“HAYÂSI GİDENİN KALBİ ÖLÜR”

0

Yaz mevsiminin gelişi ile düğün mevsimi de başlamış oldu. Düğünler yeni bir yuvanın ilk adımı olmakla birlikte, düğün sahiplerinin ve düğüne katılanların denendiği, âdeta iffet, hayâ ve edebimizin test edildiği, Allâh’ın emirlerine riâyet edip etmediğimizin bir imtihan yeri hâline geldi.

Nice dindar sandığımız insanların:

“-Aman bir daha mı evleneceğim?!” düşüncesi ile savrulduğu veya:

“-Herkes yapıyor. Artık herkes böyle giyiniyor!..” diyerek tesettürün ayaklar altına alındığı bir mecrâ hâline geldi. Bütün vücut hatlarının ortaya konduğu gelinlikler, resim tuvaline dönmüş makyajlı yüzler… Aslında bu gelinlerimizin çoğu, düğününe kadar dış kıyafetsiz dışarı çıkmamış, haram diye dışarı çıkarken makyaj yapmamış kızlarken bir anda düğününde nasıl bu hâle gelir?!

Etrafımızdaki:

“-Nasılsa hanım hanıma haram değil!” diyerek dekoltede sınır tanımayan bu dindar (!) insanlar nereden çıktı ve mantar gibi hızla nasıl yayıldı toplumumuzda?!

“-Ağabeyim haram değil, babam haram değil, kızkardeşimin oğulları haram değil! Onların yanında istediğim gibi giyinirim!..” düşüncesi ile televizyon yıldızları gibi omuzları açık ve dar veya buraya yazmaya âr edindiğim şekilde vücutlarını ortaya koymak, hangi zihniyetin eseridir.

Doğru, o kişiler bizim mahremlerimizdir. Ama onlar da nefis taşıyorlar. Bize mahrem olsalar da bizim dinimizde edep ve hayâ emredilmiş. Bırakın mahremlerinizi, yalnızken bile yarı çıplak dolaşmamamız gerektiğimizi bize öğreten Peygamberimizin hadisleri, Allah dostlarının nasihatleri var. Takvâ elbisesini bize tavsiye eden âyetlerimiz var. Bunları nereye koyalım peki?

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hadîs-i şerîflerinde:

“Sizden biriniz, mahzurlu olana düşerim endişesiyle, bazı mahzursuz olan şeyleri de terk etmedikçe gerçek takvâya eremez.” (Tirmizî, Kıyâme, 19/2451; İbn-i Mâce, Zühd, 24)

“İnsanla sürekli bulunan melekler vardır. Onlara karşı da hayâlı olun ve onlara da ikramda bulunun.” buyurmuşlardır. (Tirmizî, Edeb, 42/2800)

Bir sahâbî, Peygamber Efendimiz’e:

“-Yalnız olduğumuzda da (çıplak olmamaya) îtinâ gösterecek miyiz?” diye sorduğunda Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:

“-Evet, Allah utanılmaya insanlardan daha lâyıktır.” diye cevap verdi. (Ebû Dâvûd, Hammâm, 2/4017)

Bu hadîs-i şerîf ve benzerleri, insanın zarûrî hâlleri hâriç, büyük bir edeb ve hayâ içinde olmasını öğütlemektedir. Odada veya bulunduğu yerde, başka bir insanın bulunmaması demek, orada “hiç kimsenin olmadığı/bulunmadığı” mânâsına gelmez. Dâimâ yanımızda bulunan melekler ve “utanılmaya en lâyık olan” Rabbimiz, her an bizi görmekte ve her hâlimizden haberdar olmaktadır.

ÖNCE KENDİMİZE HESAP SORMALIYIZ

Bugün herkes, dışarıda başı örtülü olduğu hâlde, altına tayt giyen genç kızları eleştiriyor. Yahut dar pantolonla gezen oğluna kızan babalar:

“-Hiç utanmıyor musun?!” diyorlar.

O gençler utanmıyor, neden biliyor musunuz? Küçüklüklerinden beri evlerinin içinde edep ve hayâ sınırlarına dikkat etmeyen anne ve babalarını göre göre normalleşti gözlerinde; bu kıyafetler, bu davranışlar… Anne, içeride, oğlunun yanında, eskiden iç kıyafet olarak giyilen askılı elbise ile geziyor. Çünkü mahrem odalarda bile, ışık söndürüp üst-baş değiştiren anneler yok artık! Ama bu anne, kızına kızıyor, oğluna veya torununa kızıyor. Sokaktaki gençlere kızıyor. Önce kendimize dönmeliyiz. Onların gözünü, gönlünü buna alıştırıp normalleştirdikten sonra, eleştirmenin bir mânâsı yok.

“-Evlâtlarımın yanında ben ne kadar hayâlı ve edepli oldum ki, onlardan bugün edep ve hayâ bekleyeyim?” demeliyiz. Önce kendimize hesap sormalı, önce kendimize çuvaldızı batırmalıyız.

Çocukluklarından itibâren, “Küçükken hevesini alsın!” diye giydirdiğimiz kıyafetler, alışkanlığa dönünce niye sadece onları eleştiriyoruz ki…

Muhammed bin el-Münkedir -rahmetullâhi aleyh- şöyle buyurur: “Şüphesiz Allah, kulun sâlihliğiyle, çocuğunu ve çocuğunun çocuğunu ıslah eder. Çevresi içinde onu korur. Onlar içlerinde bulundukları sürece çevrelerini de korur.”

HER ŞEY İÇTEN DIŞA DOĞRU TESİR EDER

Dergimizin bu ayki konusu “teberrüc”… Peki, nedir teberrüc?

“Teberrüc”, kadının doğuştan gelen (tabiî) ve sonradan kazanılan (sun’î) güzelliklerini, uygun olmayan yerlerde kasıtlı olarak göstermesi, bunun için çaba sarf etmesi mânâsında, Kur’ânî bir terimdir.

Bugün teberrücü, sadece dışarıda aramamak lâzım… Her şey içten dışa doğru tesir eder. Dışı ne kadar îmar etmeye kalkarsanız kalkın, içi îmar etmeden dışı îmar etmek fayda vermez.

Henüz beş-altı yaşlarındayken babaannem beni yanında köye götürürdü, haftalarca yanında kalırdım. Dedemlerin evi, kocaman bahçenin içinde iki katlı bir evdi. Bahçe kapısından iç kapıya gelene kadar bir hayli mesafe vardı. Arka bahçeye holden bir kapı açılırdı. Arka bahçede de tek odalı, içinde ekmek ocağının bulunduğu bir oda vardı. Babaannem bir gün bu odada, su kazanını ısıtmış, elinde çamaşır yıkıyordu. Bir taraftan da bulgur bulgur terliyordu. Ben babaanneme:

“-Bahçede yıkasan hiç böyle terlemezsin!” dedim.

“-Olmaz yoldan geçenler görür.” dedi.

Aslında yoldan geçenlerin babaannemi görebilmesi için, ancak yüksek bahçe duvarından uzanmaları gerekirdi. Çamaşırlar yıkanınca bahçedeki ipe sadece dedemin kıyafetlerini astı, kendi kıyafetleri ile henüz beş-altı yaşında olan benim kıyafetlerimi ise odanın içine astı. Ben de:

“-Babaanne, bizimkileri de dışarı asalım, çabuk kurur!” deyince:

“-Çok ayıp, kızların, kadınların elbiseleri dışarı asılmaz!..” dedi.

Çocuk yaşımda bana ne kadar tesir etmiş ki, hâlâ hiç balkona çamaşır asamam. Gerçekten yürekten yaşanan hâl, nasıl tesir ediyor değil mi?

“ALLAH’DAN HAYÂ ETMEYEN KİŞİNİN YAPTIĞI İŞİ İSTEMİYORUM!”

Bu edep ve hayâ hâlleri, sadece kadına mahsus bir hâl değildir. Erkek de bu ahlâktan payını almalıdır. Peygamber Efendimizin “Şemâil-i Şerîf”ini anlatan eserlerde Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hayâ ve edebini anlatırken şöyle bir ifade geçer:

“O -sallâllâhu aleyhi ve sellem- örtüsüne bürünmüş genç bir kızdan daha hayâlı idi.” (Buhârî, Edeb, 77)

Peygamber Efendimiz, kendi şahsında dikkat ettiği gibi, etrafındakilerin de bu hususa ihtimam göstermelerini isterdi.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gün zekât olarak toplanan koyunların yanına gitmişti. Koyunların yanında, onlara bakmak üzere ücret mukâbili tutulmuş olan bir çoban bulunuyordu. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, çobanın orada yarı çıplak vaziyette dolaştığını görünce, hemen yanına çağırdı ve:

“-Bizim için kaç gün çalıştın, bizde ne kadar alacağın var?!” diye sordu.

(Peygamber Efendimiz’in bu suâli üzerine) işten uzaklaştırılacağını anlayan çoban, büyük bir endişe içerisinde:

“-Niçin yâ Rasûlâllah? Yoksa hayvanların bakımını ve gözetimini güzel yapamıyor muyum?” diye sordu.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise, (îmandan bir şûbe olan hayâ hakkındaki hassâsiyetini şu sözleriyle ifâde etti):

“‒Hayır, ondan değil! Lâkin ben, aramızda çalışan insanların yalnız kaldıklarında bile, Allah Teâlâ’dan hayâ eden kişiler olmasını arzu ediyorum! Yalnız kaldığında Allah Teâlâ’dan hayâ etmeyen kişinin yaptığı işi istemiyorum!” buyurdu. (Bkz. Beyhakî, Şuâb, X, 196/7370; Mervezî, Tâzîmü Kadri’s-Salâh, II, 836)

İSLÂMİYET’İN AHLÂKI DA HAYÂDIR

Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-’nın yanına, Şamlı kadınlardan bir grup gelmişti. Hazret-i Âişe:

“–Sizler herhâlde, hanımları hamamlara giren (orada tesettüre dikkat etmeyen) bölgedensiniz!” dedi.

Kadınlar; “Evet!” diye cevap verdiler. Hazret-i Âişe:

“-Ama ben, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in; «Elbisesini evinin hâricinde bir yerde çıkaran (yani tesettüre dikkat etmeyen) her kadın, mutlakâ Allah ile kendi arasındaki perdeyi yırtmış olur.» buyurduğunu işittim.” dedi. (Ebû Dâvûd, Hammâm, 1/4010; Tirmizî, Edeb, 43/2804)

Utanma duygusu demek olan hayâ hakkında birçok hadîs-i şerîf vardır. Misal olmak üzere bir-ikisini hatırlayalım:

“Hayâ, baştan başa hayırdır.” (Müslim, Îman, 61)

“Her dînin bir ahlâkı vardır. İslâmiyet’in ahlâkı da hayâdır.” (Muvattâ, Hüsnü’l-Hulk, 9)

“Hayâ ile îman ikiz kardeştir. Biri giderse, diğeri de gider.” (Taberânî, Evsat,VIII, 174; Beyhakî, Şuâb, VI, 140)

Hayâ ve iffet, insanı ahlâka aykırı her türlü fenâlıktan koruyan ve onu kötülüklerden ayıran bir perdedir. O perdeyi yırtan bir kimse, günah bataklığında boğularak perişan olmayı peşinen kabûl etmiş ve ebedî saâdetten mahrum olmuş demektir. Zira Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın buyurduğu gibi:

“Hayâsı gidenin kalbi ölür.”

Zâhiren canlı, lâkin mânen ölmüş bir kalp ile de Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmak aslâ mümkün değildir. Zira hayâ kelimesi ile, hayat kelimesi aynı kökten gelmiştir. Hayânın varlığı, insanın “canlı” olduğunu gösterir. Hayâsını kaybeden ise, hayatını kaybetmiş gibidir. Kaybedecek fazla bir şeyi kalmamış demektir.

Rabbimiz, cümlemizi râzı olduğu edep ve hayâdan hisse alan, takvâ ve hayâ libâsıyla süslenen mü’min kullarından eylesin. Âmin.

Kaynak: Halime Demireşik, Şebnem Dergisi, 137.Sayı, Temmuz 2016

Paylaş.

Yorumlar