ihsân etsin! Seni, kendine bir dost ve sırdaş edinsin!

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Âb-ı Hayat Katreleri, Erkam Yayınları

Paylaş.

Yorumlar